![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
?Beşir Ayvazoğlu / 30 Aralık 2000 Tanpınar’a göre Bâki Fuzûlî, Nedim ve Şeyh Galib'e gösterilen büyük ilginin şairlerin sultanı Bâkî'den niçin esirgendiğini açıklamak zordur. Halbuki o, eski şiirimizin en büyüklerinden ve Türkçe'nin yapıcılarından biriydi; üstelik Devlet-i Aliyye'nin kudretinin zirvesine ulaştığı bir devirde yaşamış ve Kanunî Sultan Süleyman'ın yakın çevresinde yer almıştı. Sinan gibi büyük bir mimarın çağdaşıydı. Yahya Kemal bir yazısında onun "millî hayatın şahidi" mevkiinde olduğunu ve şiirlerinde padişahtan serdara kadar devrin bütün önemli şahsiyetlerini yaşattığını söyledikten sonra Nef'î'nin sözünü hatırlatır: "Sultan Süleyman'ın nâmını haşredek yaşatan Bâkî'nin sözündeki âb-ı hayattır". Bâkî'den sonra gelen divan şairleri hiç şüphesiz onun kudretinin farkındaydılar. Nef'î gibi kendini İran şiirinin en büyükleriyle kıyaslayan bir şairin "âb-ı hâyat-ı sühan-ı Bâkî"den söz etmesi bunu gösteriyor. Nedim de gazel tarzında Bâkî ve Şeyhülislam Yahya'ya erişilemeyeceği düşüncesindedir. Modern dönemde onun önemini ilk farkeden Ziya Paşa olur; Harâbât mukaddimesinde Ahmed Paşa, Necâtî ve Zâtî'nin Türkçe'nin esasını kurduklarını, birinci yenileyici (müceddid-i nuhustin) olarak gördüğü Bâkî'nin ise olgunluk noktası olduğunu söyler. Ancak Ahmet Hamdi Tanpınar'a bakılırsa, Ziya Paşa, Bâkî'nin büyük liriklerimizden biri olduğunu anlayamamıştı. Muallim Naci için de aynı şey söylenebilir; Osmanlı Şairleri'ndeki Bâkî bölümünde ansiklopedik malumatın ötesine geçemez. Fuzûlî, Nef'î ve Nedim hakkında birer şiir yazan Tevfik Fikret'in de Bâkî'yi pek farkedemediği anlaşılıyor. Ataç'a göre Bâkî'nin "büyük liriklerimizden biri olduğunu" ilk hisseden Yahya Kemal'dir. Eski Şiirin Rüzgârıyla yazdıklarında, özellikle Selimname'de ve bazı gazellerinde Bâkî'nin "hoş sadâ"sını duyarız. "Fermân-ı aşka cân iledir inkıyâdımız / Hükm-i kazâya zerre kadar yok inâdımız" matlaıyla başlayan meşhur gazelini taştiri, Yahya Kemal'in Bâkî'nin sesindeki "ab-ı hayât"ı keşfettiğini gösterir. Tanpınar'a gelince, o, Bâkî'yi çok iyi anlamış ve kendi masalının bir parçası yapmıştır. Fakat Tanpınar'a geçmeden önce Nurullah Ataç üzerinde kısaca durmalıyız. Divan şiiri karşısındaki tavrı "Seninle de, sensiz de yaşanmıyor" cümlesiyle özetlenebilecek bir Batıcı olan Ataç'ın şu cümleleri aslında çağdaşlarının çoğu tarafından itiraf edilemeyen bir duyguyu ve çelişkiyi ifade etmektedir: "Divan şiirinin geçmiş, ölmüş olmasına doğrusu hayıflanmıyorum, yeni hayata, yeni medeniyete girmemiz için ondan uzaklaşmamız gerektiğini biliyorum. Ama biz yaşlılar da, siz gençler de, ondan daha büsbütün ayrılmadık, onun sesi bize yabancı gelmiyor, o sesi duyar duymaz içimizdeki şiir teli titremeye başlıyor". Divan şiiri hakkında böyle düşünen ve sıkıldıkça eski divanları açıp şiir avına çıkan Ataç, genellikle "efendi" diye andığı Bâkî'yi en büyük Osmanlı şairi olarak görüyordu. Karalama Defteri'nde, Nedim'in hoş edasından, Galib'in derinliğinden, Nef'î'nin bizi sarıp âdeta ayağımızı yerden kesen sarhoş edici havasından söz ettikten sonra, "Ama, diyor, Bâkî'nin şiirini okurken duyduğum saygıyı öteki şairlerimizin birini okurken duyamadım. Bâkî divanını açınca bir hakan katına çıkmış gibi oluyorum". Tanpınar'ın canı şiir isteyince Tanpınar, kendi neslinin Bâkî'yi gerçek çehresi ve büyük zenginlikleriyle Ataç'tan öğrendiğini söyler, hatta zaman zaman Baki'den onun gibi "efendi" diye söz eder: "Mesele behemehal yenide değil, genç, tâze ve bâkir olmaktadır. Gençleri seviyorum, fakat canım şiir okumak isteyince Bâkî Efendi'yi açıyorum." Eski şiirin sıkı nizamı ve müşterek lügati içinde çığır açabilen üç beş şairden biri olarak gördüğü Bâkî'ye özel bir ilgi duyan Tanpınar, "Fuzûlî ve Bâkî" başlıklı yazısında, Kanunî'nin Bağdat'ı fethettiği yıl Fuzûlî'nin kırk altı yaşında olduğunu, Bâkî'nin ise küçük bir saraç çırağı olarak büyük tokmaklarla yumuşak ve ağır kokulu meşinleri döğüp tahta çanaklarda çiriş hazırladığını söyler. Sözünün tam burasında açtığı parantez kelimenin tam mânâsıyla Tanpınarcadır: "Bu en büyük şairimizin işe saraç çıraklığından başlamasına bayılıyorum. Kendisine en yakın vesikalar bunu söylemeselerdi ben böyle bir masalı kendim uydurmak isterdim. Çünkü şiir ve alelumum sanat her şeyden evvel bir zanaatkârlık, madde üzerinde çalışma işidir. Parmaklarının arasında dili, şekil vereceği bir madde gibi görmeyen şair, hiçbir surette şair olamaz". Fuzûlî ve Bâkî Aynı yazıda Kanunî Mersiyesi ile Fuzûlî'nin Âl-i abâ Mersiyesi'ni karşılaştıran Tanpınar, soluğu mersiye boyunca kesilmediği için Bâkî'ninkini üstün bulmakla beraber, "İstanbullu şairin zafer arabasının Fuzûlî'nin açtığı yoldan geçtiği" kanaatindedir. İki şair arasındaki en önemli fark, Fuzûlî'nin şiiri sadece kalbe ait bir macera olarak anlayıp ızdırabı şair için yaşanacak yegâne iklim görmesi, dolayısıyla onda her şeyin kendiliğinden "ben"in etrafında toplanması, Bâkî'nin iç âleminin ise kendisini aşan bir nizama bağlı olup onun icaplarıyla konuşmasıdır. Açıkçası, Bâkî ile Fuzûlî arasındaki ayrılık, bir çeşit Dionysos-Apollon zıtlığıdır. Fuzûlî Divanı'nın satırları arasında "her lâhza Laokoon gibi çığlıkla açılmış" bir ağız ve gerilmiş adaleler görülür. Bâkî ise, tam aksine, "hayatın cilveleri karşısında çok sakin ve ölçülüdür; rinddir, hazperverdir, dünya nimetlerinden hiçbirini kaçırmak istemez, fakat hiçbirine de lüzûmundan fazla kendini kaptırmaz (...) İhtirasın yerine güzellik dediğimiz mucizeyi tatmaktan başka bir şey olmayan bir bağlanma, ızdırabın yerine hafif ve iyi ayarlanmış, her lâhza kendisini geçen ve hepimizi birden ifade eden bir hüzün ona yeter". Bâkî, Tanpınar'a göre, Fuzûlî'den daha laik ve sosyaldir; ölüm anlayışı da Fuzûlî'ninkinden çok farklıdır. Ölüm onun için ebediyettir; bu ebediyette kendisi ve eseri tam anlaşılacak, insan hâfızası mısralarının parıltısına boğulacaktır. "Minnet Hudâ'ya devlet-i dünyâ fenâ bulur / Bâkî kalur sahîfe-i âlemde âdımız" der ve kendisini hayatın cilveleri karşısında ölümün getireceği ebediyetle teselli eder. Tanpınar, bu görüşlerini açıkladıktan sonra, Yahya Kemal'in emsalsiz taştirini okurken, iki şairin bu kadar mükemmel kaynaşmasının kendisini çok düşündürdüğünü söylüyor. Sadece Yahya Kemal'in büyük ustalığı mı? Hayır! Tanpınar'ın vardığı sonuç şu: "Bâkî'nin gazelinde ve dünyaya bakışında çok modern bir tarafın da bulunduğunu anladım. Âşikâr ki, Bâkî insanlara ve insan hâfızasına inanıyor ve asıl hayatın hâfızalardaki hayatı olacağını biliyordu". Renkliyi, parıltılıyı sevmek Bâkî'nin meşhur sonbahar gazelinin biricikliğine de dikkat eden ve bu gazeli doğrudan Yahya Kemal'in Hazan Gazeli'ne bağlayıveren Tanpınar, Bâkî'nin gazelindeki "Her yâneden ayağına altun akup gelür" mısraını, Mallarmé'nin görmüş olmasını çok istediğini ifade ediyor. Çünkü bu mısra ile "manzumenin ortasına yığılan arkaik zenginlikte ancak onun veya tilmizlerinin tadabileceği bir güzellik vardır". Bu altın sel, manzumenin içinde bir Karun hazinesinin işlenmiş madenlerini, yontulmamış mücevherlerini, büyük renk ve parıltı külçeleri halinde tutuşturur. Esasen, Tanpınar'a göre, Bâkî renkliyi, parıltılıyı ve kıymetli olanı seven bir şairdir; ağaçlar içinde "kendi başına bir sefahat olan erguvan"ı onun için çok sever. Üstelik bu ağacı sevmekle kalmamış, sevgilisine erguvanî elbiseler bile giydirmiştir. Burada ilgi çekici parantezlerinden birini daha açan Tanpınar'ın söyledikleri, ne kadar çok boyutlu düşündüğünü göstermektedir: "Belki erguvan o devirde gelmiş ve çok muhtemel ki yeniden moda olmuştu. Devir bahçe zevkine düşkündür. Yahya Efendi gibi evliya tanınan bir zat bile, vaktini bahçe tanzimi ile geçirir". Tanpınar'a göre Bâkî ve Nef'i'den sonra Türkçe'nin hakim şairi Yahya Kemal'dir ve sahip olduğu ses, aslında divan şairlerinin yedi asırlık çalışmalarının sonucudur. Bu sesi unutamayız, çünkü "insan olarak bütünümüzle bu sesteyiz. Eğer eskinin korkunç deniz kazasından herhangi bir mısra, bir beyit, bir hayâl bugünün kıyılarına kadar gelmişse, biz Nâilî'yi, Neşatî'yi, Galib'i, Nedim'i, Fuzûlî'yi ve daima büyük olan Bâkî'yi zaman zaman hatırlıyorsak, hep bu sesin rüzgârlariyledir. Hançeremizi ve kulağımızı o terbiye etmiştir". Nurullah Ataç'ın dediği gibi duyar duymaz içimizi titreten o ses, Bâkî'nin sözünde "âb-ı hayat"a dönüşen "hoş sadâ"dır; yeraltı suları gibi gizliden gizliye akıp durur; içebilen bütün has şairlere aşkolsun.
Bâkî'yi ölümünün 400. yılında, Tanpınar'ı
doğumunun 100. yılında rahmetle ve minnetle anıyorum. |
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||