Alaeddin Özdenören

 

(1940 - 29.06.2003)

 

20 Mayıs 1940'ta Kahramanmaraş'ta dünyaya gelen Alâeddin Özdenören ilk ve orta öğrenimini Maraş, Tunceli, Malatya ve İstanbul'da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü 1966'da bitiren Özdenören, İstanbul, Maraş, Çorum, Mersin ve Ankara'da çeşitli okullarda öğretmen olarak görev yaptı. 1991 yılında Kültür Bakanlığı Müşavirliği'ne atanan Özdenören bu görevindeyken emekli oldu. Emekliliğinden sonra Balıkesir'e yerleşen Özdenören 26 Temmuz 2003 akşamı hayata veda etti. Lise yıllarında ikiz kardeşi Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu ve Erdem Bayazıt ile Maraş'ta çıkardıkları Hamle dergisi ile mahalli gazeteler için hazırladıkları edebiyat sayfalarında edebiyata başlayan Alâeddin Özdenören daha sonraları Yeni İstiklal, Diriliş ve Edebiyat dergileri ile, 1976'da kurucuları arasında yer aldığı Mavera dergisinde yazmaya devam etti. Özdenören, son yıllarda ise Edebiyat Ortamı, Yedi İklim, Hece, Ay Vakti, vb. dergilerde göründü. Şair, kimi zaman kendi adıyla, kimi zaman da Bilal Davut müstear ismiyle Yeni Devir, Milli Gazete, Zaman, Tutanak ve Sağduyu gazetelerinde de yazılar kaleme almıştır.

Şiir kitapları: Güneş Donanması (1974) Yalnızlık Gide Gide (1996)  Şiirler/ Bütün Şiirleri: 1975-1999 (1999) Bütün Şiirler (2002)

                      TOPLU ŞİİRLERİ

Dökülüş
Güneş Donanması
Hüzün Uçurumları
  Sır
  Tepedeki Gül
Dökülüş

Baktıkça gözlerine derinden
Üstüme başıma güller dökülür.

Ve her şey kopar yerinden
Bir buluş bir gülüş ve unutuş ellerinden
Ellerinden beyazlıklar dökülür

Düşlerim ki, kuşatır gökyüzünü
Sonra yıldızlar dökülür

Geçerim arasından kimsesiz çocukların
Ağaçlardan ağıtlar dökülür

Akar saçlarımdan yalnızlığın ırmağı
Kalbime dökülür..

Güneş Donanması

I
Melon şapkalı birtakım adamlar
Gördüler görülecek yerlerini kentin
Selâmladılar halkı saygıyla
Kavisler çizerek şapkalarıyla.
İşte o ilk sırada gördüm seni
Camlarına sinekler üşüşmüş bir kahveden
Oldukça uzun bir ekmek kuyruğunda
Sırtında yorgun bir yağmurluk
Ve bomboş gözlerle.
Geçerek aralarından
Üç aşağı beş yukarı dolaşan
Havai bahriyelilerin
Sana geldim.
Ekmekle makyaj arasındaki farkı düşündük seninle
Ve çok eskiyi.
Birlikte çiçek falına baktık
Çitlenbik kokulu yatakta

Kente giren ilk muhacir
Altın ışıklarıyla donanmış güneşin
Göğsünde iri bir gül
Bilinmez serüvenlere işaret.
Garson bir çay acele olsun
Cevap bekleyen biri var çünkü
Hangi sur taşının altında kimbilir
Emniyete alınmış yalnızlığıyla.
Bu kente bir tek kapıdan girilir
Sürünerek otlar boyu
Ölüm sularından içilir.

II
Haydi muhacir kalk
Önce gider susuzluğunu
Sonra sevgiyle uyandır çocukları
Yüzlerinde yeni haberler uçuşan.
Ve öğret onlara
Kelimelerin nasıl dizildiğini
Usta askerler gibi.

Hüzün Uçurumları

Yavrum
Yalnızlığı şu son kıyısını da atla
Ve anla ki hayat
En özgür biçimini sende denemiştir
Onun içindir ki ölüm
Denizin doğurduğu eşsiz dalga
Sende dokumaktadır güzelliğini.
Varsın açıklamasın kendini hiçbirşey
Değil mi ki gökyüzü toprağı kucaklamaktadır
Değil mi ki mavilikler yolmaktayım göğsünden
Değil mi ki bileklerimize kaynayan çelik
Bir nehir gibi akan şu bulvar
Gövdemizi dolaşan güneş
Her gece üstümüze devrilen yıldızlar
Senin doğurganlığından birer parçadır
Ve elbet senin için söylenmiş türküler vardır
Uzak dağlarında ülkemin

Yürüyorum
Bilirsin ben yürüyünce
Irmaklar yürür ardımdan
Kabir sularında avlanır çocuklar
Ağaçlar ve kuşlar alabildiğine
Yalnızlığı sağlar
Ben yürüyünce değişir insanlar

Artık hücuma kalkabilirsin ey rüzgâr
Çünkü tarihinin yaprakları arasından sızan kan
Boyuyor
İçimde yuvalanan şiiri
Ve sen nereme baksan
Oramda bir kalp çarpıyor.

Sır

güzelliğinden çırpınan bu gecenin
sularını evliyalar getirir
bir gülüş gibi yolunur maziden
yararak eşyanın direncini
sonsuzluğa aşka ve hürriyete doğru
uzanır dağların sessizliğinden
korkuya kapılmayalım diye

bu gece devine devine
kalbimden geçen nehir
unutulmuşluğun kahrından
gelecek günlerin şarkılarına
aciz ve susuz dudaklarına kentlerin
benden selâm götürür

benden selâm olsun diye
uzak kentlerdeki kardeşlere
göğsünü kabartır bir karınca
dağların en şahına mağrur
hafızam denizler kadar olur
dökülür karanlığın avuçlarına

benden selâm olsun diye kuşlar
bu gece aydınlıkları avuçlar
sabahlar ve arzular içre
geçerek varlığın sırlı kapılarından

bir köylü çarığı gibi derin ve ıssız
kalbim yavruluyor bu gece
hudut boylarında nöbette 

Tepedeki Gül

Gülümü karşı tepenin üstünde
Gizli bir el kırbaçladı
Büyüttü yalnızlığını
Tepe güle kesildi Arka çıktı gülüme.


Şehire kaçtı gülüm
Elden ele dolaştı
Sonunda solgun bir pastanede
Uykuya daldı.


Ben gülüm bu kadar severim..