|
Hikayeci,
romancı, siyaset adamı Memduh Şevket Esendal 1883 yılında Çorlu'da doğdu.
Düzenli bir eğitim görmedi. 1906'da gizli İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne
girerek siyasete atıldı. 1908'de İttihat ve Terakki'nin İstanbul teftiş
kurulunda görev aldı. Üretime katkısı olan toplulukların, yurt
yönetiminde de payı olması gerektiğini düşünüyordu.
1912'den başlayarak dergi ve gazetelerde takma adlarla (Mustafa Memduh,
Mustafa Yalınkat, M. Oğucuk, İstemenoğlu, M.Ş. ve M.Ş.E. kısaltmaları)
hikayeler yayımladı. Bunlarda genellikle taşra yaşantısını yansıtıyor,
başkalarından hiç farkı olmayan insanların başından geçen günlük
olayları basit çizgilerle canlandırıyordu. 1925'te eski İttihatçı
arkadaşlarının çıkardığı Meslek dergisinde, 35 hikayesi yayımlandı. Uzun
bir aralıktan sonra Sanat ve Edebiyat gazetesi (1947) dergilerinde yeni
hikayeleri çıktı.
1934 yılında yayımlanmış Ayaşlı ve Kiracıları adlı romanı da ancak bu
son dönemde ilgi topladı ve ün kazandı. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki
Ankara'nın görgülü görgüsüz çeşitli çevrelere bağlı insanlarının, oda
oda kiraya verilen bir evdeki yaşantılarıyla birlikte, dedikodular,
kumar partileri, türlü çıkar hesapları, mal-mülk kaygılarını gösteren bu
romanda, Hikayeler I, II (1946) adlı kitaplarıyla bunların sonuna
eklediği hikayelerinden, derlediği Temiz sevgiler (1965), Ev ona yakıştı
(1971) adlı eserlerinde, yurdun dört bir köşesinde tanımak imkanını
bulunduğu Türk insanının psikolojisini canlandırdı.
Hikâye kitapları: Otlakçı, Mendil Altında, Temiz
Sevgiler; Ev Ona Yakıştı
 |
|
Temmuz, öğle vakti. Komşuda
bir kadın sesi... Neye bağırdığı anlaşılmıyor. Belki çocuğuna
haykırıyor. Müezzin'in duvarlarından tahtaboşa bir kedi atladı. Birkaç
ev ötede bir tavuk gıdaklıyor, bir horoz ona yardım ediyor...
(...)
Hafız Nuri Efendi, kapının arkasından şemsiyesini aldı,
yavaşça sokağa çıktı. Neden? Bir işi mi var? Birini mi görecekti? Hiçbir
işi yok. Hiç çıkmasa da olabilirdi. Ancak, çıkmış bulundu. Ayakları onu
dört yol ağzına doğru götürdü. İki evin arasındaki dar aralıktan,
vagonların geçtiği görülüyor! Geçti, geçti, sonra birdenbire bitti.
Oooooh!.. Nuri Efendi, rahatsız olmuştu. Edirne'den İstanbul'a kadar
gelmişsin, Sirkeci kaç adımlık yer! Şöyle yavaş yavaş, kamil kamil gitse
olmaz mı?... Deli gibi, sanki kelle götürüyor.
Hafız Nuri Efendi, köşeye dayanmış duruyordu. Birdenbire yanında
birini gördü. Kavaf'ın Şükrü... Arka sokaktan mı çıktı?... Nuri
Efendiye:
-Birini mi bekliyorsun? Diye sordu.
-Yoooook!...
-E, duracak mısın? Diye sordu.
-Bilmem, duruyorum işte...
-Yoksa, bir dalgan mı var?
-Yoooook... Ne dalgam olacak!
-Olur a! İnsan bu...
Nuri sesini çıkarmadı. Biraz durduktan sonra gene
Şükrü:
-E, duracak mısın? Diye sordu.
-Duruyorum, bilmem, dedi...
-Gelirsen, gel. Seni Kumkapı'ya götüreyim.
Nuri boynunu büktü.
-Gidelim, dersen, gidelim, dedi.
-Yürü, gezmiş olursun.
Yürüdüler. Karşı kaldırıma geçtiler, sağa, sokağa
saptılar, demir yoluna çıktılar. Şükrü:
-Sen gidedur, ben sana yetişirim, dedi, oradaki odun
deposuna girdi.
Hafız Nuri Efendi yürüdü. Şemsiyesine dayanarak, iki yanda
bostanlara, marullara, salatalara bakarak yürüyor. Geçitten geçerek
mahalle içinden istasyonun arkasını dolaştı, yeniden demir yoluna
çıkacağı yerde mahallelerinin kömürcüsü Halil ile karşılaştılar.
-Hayrola Nuri Efendi, nereye?
-Valla bilmem, işte öyle gidiyorum...
Arkasına dönüp bakarak:
-Şükrü gelecekti, gelmedi.
Halil sordu:
-Hangi Şükrü? Dedi.
-Kavaf'ın Şükrü!
-Bir yere mi gideceksiniz?
-Yooo, öyle, gidelim, dedi idi de... Gelmedi.
Halil:
-Bırak canım, dedi, Şükrü'nün ipiyle kuyuya inilir mi! Kim
bilir nereye takılmış kalmıştır. Ben mahalleye gidiyorum, hadi, dön
gidelim.
Nuri Efendi boynunu büktü:
-Olur, dönelim, dedi.
-Hadi, hadi. Yürü...
Döndüler. Halil, kömür almaya gelip de pazarlığı yapamadığını
anlatmaya başlamış ve daha on beş adım atmamışlardı ki, arkadan Halil'i
çağırdılar. Bu çağrılıştan, bozulan pazarlığın düzeleceğini anlayan
Halil döndü, Nuri Efendiye:
-Sen, dedi, gidedur. Ben yetişirim.
Nuri Efendi yürüdü. Geldiği yolu tutturup gene tek başına
mahallelerinin kahvesinin kapısı önüne kadar geldi.
İki kişi, ortada, alçak hasır iskemlelere karşılıklı oturmuş, tavla
oynuyorlardı. O da gitti, üçüncü boş iskemleye oturdu.
Oyunculardan biri oyunu kaybetti. Yenilmesini Hafız'ın
uğursuzluğuna verdi.
-Hafız, dedi. Şimdi oyun bitince, bir parti de seninle
oynayacağım.
Hafız şemsiye sapını ağzından çıkararak:
-Ben tavla bilmem ki, dedi.
-Tavla bilmez misin?
-Bilmem ya!...
-E, bilmezsin de deminden beri ne bakıp duruyorsun?
Hafız Nuri Efendi, buna kızar gibi oldu. "Benim sana ne
ziyanım var" diyecekti, demedi. Kalktı, kahve kapısına gitti, durdu.
"Eve dönsem" diye düşündü. Artık ikindi vakti. Akşam oluyor. Köşeden
geçerken bakkaldan ekmeğini aldı, eve gitti. Annesi kapının ipini çekti.
Mangalda pişen yemeğin kokusu bütün evi bürümüştü. Odasına çıktı,
gecelik entarisini, Şam hırkasını giydi, pencerenin önünde oturdu. Akşam
satıcıları geçiyor. Mahalleye akşam rengi çöküyordu. Sokağın köşesinden
bir çocuk:
-Hayriii, gel; annem seni çağırıyor! Diye kardeşine sesleniyor. Bir
kız çocuk, elinde bir deste maydanoz, takunyalarını tıkırdatarak geçiyor.
Komşu Gaffar'ın oğlu, iki boş küfeyi bostan kapısından sokmaya
uğraşıyor. İki hanım, belli ki uzakça bir yere gitmiş ve geç
kalmışlardı, hızlı hızlı eve dönüyorlar. Mutfakta annesinin takunyalarla
dolaştığı duyuluyor... "Hayat, ne tatlı şey" diye düşündü. İnsanın ömrü
olmalı da yaşamalı.
 |