|
Sanırım, gene böyledir: ister güzel olsun, ister
çirkin, takma ad karşısında herkes biraz direnirdi başlangıçta, elleri,
ayakları bağlanıp değinileri sınırlandırılmak istemiyormuş gibi
çırpınır, kaçıp kurtulmaya çalışırdı. Ne olursa olsun, gerçek adın
yerini alacak ya da, yönünü şaşırmış bir kambur gibi, gelip önüne
yerleşecek olan bu yeni ada alışmak için belirli bir süre gerekirdi.
Üstelik, sonunda gerçek addan daha yakın, daha sıcak görünmeye başlasa
bile, takma ad sanki yasal bir bağla değil de yasak bir bağla bağlanırdı
taşıyana. Kimi çevrelerde, diyelim ki sınıfta, arkadaşlar arasında,
zamanla gönülden benimsenebilirken, başka çevrelerde, diyelim evde,
büyüklerin önünde, özenle gizlenmesi de bunu kanıtlardı. Bu bakımdan,
hiç beklenmedik bir zamanda, hem de hiç sevilmeyen birinden gelen bir
takma ad girişimi karşısında, herkesin şaşmaz bir içgüdüyle gösterdiği
tepkiden bizin Timur'da en ufak bir iz belirmemesinin şaşırtıcı olduğu
söylenebilirdi. Ama, hemen belirtmek gerekir ki, hem adlandırmanın türü
ve yöntemi değişikti, hem de işlem alışılmışa pek benzemeyen koşullar
içinde gerçekleşmişti. Bir kez, başarılı bir sözlüden sonra, selamını
verip sırasına dönerken, öğretmen her zamanki asık suratını daha da
asarak, neredeyse yüzüne tükürür gibi, "Lenk!" demişti demesine, ama
gerçekten ona bir ad takma düşüncesinde miydi, yoksa, adının yaptığı
çağrışım üzerine, Osmanlı'nın karşısında ya da dışında görünen her şeye
duyduğu tükenmez kini mi dile getirmek istemişti, orası belli değildi.
Sonra, söylediğim gibi, takma da ya büsbütün gerçek adın yerini alır, ya
gelip önüne çöreklenirdi; onunkiyse, pek de sık rastlanmayan bir
biçimde, gerçek adın arkasına takılıyordu. Doğrusunu isterseniz, eski
adın arkasına takılan yeni bir ad bile denilemezdi buna, eski adın yeni
bir "parça"yla pekiştirilmesi söz konusuydu: sonuna küçük harfle
başlayan bir "lenk" perçinlenerek Timur Timurlenk'e dönüştürülüyordu.
Öte yandan, ceketini önü iliklenmemiş, kravatını iki milim yana
kaymış görecek olursak, çekinmeden kendisine "yuh" çekmemizi
söyleyebilecek ölçüde düzen düşkünü, kendisi gibi uğraşına, vatanına,
bayrağına ve tarihine saygılı bir öğretmen ve müdür yardımcısının
öğrenci önünde gülmesinin bile aşırı bir hafiflik olduğunu ileri
sürebilecek ölçüde ağırbaşlı tarihçinin olağandışı bir hafiflik ya da
kızgınlık dakikasında, belki hiç düşünmeden, kaşla göz arasında
gerçekleştiriverdiği bu perçinleme karşısında, Timur'un büsbütün
tepkisiz kaldığını söylemek de yanlış olurdu, geç de olsa, değişik bir
biçimde de olsa, bir tepki göstermişti gerçekte: bir zamanlar, belki
aşırı sessizliği, belki aşırı çalışkanlığı, belki kokmaz bulaşmaz adı
yüzünden, sıra arkadaşıyla konuştuğu bile az görülen bir öğrenciyken,
şimdi, yenilenmiş adıyla, çoktandır gözlerden uzak kalmış bir eski dost
gibi aramıza katılıyordu. Tepkisi karşılıksız da kalmamıştı ayrıca: iki
gün öncesine değin, yani daha yalnızca Timur olduğu sıralarda, günde on
kez önünden geçip de varlığının ayrımına varmaz görünenler, şimdi yeni
adını bir kez daha söylemenin tadını çıkarabilmek için her fırsatta
yanına gelip onunla konuşuyor, şakalaşıyor, bununla da kalmayarak onu
bütün oyunlarda aralarında, yalnız aralarında da değil, takımlarında
görmek istiyorlardı.
Böylece, hem de oldukça kısa bir sürede, Timur'un yeni bir yeteneği
daha çıkmıştı ortaya: futbolcu yeteneği. Ufak tefek bir çocuktu, üstelik
gözlüklüydü de, ama herkesten daha iyi oynuyor, birkaç günlük
bocalamadan sonra, kendisine en uygun yer olarak gördüğü orta alanda,
tıpkı derslerdeki gibi, çalışma, gösterişe kaçmadan, her zaman yerini
bulan paslar dağıtıyordu, hepimizi kabuğundan taşıran gol tutkusuna
kapıldığı yoktu; tam tersine, özenle kaçınır gibiydi bundan; kendisinden
pas almak için her saniye, kulakları yırtarcasına, "Timurlenk!" ya da
yalnızca "Lenk!" diye bağırıp duranlar olmasa, nerdeyse görünmeden
oynadığı söylenebilirdi. Bu bakımdan, bizim çocuklardan biri, başarıda
büyük adaşını andırmakla birlikte, ataklıkta onun çok gerilerinde
kaldığını yineleyip dururken, tartışılmaz bir gerçeği dile getirir
gibiydi. Ama öyle sanıyorum ki, bu da yeni adından kaynaklanan başka bir
tepkinin belirtisiydi: başını çektiği savaşların öykülerinden Nasrettin
Hoca öykülerine dek, Timurlenk'e ilişkin ne bulursa, dönüp dönüp baştan
okumasının, çalışma saatlerinde olsun, ders aralarında olsun, konuşmayı
evirip çevirip ona getirmesinin de gösterdiği gibi, tarihçininkine yüzde
yüz karşıt bir yol tutarak Timurlenk'in torunu olmayı Beyazıt'ın (ya da
tarihçinin deyimiyle Bayizit'in) torunu olmaya yeğ tutmaya başlıyordu
Timurlenk, bir kez Timurlenk'i atalığa seçtikten sonra da eşsiz Ankara
savaşının istenen ve gereken sonucu, yani bütün Türklük üzerimde
Timurlenk soyunun egemenlik kurmasını sağlamamış olmasına üzülmekle
kalmıyor, aynı zamanda izlenebilecek en iyi, en büyük örnek olarak topal
komutanı benimsiyordu. Gol atmak için hiç çaba harcamaması bundan ileri
geliyordu işte: ünlü adaşıyla kendisi arasında bir koşutluk kurmaya
başladığı, ona benzemeye çalıştığı için, gerçek bir komutan gibi oyunun
bütün iplerini elinde tutmak amacıyla gerilerde kalmayı yeğliyordu.
Dahası var: aylar boyu, hem de neredeyse her karşılaşmanın ardından,
hemen revire çıkarak geçkin ve güzel hemşireye uzun uzun bacağını
ovdurmasına, hatta ağrılarının dayanılır gibi olmadığını ileri sürerek
haftanın en az iki revirde geçirmesine karşın, önemli mi, önemsiz mi
olduğunda bir türlü kesinliğe ulaşamadığımız bir sakatlanmadan sonra,
yürüyüşüne bir takma ad gibi perçinlenen topallık da olsa olsa büyük
adaşının önderliğinde, bedeninden tinine dek bütün varlığını saracağa
benzeyen, yeni bir dengeye doğru yol alışının göstergesi olabilirdi.
Ne var ki, hiç beklenmedik bir zamanda ve hiç beklenmedik bir
biçimde, yeni bir ad çıkagelmiş, hem sırtı gene hep Osmanlı'ya dönük
kalması, hem de, hiç değilse uzun bir süre, topallığını ve bacak
ovdurtmalarını engellememesi bakımından, yüzde yüz bir tersine dönüş
sayılmasa bile, nicedir Timurlenk adının aracılığıyla bulmaya
çalıştığından oldukça farklı bir dengeye yöneltmişti onu. Okula yıl
ortasında atanan yeni coğrafya öğretmeni, yani gerçek adıyla Yusuf
Pamukoğlu, daha gelişinin ilk haftasında bizim taktığımız adla Joseph
Cotton Junior, sınıfa ilk geldiği gün, sıraların önünde, kapıyla pencere
arasında, güven dolu sporcu adımlarıyla döşemeyi gıcırdata gıcırdata,
bir süre gidip geldikten sonra, birdenbire bilinmedik bir yerden
beklenmedik bir komut almışcasına, kürsünün önünde duruvermiş, sonra da,
gözlerini Timurlenk'in gözlüklerine dikerek, ne yaptığını, nereye
varacağını, hatta karşısındakinden nasıl bir yanıt alacağını kesinlikle
bilen bir adam havasıyla:
"Sen gözlüklü, ayağa kalk," demişti. "Ayağa kalk ve söyle: bugün
uluslararası alanda, önemli bir karar almak gerektiği zaman, dünyanın
gözleri nereye dikilir?"
Timurlenk sararmıştı birdenbire, yeni bir dönemin eşiğinde
bulunduğunu şimdiden sezmişcesine titremeye başlamıştı, ama uyanık
çocuktu, fazla geciktirmemişti yanıtını:
"Amerika'ya, efendim."
"Amerika'da nereye?"
"Washington'a, efendim."
"Washington'da nereye?"
"Beyazev'e, efendim."
"Aferin!" ya da "Çok güzel!" türünden bir söz çıkmamıştı Joseph
Cotton Junior'un ağzından, ama aldığı yanıttan hoşnut olduğu belliydi:
belki bu çocuk hemen herkesin düştüğü "çok önemli yanlışı" yineleyerek "Beyazev"e
"Beyaz Saray" demediği, belki de yeni sorularına kapıyı ardına dek
açtığı için.
"Peki, şimdi söyle bakalım," diye sürdürmüştü sınavını: " Bundan üç
yüz yıl önce nereye çevrilirdi dünyanın gözleri?"
"İstanbul'a, efendim"
"İstanbul'da nereye peki?"
"Topkapı Sarayı'na, efendim."
"Orada nereye?"
"Kubbealtı'na, efendim."
"İyi bildin, gözlüklü: üç yüz yıl önce oraya dikilirdi dünyanın
gözleri, bütün dünya orada bir adamın iki dudağı arasından çıkacak
kararı beklerdi. İşte sen o kararı veren adamın torunusun. Bunu
unutmadığın da belli. Ama o günler çok gerilerde kaldı. Araya Beyazev
girdi, şimdi sen sensin yalnızca. Bunu da unutma!"
Başka bir öğrenci olsa, bu başarılı yanıtlardan ve yeni bir
öğretmenden gelen bu parlak övgüden sonra, sevincini hemen belli ederdi,
Timurlenk'se, tam tersine, tiksindirici bir nesne görmüş gibi suratını
buruşturmuştu: hiç beğenmemişti bu sözleri. Beğenmesi de beklenmezdi:
nicedir büyük adaşından daha yüce ata tanımak istemiyor, adaşlığı
neredeyse akrabalığa dönüştürüyordu; bu adamsa, adının sonuna bir "lenk"
ekleyerek Osmanlı'dan uzaklağını kesinleyen Osmanlı hayranı
tarihçininkine karşıt bir yol tutmuş, kendisini atasının karşıtlarıyla
özdeşleştirmeye kalkmıştı. "Otur," demesini beklemeden, hışımla yerine
oturmaya hazırlandığı sırada, Joseph Cotton Junior'un sınıfta başka adam
kalmamış gibi, bir kez daha kendisine seslendiğini duymuştu sonra:
"Adın ne senin, gözlüklü?"
"Timur, efendim."
"Uygar ülkelerde adın ne diye soruldu mu soyadı söylenir. Öyleyse
bir daha soruyorum: adın ne?"
"Tozkoparan, efendim."
Bu kez de Joseph Cotton Junior'a gelmişti surat asma sırası:
"Demek öyle, Tozkoparan, Tozkoparan," diye homurdanmıştı. "Amerika
atomu patlattı, biz hâlâ toz koparıyoruz. Otur yerine."
Timurlenk şaşkın ve kızgın bir yüzle yerine otururken, biz bu ilginç
girişin ardından, bugünden tarih öncesine, Orta Asya'dan Viyana
kapılarına dek uzandıktan sonra, bizimle Batılılar arasında yapılacak
çarpıcı karşılaştırmalar yardımıyla genç kuşakların yozlaşmışlığını
kanıtlayacak zehir zemberek bir konuşma bekliyorduk. Ama Timurlenk gibi
bizi de şaşırtmıştı coğrafyacı: kaşla göz arasında ceketini çıkarıp
kürsünün üstüne fırlatarak gömleğinin kollarını sıvamış, arkasından
kravatını da çıkarıp ceketinin yanına yollamış, onun arkasından da top
gibi zıplayıp ön sıralardan birinin üzerine oturarak gereğinde uzak ve
sert, gereğinde yakın ve yumuşak olabilen, babacan bir öğretmen
havasıyla: "Eh, şimdi tanışabiliriz artık," demiş, hiç alışkın
olmadığımız, tek yönlü, ama çok kişili bir tanışım işlemine girişmişti:
kendisi, yeni coğrafya öğretmenimiz bay Pamukoğlu, Manisa doğumlu, kırk
bir yaşındaydı, uğraş dalında on beşinci yılını doldurmuştu, iyi
İngilizce bilir, düzenli olarak Reader's Digest okur, her sabah
on beş dakika jimnastik yapar, zaman buldukça basketbol oynardı, beş ay
iki hafta üç gün Amerika'da bulunmuştu; öğretmenliğinin ikinci yılında
yaşam arkadaşı olarak seçtiği ve kendisi gibi Manisa doğumlu olan bayan
Pamukoğlu, henüz otuz beşini doldurmamış, orta boylu, balık etinde ve
kumral bir kadındı; ikinci, ama çocuklar düzleminde birinci bayan
Pamukoğlu, on üç yaşında, Diyarbakır doğumlu ve annesi gibi kumraldı,
orta ikiye gidiyor, İngilizce öğreniyordu; üçüncü, ama çocuklar
düzleminde ikinci bayan Pamukoğlu, dokuz yaşında, Akhisar doğumlu ve
açık kumraldı, ilkokul üçe gidiyor, her akşam babasından İngilizce
dersleri alıyordu; dördüncü, ama çocuklar düzleminde üçüncü bayan
Pamukoğlu'ysa, dört buçuk yaşında, açık kumral ve İstanbul doğumlu bir
sevimli yaramazdı, yaklaşık yüz elli sözcüklük bir İngilizce dağarcığı
vardı.
Pamukoğlu, nerdeyse soluk bile almadan dinlediğimiz bu ilginç
tanışım konuşmasının ardından, istemeyerek kullandığı "çocuklar
düzleminde" deyiminin yetersizliğini vurgulamış, ordan da bütün uygar
ulusların dillerinde yeri olan "Miss / Misis" ayrımının bizim geri
kalmış dilimizde bulunmamasının yol açtığı "talihsiz" karışıklığa, uygar
ülkeler arasında "özlenen yerimizi" alabilmemiz için, köy türkülerini
çokseslendirmek gibi yararsız işlerle uğraşmak yerine, bu önemli boşluğu
en kısa zamanda doldurmanın kaçınılmazlığına geçmişti. Ama kendisinin de
"altını çizerek" belirttiği gibi, gerçek uygarlık yolunda harcamak
zorunda bulunduğumuz çabaların küçük bir örneğiydi bu yalnızca, çünkü,
çağdaş uygarlığın önemine inanıyorsak, her şeyi, ama her şeyi
değiştirmemiz gerekiyordu. İleride, yeri geldikçe, bu değişikliklerin
neler olabileceği konusunda bizleri aydınlatmayı görev bileceğinden hiç
kuşkumuz olmamalıydı; ancak, toplumları bireyler oluşturduğuna göre, bu
olumlu değişiklikleri her şeyden önce kendi yaşamımızda, kendi evimizde,
kendi okulumuzda gerçekleştirmeyi denememiz "en uygun bir davranış"
olurdu. İşte bu nedenle, küçük bir başlangıç olarak, hiç değilse kendi
derslerinde, adlarımızı unutmak gibi küçük bir özveri istiyordu bizden.
Uygar bir toplumda, hiç olmazsa öğrenciler numaralarla ayrılıp
numaralarla çağırılmalı, numara en kullanışlı kimlik belirtkesi olduğuna
göre de öğrencinin adının başında fazladan bir yama olmaktan çıkarak,
yalnız kimliğini değil, okuldaki ve sınıftaki yerini de açıklıkla
gösterebilmeliydi. Oldukça kolay bir işti bu; yalnızca sınıf düzleminde
kalacak olursak, sola öğrencinin kürsüye göre dikey konumunu belirtmek
üzere iki rakamlı bir sayı, ortaya yatay konumunu belirtmek üzere bir
harf koyup sağa da bildiğimiz numarayı yerleştirdik mi sorunu çözümlemiş
olurduk. Örneğin üçüncü dizinin ikinci sırasında oturan ve numarası 135
olan bir öğrenciyi 03.B.0135 belirtkesiyle gösterebilirdik. Numaralar
gene aynı kalacağına göre, müdürlüğün herhangi bir girişimine gerek
kalmadan , kendi başımıza uygulayabilirdik bu yöntemi. Ayrıca, "birinci
olarak" çağdaşlaşmaya "istekli" ve "kararlı" göründüğümüzde, "ikinci
olarak" günümüzde İngilizce bilmeyenlere çağdaş insan demeye olanak
bulunmadığından, "bu nedenle ve üçüncü olarak" bu güzel dili elden
geldiğince erken ve iyi öğrenmeyi kendi kişisel çıkarımız zorunlu
kıldığına göre, bu yolda küçük bir adım olmak üzere numaralaramızın
ingilizcelerini öğrenip birbirimize bu ingilizce numaralarla seslenmemiz
"en güzel bir tutum" olacaktı.
Söylemek bile fazla, Joseph Cotton Junior yıllar sonra
büyüklerimizin coşkuyla savunup uygulamaya koyacakları bir görüşün
öncüsü olarak çıkıyordu karşımıza, ama, o gün için, öneri öylesine
matraktı ki, bizim sınıf gibi bir sınıfta geri çevrilmesine olanak
yoklu. Üstelik, daha bizimle dalga mı geçtiğini, yoksa bunu gerçekten mi
istediğini kestirmemize zaman kalmadan, ileri görüşlü öğretmenimiz
uygulamaya geçmiş, ilk sıradan başlayarak, buranm buram Anadolu kokan
bir ingilizceyle. bize yeni numaralarımızı öğretmeye başlamıştı:
01.A.0716, 02.A.1018, 03.A.0097... Biraz şaşkınlıktan, biraz meraktan,
ama her şeyden Önce bu uygulamanın coğrafya derslerini birer eğlence
şölenine dönüştüreceğini umduğumuzdan, hiçbir direnç göstermeden, değil
tekil ya da ortak bir kahkaha koparmak, çıt bile çıkarmadan katılmıştık
oyuna. Ama, neden bilmem, sıra Timurlenk'e gelip de Joseph Cotton Junior,
"03.C.0029" deyince, bütün yüzlerde güçlükle tutulan bir kahkahanın
seyirmeleri dolaşmıştı. Bana öyle geliyordu ki, öğretmen kapıdan çıkar
çıkmaz, şimşek gibi patlayarak dakikalarca yankılanan ortak kahkaha,
daha başka kahkahaları da içerse bile, her şeyden önce bu kahkahaydı.
Herkesin ona bakmasından, onun çevresinde toplanmasından, bunca "plaka",
-"plaka," o gün çıkmıştı bu deyim, kısa zamanda okulun bütün öğrencileri
ve birçok öğretmenlerince de benimsenmişti,- evet, bunca "plaka"
arasında yalmz onun "plaka"sının yinelenmesinden belliydi.
Ne olursa olsun, en çok yinelenen "plaka" niteliğini sonraki
günlerde de korumuştu Timurlenk'in numarası. Bunun sonucu olarak, yavaş
yavaş ünlü adını unutturmaya başlamış, aradan bir hafta bile geçemeden,
Tımurlenk 03 .C .0029'a dönüşmüştü, futbol karşılaşmalarındaysa yalnızca
"Twenty Nine"dı: İşin ilginç yanı, Timurlenk çok sevdiği adının soyut
bir sayıya dönüşmüş olmasına pek de üzülmüş görünmüyordu; tam tersine,
yeni ada daha bir ısındığı bile söylenebilirdi.
Hiç kuşkusuz, başlangıçta bu addan da, Joseph Cotton Junior'dan da
hoşlanmamıştı. Yeni ad bugüne değin fazla ilgi duymadığı bir yabancı
uzamı çağrıştırıyordu, Joseph Cotton Junior'sa, "İşte sen o kararı veren
adamın torunusun," demekle, önce adı, sonra Osmanlı hayranı tarihçinin
sonu gelmez söylevleri nedeniyle, kendisine gittikçe daha uzak, daha
yabancı görünen bir kökeni kesinlemişti. Ne var ki, hemen arkasından, "O
günler çok gerilerde kaldı," diye eklemiş olması bir yana, daha yüksek
olmasa bile, daha uzak bir yerlere varmak istediğini, ayrıca, gerçek bir
coğrafyacı olarak, zamandan çok uzamda kalmayı yeğlediğini anlatmakta
gecikmemişti: açıkça görülüyordu ki, Amerika Birleşik Devletleri ya da,
en sevdiği deyimle, "Christopher Columbus'un ülkesi"ydi onun ayrıcalıklı
alanı. Bu nedenle, durup dinlenmeden, Kars'tan girip Alaska'dan çıkıyor,
bir çırpıda Raman'dan Teksas'a, Çukurova'dan Alabama'ya atlıyıveriyordu,
sanki her konu, her sözcük, her durum "en mutlu bir altı ay" geçirdiği
benzersiz ülkeyi övmesi için bir fırsattı.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bu konuda bizim arkadaşlar da
fazlasıyla yardımcı oluyorlardı kendisine: biri kalkıp Amerika'daki
okullarda yemeklerden sinek ve hamamböceği çıkmasının olağan sayılıp
sayılmadığını sorarak Amerikalı'ların temizlik ve düzen tutkusu
konusunda en azından yarım saatlik bir coşkulu söylev dinlememizi
sağlıyor, bir başkası Amerika'da çocukları sünnet ettirme yolunda güçlü
bir eğilim başladığını bildiren bir Hürriyet haberi konusundaki
görüşünü rica ederek havucun ve patatesin bile kat kat paketler içinde
satıldığı bir ülkede sağlığın ve temizliğin örtülüyü açığa dönüştürmekte
aranmasına olanak bulunmadığını, çünkü "Christopher Colombus'un
ülkesi"nde hiçbir şeyin rastlantısal olmadığını, bunun için de her
alanda bu ülkenin insanlarını örnek olarak benimsemek gerektiğini gözler
önüne seren ilginç ve eğlenceli bir söyleşiyle dersin sonunu getirmemize
olanak yaratıyordu. Bu güzel olanakları yaratmak için ille Amerika'dan
sözetmek de gerekmiyordu. Örneğin içimizden biri, gene Hürriyet'i kaynak
göstererek, "Hocam, Adıyaman'da bir avcı bir tavuğun altına keklik
yumurtası koymuş, tam on üç keklik yavrusu çıkarmış. Bu Türk başarısı
konusunda ne düşünüyorsunuz?" diye sormayagörsün, Joseph Cotton Junior
bir yıkım haberi almış gibi yüzünü buruşturarak, "Çocuk millet! Çocuk
millet! Başka ne diyebilirim?" diye homurdanıyor, karşısındaki,
"Efendim, bin yıllık bir millet nasıl çocuk millet olur? Lütfen bizi
aydınlatır mısınız?" deyince de "Nasıl mı? Çakmakçılar Yokuşu'na git de
gör! Kerli ferli bir sürü adamın bozuk çakmakları, eski dolmakalemleri,
kırık gözlükleri onartacağım diye, atılmak için yapılmış, üç kuruşluk
tükenmezlere mürekkep doldurtacağım diye dükkanların önünde nasıl
kuyruğa girdiklerini gözlerinle gör de ondan sonra konuşalım!" diye
gürlüyordu.
Ama, o da bütün büyüklerimiz gibi her şeyi çoktan çözüp son noktayı
koymuş olduğundan, yeni bir karşılaştırmaya girişmek için Çakmakçılar
Yokuşu'ndan kendi gözlemlerimizi getirmemizi beklemiyordu: apaçık
ortadaydı her şey, eski ve değersiz "oyuncaklar"la zaman öldüren bu
insanlar yaşamları boyunca çocuksu, ister istemez geri, ister istemez
tutucu bir toplum olarak kalacaktı. Çağdaşlık ve olgunluksa, eskimeye
yüztutan her şeyi atarak yerine yenisini almak, böylece yurttaşların
daha çok üretip daha çok satmalarını, bir yandan ceplerini doldururken,
bir yandan da her geçen gün biraz daha yenisini, biraz daha iyisini,
biraz daha güzelini yapmalarını sağlamaktı. Bunun "en güzel bir
örneğini" Amerika veriyordu bize. Biz de büyümek ve ilerlemek
istiyorsak, Amerika'nın izinden gitmek, gerçek birer Amerikalı olmak
zorundaydık. Ama, "sık sık ve önemle" belirttiği gibi, Amerikalı olmak
için Amerikan uyruğuna girmeye gerek yoktu, Amerika'ya gitmek bile
gerekmezdi: Amerika bir yerdeydi Amerikalı her yerde olabilirdi. Bizim
gibilerin düşünebilecekleri gibi asker, casus, iş adamı ya da gezgin
olarak değil, bakış tutum, davranış olarak. Böyle bir Amerikalılıksa,
her zaman daha ileriye ve daha yukarıya bakmaya, öyle Sultan Süleyman'ın
dediği, kendi çiftçi, çoban ya da bakkal dedesinin torunu olmaya, her ne
pahasına olursa olsun, tarlayı, sürüyü ya da dükkânı büyütmeye, her şeyi
bu amaca araç yaparak kendi dışında kalandan sürekli bir şeyler
koparmaya dayanırdı. Dün dündü, bugün de bugün. Kısacası, Timurlenk
coğrafyacıyı dinledikçe anlıyordu ki, Sultan Süleyman'ın torunu olmanın
bilincine varmak, herhangi bir yücelik duygusunun tadım çıkarmak değil,
torunu dededen ayıran uzaklığın indirgenmezliğini kavramak olmalıydı.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Joseph Cotton Junior bireyden ve
aileden ötesinin senin, benim kıyısından bile geçemeyeceğimiz bir orman
olarak belirdiği bir toplum, senin, benim yaşamak bile istemeyeceğimiz
bir evren düşlüyordu. Biraz gözünü açsaydı, Timurlenk kolaylıkla
görebilirdi bunu, ama, ilk şaşkınlığı geçtikten ve adı değiştikten
sonra, bu evreni hiç değilse tarihçinin evreninden daha çekici bulduğu,
bu ilk izlenimden sonra da yavaş yavaş ünlü adaşından koparak bütün
yeryüzüne yayılmış bir Amerika'ya doğru yol aldığı anlaşılıyordu: Joseph
Cotton Junior'ın ünlü söyleşilerini içer gibi dinliyor, sık sık parmak
kaldırarak daha geniş.açıklamalar istiyor, bu da yetmiyormuş gibi her
hafta başı okula çantasında deste deste Amerikan dergileri, cilt cilt
Dale Carnegie'lerle geliyor, çalışma saatlerinde, kaç yıldır kimseye
kaptırmadığı sınıf birinciliğini elden kaçırmak pahasına, dost ya da
para kazanma sanatının gizlerini öğrenmeye çalışıyordu. Bu da bizi
fazlasıyla şaşırtıyordu doğrusu.
Hiç kuşkusuz, ölçülülüğünde bile, her şeyi gereğinden fazla abartan
bir çocuktu, umulmadık zamanlarda, umulmadık bir çabuklukla değişir, bir
uç noktadan bir başka uç noktaya atlardı birdenbire. İstenirse, bu kez
de yeni adına yeni bir kişilik uydurarak tarihten coğrafyaya atladığı
söylenebilirdi. Ne var ki, daha birkaç hafta öncesine değin, ikide bir
yineleyip durdukları doğruysa, Timurlenk'i bir yarı-tanrı görkemine
bürünmek yerine, bizim gibi bir insan olarak kalmayı başardığı için
seviyordu her şeyden önce: yol üstündeki bir bağdan birkaç salkım üzüm
kopardılar diye yorgun askerlerinin kellelerini vurdurduktan sonra,
koparılmış her salkımın yerine bir kese altın bırakan padişahın soğuk
yüceliği değil, akşam serinliğinde bir kerpiç duvara belini vererek
Nasrettin Hoca'yla şakalaşan topal komutanın sıcaklığı çekiyordu onu.
Kafamızı karıştıran da buydu işte: ille de bulunmak istenirse, bu
sıcaklık Yavuz Sultan Selim'de de bulunabilirdi belki, ama Nasrettin
Hoca'yla nükte yarışına giren topla komutanın insan sıcaklığı Joseph
Cotton Junior'ın en şakrak şakaları bile ağır bir soğukluk yükü taşıyan,
kokmaz bulaşmaz Amerikalı'sının kurmaca evreniyle nasıl
bağdaştırılabilirdi? İnsanların davranışlarında kesintisiz bir mantık
aradığımız sürece hiçbir yanıt bulamazdık bu soruya. O zaman da
bulamamıştık. Ama, şimdi düşünüyorum da, Timurlenk tutum ve düşünce
değiştiren her insanın tuttuğu şaşmaz yolu izleyerek, yani bir önceki
tutumunun temel Öğelerinden birini yoksayarak gelmişti bu noktaya:
sıcaklık öğesini atlamıştı. Sıcaklığın bir zamanlar bunca arkadaş
arasında bir keşiş gibi yaşama pahasına sürdürdüğü birincilik tutkusunda
da pek bir yeri olamayacağına göre, bunu sert bir atama saymak oldukça
zordu. Evet, böyle: şimdi Timurlenk hayranlığını daha çok Ankara ovasını
toza ve çığlığa boğan fillere dayandırmasının da gösterdiği gibi, insan
sıcaklığı değil, kimilerinin akşam düşleyip sabah unutmaya çalıştığı,
kimilerininse sabah akşam ardından koştuğu ve nerede, hangi biçimde
bulursa, orada, öylece yakalamaya çalıştığı bir üstünlük, bir güçlülük,
bir aşkınlık, kısacası kahramanlıktı onun aradığı: timurculukta da,
futbolculukta da, birincilikte de kahramanlığı aramıştı o, şimdi de bir
Amerikalı, kendi göbeğini kendisi kesen ve kendisininkinden öte hiçbir
geçmiş, hiçbir gelecek tanımayan bir soğuk rakam, bir parlak "plaka",
bir 03.C.0029 olarak, yüzde yüz çağdaş bir kahramanlığın ardına düştüğü
anlaşılıyordu.
Bu açıdan bakılınca, adının değişmesinden sonra da aynı tutkuyla
katıldığı, gündelik futbol karşılaşmalarında, yavaş yavaş orta alan
oyunculuğunu bırakarak eskiden başkalarına hazırladığı golleri artık
kendisi atması, yani büyük komutan tutumunu bırakarak parlak yıldız
kimliğini benimsemesi pek de önemli bir dönüşüm sayılmazdı belki;
karşılaşma sonlarında kazanılan gazozları eskiden olduğu gibi kahkahalar
arasında başına dikerek keyifle geyirmek varken, şimdi parasını almayı
yeğlemesiyse, bir tür tutarsızlık olarak nitelenebilirdi. Ama bunlar
büyük "girişim"lere yönelik küçük "yatırımlardı gerçekte: Twenty Nine,
Amerikalı büyük zenginlerin yaşamöykülerinden aldığı esinle, yükselmeyi
iyice kafaya koymuş, gerçek bir Amerikalı olarak, kahramanlığın
yıldızlık olmadığını çok iyi biliyor, yıldızlığını da, gazoz paralarını
da en gerçek niteliğine karanlıkta ulaşan, çağdaş kahramanlık yolunda
birer basamak olarak kullanıyordu. Gerçekten de, gazoz paraları ve
haftalıklar belli bir toplama ulaşınca, dostumuz yadsınmaz bir biçimde
kanıtlamıştı bunu: bir pazartesi günü, önce bizim sınıfta, sonra bütün
okulda, yoğun bir leblebi, çekirdek, üzüm, incir, fındık, fıstık,
karamela satışına başlayarak sağlam bir tecimin temelini atmıştı.
Hem de, bir kez daha, gerçek bir Amerikalı gibi, sattığı her malı
temiz ve düzgün paketçikler içinde sunarak, sürümden kazanmayı temel
ilke olarak benimseyip çok düşük bir düzeyde yetinerek.
Beklediği sonuca da kolaylıkla ulaşmıştı doğrusu: işler başdöndürücü
bir hızla büyüyerek tek kişiyle döndürebilecek durumdan çıkmış, düzenli
bir örgütlemeye gitmek kaçınılmaz olmuştu. Her şeyi daha başından
düşünüp önlemleri önceden tasarladığından olacak, bu sorunu da çabucak
çözmüştü dostumuz: okulun en parlak futbolcusu olmanın küçüklere
yarattığı hayranlıktan yararlanarak her sınıfta kendi adına satış
yapacak, güvenilir bir aracı bulmuş, böylece, adamları çok küçük bir
yüzde uğruna sabah akşam alıcı ardından koşarken, kendisi gene kitap
üstüne kitap okumaya, gol üstüne gol atmaya başlamıştı. Bütün işi, günün
son çalışma saatinde, hiçbir karışıklığa yol açmayacak biçimde, düzenli
aralarla gelen yardımcılarıyla görüşerek mal verip hesap almak, sonra bu
hesapları inci gibi yazısıyla "işletme defteri"ne işlemekti. Bize de
aradabir omuzunun üzerinden bakarak gittikçe kabaran rakamlar karşısında
dudaklarımızı ısırmak kalıyordu.
Olanları ve varılan son rakamı öğrenince, Joseph Cotton Junior da
aynı şeyi yapmıştı. Ama onun şaşkınlığı coşkulu bir hayranlığa
dönüşmüştü çabucak: bu "güzel ve anlamlı" girişiminden dolayı dostumuzu
kutladıktan sonra, özgür girişimin erdemleri, sıfırdan başlayarak çığ
gibi büyüyen zenginliğin güzellikleri konusunda uzun bir söyleve
girişmiş, sonra bu "güzel" çorbada kendisinin de azıcık tuzu bulunmasını
istediğini söyleyerek tam beş paket yemiş satın almış, sonra, bu
"anlamlı" girişimde tuzunun fazla yetersiz kaldığını düşündüğünden
olacak, bundan böyle coğrafya derslerinde leblebi, çekirdek yemekte
özgür olduğumuzu bildirmişti. Joseph Cotton Junior'ın okuldaki
derslerinin haftada yirmi saati aştığı ve sınıfta öğretmenin gözüne baka
baka çekirdek çıtırdatmanın çekiciliği düşünülürse, böyle bir özgürlüğün
Timurlenk'in yemiş satışlarında nasıl bir artış sağlayacağı kolaylıkla
kestirilebilirdi. Ama, "bizim değer aldığımız uygar dünyada," özgür
girişimi desteklemek "boynumuza borç" olduğuna göre, sevilen bir
öğrenciye tanınmış, haksız bir ayrıcalık söz konusu değildi burada.
Mantık bu olunca, coğrafyacı en azından kendi açısından haklı
sayılabilirdi. Buna karşılık, kravatın iki milim yana kaymasını bile
açık bir düzensizlik, "feyz aldığımız mukaddes irfan ocağı"na karşı
büyük bir saygısızlık olarak gören tarihçi bu işi böyle anlamıyordu:
hademelerin sınıflardan her akşam faraş faraş kabuk süpürdüklerini
gördükçe tepesi atıyordu nicedir; bir de derslerde, sıralar arasında
dolaşarak şanlı atalarımızdan sözederken ayaklarının altından hiç
alışkın olmadığı, garip sesler yükselmeye başlayınca, hem bu tür
hafiflikleri hoş görmesine olanak bulunmayan bir Osmanlı efendisi, hem
de "mukaddes irfan ocağımız"daki farelerin sayısını bile avcunun içi
gibi bilen, görevine tutkun bir müdür yardımcısı olarak, kolları
sıvamaya karar vermişti: kısa bir araştırmadan sonra, Timurlenk'in tüm
"stok"larına elkoymuş, arkasından da kulağından tutup disiplin kuruluna
çıkarak kendisine öğrencilik yaşamının ilk cezasını verdirtmişti.
Şu var ki, Timurlenk'in yeni tutumu gözönüne alınmayacak olursa,
tarihçinin bu başarısının hiçbir şeyi değiştirmediği söylenebilirdi:
Timurlenk'in artık yardımcılarıyla görüştüğü de, sık sık uğradığı
baskınlarda, cebinden, sırasından, çantasından ya da dolabından tek bir
kabak çekirdeği çıktığı da yoktu ya gene bütün sınıflarda leblebi,
çekirdek yeniliyor, gene sıra altlarında faraş faraş kabuk birikiyordu.
Her öğrencinin her yerde, her dakika, istediği yemişi alabilmesine
karşılık, bunca paketin nereden, nasıl dağıldığını ne biz
çıkarabiliyorduk, ne tarihçi. Kendi deyimiyle, "vazifesini müdrik" bir
kişi olarak önlem üstüne önlem aldığını, arada bir, bir kapının, bir
ağacın ardından, bir duvarın köşesinden kedi gibi fırlayarak küçük bir
satıcıyı suçüstü yakaladığını görüyorduk, ama bu yoldan hiçbir sonuca
ulaşamayacağım çok iyi biliyorduk artık: bütün baskılara karşın,
satıcılar yalnızca alıcı olduklarını, satmakla suçlandıkları paketleri
oturdukları semtin yemişçisinden aldıklarını yineliyorlardı hep,
yanlarında hiçbir zaman iki paketten fazla "mal" bulundurmadıkları için
de sözleri ister istemez belirli bir inandırıcılık kazanıyordu.
Tarihçi bu başarı görünüşlü yenilgiler karşısında kolay kolay
yılacağa benzemiyordu ya işe hep baştan başlamak, yani hep yerinde
saymak zorunda kaldığı da ortadaydı. Yönteminde bir ilerleme varsa, o da
derslerde, çalışma ve dinlenme saatlerinde, türklüğün ne demek olduğunu
bilmeyen hainlere, düzen düşmanlarına gittikçe daha sert bir dille
çatmak, kara toprağın bağrına "gerdeğe girercesine" girenleri gittikçe
daha coşkulu bir dille övmek sancağın ve yurdun değerini gittikçe daha
duygulu, gittikçe daha yüksek bir sesle anlatmaktı. Öyle görünüyordu ki,
başarısızlığı kesinleştikçe tarih, bayrak ve yurt sevgisi doruğuna
çıkıyor, daha da ilginci, yeni boyutlar kazanıyordu. Örneğin, yağmurlu
bir günde, bahçenin çamurundan yakınmaya kalkan bir arkadaşımızı bir
temiz azarlayıp bu çamurun vatan toprağı olduğunu düşünemeyen bir
"sergerde" olarak niteledikten sonra, birdenbire eğilip çamuru
avuçlaması, ağzına doğru götürmesi, yüzünde babaca bir gülümseme, bir
yavru kuşa, bir küçük çocuğa seslenir gibi, "Yavrum benim, yerim seni,
yerim, yerim, yerim!" diye fısıldamaya başlayarak ana-vatan kavramına
bir de çocuk-vatan kavramını eklemesi unutulacak gibi değildi.
Ne olursa olsun abartmalı yurtseverlik gösterileriyle başarı
arasındaki ters orantı hep sürecek gibi göründüğünden, biz dönüp dolaşıp
Timurlenk'e geliyor, gizini kendi gizimiz gibi saklayacağımıza söz
vererek bu işi nasıl becerdiğini anlatması için dil döküyorduk. Arna
Timurlenk ya omuz silkerek alaylı alaylı gülümsemekle yetiniyor, ya da
kendini tümüyle konu dışı bırakarak olmayacak varsayımlara girişiyordu:
onun için bu iş bitmişti artık, şimdi bütün okul yönetimini ardına
katarak önüne gelenin çantasını, sırasını, dolabını, hatta cebini
arayan, önüne geleni sorguya çekip aşağılayan "Osmanlı zaptiyesinin
amansız kovuşturmaları karşısında dikiş tutturmaya olanak bulunmadığına
göre, bir daha başlayacak da değildi; hiç kuşkusuz, bunca baskıya
karşın, binleri dikiş tutturur gibi görünüyordu, ama bunlar bizim gibi
birileri olamazdı; öyleyse, bu işi bu koşullar altında bile, böylesine
başarılı bir biçimde sürdürebilmek için, tarihçinin kendisi olmak
gerekirdi; evet, başka bir açıklaması olamazdı bunun: Osmanlı en sonunda
tecime el atmıştı!
Söylemek bile fazla, yoğun bir öç kokusu taşıması bir yana,
gerçekten aykırı bir varsayımdı bu, ama, kendisi hep aramızda
bulunduğuna, bu işe kendisinden sonra bir başka öğrencinin el atmış
olması da çok uzak bir olasılık gibi göründüğüne göre, varsayım bayağı
çekici gelmeye başlıyordu. Bir insanın kendi kendini yakalayabilmek için
böylesine durmak duraklamak bilmez bir kovalamacaya girişmesi, üstelik
bu kovalamacaya başkalarını da ortak etmesi saçma olmasına saçmaydı ya,
kendimizi ne denli zorlarsak zorlayalım, daha tutarlı bir varsayım
bulamıyorduk: amansız kovalamaca usta bir işi gizleme numarasıydı.
Ayrıca, Timurlenk de, tarihçi de olmayınca, kim olabilirdi ki bu işin
ardındaki? Müdür mü? Bir başka müdür yardımcısı mı? Coğrafyacı mı?
Nasıl? Joseph Cotton Junior'ın Timurlenk'in eski satış örgütü karşısında
kapıldığı hayranlığı saymazsak, elle tutulur hiçbir ipucu betimliyordu
düşüncemizde. Kimilerinin coşkuyla sağlık verdikleri üzere, her şeyi bir
yana bırakarak işin içinde bir kadın parmağı aramaya gelince, erkek
lisesinde okuyorduk, yatılıydık, usumuza bile getirmiyorduk bunu.
Getirmediğimiz için de bocalayıp duruyorduk.
Şu da var ki, bu işlerin kalçaya iğne yapmaktan koltuk altına derece
koymaya dek her yaptığında yeni bir sakarlık örneği veren geçkin
hemşiremizin parmağında döndüğü düşünülürse, müdür de işin içinde olmak
üzere, herkesin günahına girerken, ondan hiç kuşkulanmamış olmamızı bir
ölçüde doğal saymak gerekirdi. Üstelik, en azından altı hafta
dayandıktan sonra, birdenbire, ekmeğinden olmayı bile göze alarak her
şeyi ortaya dökmesinin de gösterdiği gibi, hiçbir zaman bilinçli bir
biçimde, kendi özgür istemiyle yapmamıştı bu işi. Bilinçli davranmak
şöyle dursun, kendi gerçekliğini bile yitirmişti nicedir: Timurlenk'in
timurlenklik döneminde, revirde geçirdiği üçüncü ya da dördüncü geceden
beri, Timurlenk dışında hiçbir gerçeğin gerçekten sayılmadığı bir düş
evreninde yaşıyordu. Bu yüzden olacak, revirdeki odasında, günaşırı
yinelenen, coşkun sevi gecelerinden birinde, rahatlıkla Timurlenk'in
annesi olabileceğini unutarak, ilk gözağrısını yitirmekten korkan bir
körpe kız gibi, iki gözü iki çeşme, "Senden ayrı yaşayamam, al beni,
evlen benimle," diye yalvarmaya başlamıştı. Timurlenk kırkını aşmış bir
kadının on sekizinde bir öğrenciyle evlenmeye kalkmasını saçma bulmuştu
kuşkusuz, ama yatağını paylaştığı ilk kadındı, üstelik oldukça güzel bir
saçmalık yüzünden her şeyin altüst olmasına boyun eğmek düşüncesinde
değildi. Bunun için, bir anlık bir şaşkınlıktan sonra, su içinde balık
gibi her duruma uyuveren, çağdaş kahraman niteliğini bir kez daha
göstererek, en gerçek Amerikalı'nın bile kolay kolay bulumayacağı bir
yanıt vermişti geçkin hemşireye: "İyi ya, sen de sevdirt kendini!"
Daha güzel, daha coşkulu, daha sıcak bir dönem başlamıştı böylece:
Timurlenk revirin küçük odasında istekleri bir türlü tükenmek bilmeyen
bıçkın bir hovarda gibi davranıyor, hemşireyse kendini daha çok
sevdirtmek, daha çok beğendirmek amacıyla bir dediğini iki etmemeye,
yaşamını değişik evrelerinde edindiği zengin deneyimini konuşturarak
bedeninin bütün olanaklarını sergilemeye çalışıyordu. Tarihçinin yemiş
satımım yasaklamasından sonra, "mallar"ı okula kendi çantasında sokup
dolabında saklaması, kendilerine hasta süsü vererek revire gelecek
belirli öğrencilere dağıtması önerildiği zaman da daha çok sevilmek
umuduyla, gözü kapalı, "Olur," demişti. Ne var ki, bir süre sonra,
boyutları her geçen gün biraz daha büyüyen, acı bir düş kırıklığıyla
sonuçlanmıştı bu özveri: topallığa nicedir boşvermiş olan Timurlenk ne
olur, ne olmaz korkusuyla revire uğramaz olmuştu. Haftada bir kez,
cumartesi günleri, o da daha çok hesap görmek üzere, okuldan uzak bir
semtte, bir muhallebici dükkânının en karanlık köşesinde geçirdikleri
birkaç saat bir yana bırakılırsa, değil eskisi gibi sevişip gülüşmek,
birbirlerine uzaktan uzağa gülümsedikleri bile olmuyordu artık. Hiç
kuşkusuz, Timurlenk cumartesi buluşmalarında bir zorunlu ayrılığın daha
mutlu günlere yönelik bir hazırlık olduğunu yineleyip duruyordu, ama, ne
söylerse söylesin, hemşireye bu kadarı yetmiyordu. Yanından ayrılır
ayrılmaz, sevgisinden kuşku duymaya başlıyor, özellikle geceleri, her
dakika biraz daha yoğunlaşan bir özlemle, yatağında bir o yana, bir bu
yana dönerken, Timurlenk'in kendisini belki de hiç sevmediğini,
başlangıçta biraz sevmiş olsa bile, artık iyiden iyiye bıktığını,
bıktığı için de bu saçma dağıtım işini çıkararak elinden sıyrıldığını
düşünüyordu. İşi hep aynı özenle yürütmeye ara vermediğine göre, yenden
umutlanmaya başlayarak her şeyi tozpembe gördüğü, "Ne yapsın zavallı
çocuk, beş parasız evlenilmez ki!" diye söylendiği anlar da olmuyor
değildi, ama, yağmurlu bir cumartesi, muhallebici dükkânının o karanlık
köşesinde, tam üç saat süresince, Timurlenk'i boşu boşuna bekledikten
sonra, iki gözü iki çeşme, yaşlı annesiyle oturduğu evine doğru
koşarken, kuşkusu tartışma götürmez bir kesinlikti artık.
Böylece, pazartesi sabahı, yerlerimize oturup öğretmeni beklediğimiz
bir sırada, sırtında her zaman görmeye alıştığımız ak önlük yerine eski,
buruşuk bir yeşil manto, kucağında bir yığın yemiş paketi, sessizce
sınıfa girdiğini görmüştük: bizleri şöyle bir süzdükten sonra, kararlı
adımlarla Timurlenk'e doğru ilerlemiş, tek sözcük söylemeden, paketlerin
kimini kucağına, kimini sırasının üstüne, kimini ayaklarının dibine
dökmüş, sonuncusunu da suratına fırlatıp dönmüş, aynı sessiz ve kararlı
adımlarla, ağır ağrı kapıya doğru yürümüştü.
Söylemeye gerek var mı, bilmem, büyülenmiş gibi, soluk bile almadan
Timurlenk'e bakıyorduk hepimiz, nerden geldiğini bilmediğimiz bulanık
bir önseziyle, umulmadık, görülmedik, çılgınca bir şeyler yapmasını
bekliyor, hiçbir devinisini, hiçbir sözünü kaçırmamak istiyorduk. Ama,
hiç değilse başlangıçta, Timurlenk de bizler gibi donup kalmıştı olduğu
yerde, ne dört bir yana dağlımış paketleri toplamaya yeltenmiş, ne de bu
beklenmedik olaya iyi kötü bir açıklık getirecek bir söz söylemişti.
Bizlerden farklı bir yanı varsa, o da camlaşmış gözlerini duvarda
değişmez bir noktaya dikmesi, içinde bulunduğu uzamın ve zamanın
dışında, çok uzaklardaymış gibi görünmesiydi. Kimbilir kaç dakika sonra,
birdenbire yerinden fırlayıp koridordan yıldırım gibi geçerek bahçeye
çıkması da, bahçenin orta yerinde, soluk soluğa, gözlerini bir daha hiç
dönmemek üzere, ağır ağır okul kapısından çıkmakta olan geçkin ve güzel
hemşireye dikerek öylece mıhlanıp kalması da bir sağnak gibi bastıran bu
aşılmaz uzaklığın sonucuydu belki. Ne olursa olsun, Timurlenk aramızda
bir yabancıydı artık; tarihçi, ilk yardımcısıyla birlikte, tanımsız bir
yengi sarhoşluğu içinde, yerdeki yemiş paketlerini toplarken, koluna
girip sınıfa getirdiğimiz zaman da, hemen o gün, özel olarak toplanan
disiplin kurulunun sorularım böyle durumlarda benzeme az raslanır bir
içtenlikle yanıtlarken de, ertesi gün, coğrafyacının dersinde, üç günlük
okuldan uzaklaştırma cezasını çekmek üzere, öteberilerini toplarken de
sürdürmüştü uzaklığını, Chirstopher Columbus'un ülkesinin insanları gibi
her yeni önleme karşı yeni bir önlem, her yeni yasaya karşı yeni bir
kaçamak aramanın erdemini överek bu geçici yenilgiyi fazla
önemsememesini öğütleyen Joseph Cotton Junior'ın etkili konuşması ve
durmadan yinelenen soruları karşısında bile tek sözcük çıkmamıştı
ağzından. Ama, düşünülenin tersine, Timurlenk yenilginin ağırlığı
altında ezildiği için değil, kendini, daha şimdiden, bizim yaşadığımız
ortamla hiçbir ilgili bulunmayan, yepyeni bir yaşamın ortasında bulduğu
için susuyordu. Nasıl bir yaşamdı bu yaşam? Tam olarak bilmiyordu,
bilmeye çalıştığı da yoktu; yalnız, ona öyle geliyordu ki, bugüne dek
hep kendi kendini aramakla, kendi benliğinin çevresinde bir kör gibi
dönüp durmakla kalmıştı, sonra, birdenbire, benzersiz bir ışık patlaması
içinde, hemşirenin çılgın davranışı kendi kendisi olmayı, her şeyi bir
anda yıkmak pahasına da olsa, gönlünün sesinden başka hiçbir şeye kulak
vermeyerek kendi kendisi olarak kalmayı öğretmişti kendisine. Bu kadarı
yeterliydi, yeter de artardı bile. Bunca zaman Dale Carnegie'nin
kitaplarıyla coşmamış gibi, bu delidolu yaşamın ışık kaynağına koşmaktan
başka bir şey düşünmüyordu. Bunun için, sırasını boşaltıp çantasını
kapatınca, bizlere de, Joseph Cotton Junior'a da bir "Allahaısmarladık"
bile demeden, bir selam bile vermeden, tıpkı sevgilisi gibi, kararlı
adımlarla yürüyüp çıkmıştı sınıftan. Koridorda da, bahçede de aynı
kararlı adımlarla ilerlemiş, ama, okul kapısından çıkar çıkmaz, bir
kovalayan varmış gibi, var hızıyla koşmaya başlamıştı. En az bir saat
süresince, bir kez olsun durup soluklanmadan koşmuştu böyle. En sonunda,
toprak bir çıkmazın bittiği yerde, kırık dökük bir ahşap evin basık
kapısına dayanmış, gene bir kovalayan varmış gibi, bu kapıyı
yumruklamaya girişmişti; sonra, kapı açılınca, tepeden tarnağa
titreyerek, büyümüş gözlerle yüzüne bakan geçkin kadının kollarına
bırakmıştı kendini, timurlenklikten de, 03.C.0029'lıktan da tümüyle
sıyrılmış olarak, bir daha hiç değişmemesiye, Timur Tozkoparan kalmak
üzere.
EK.- Ben kendi payıma çok geç anladım bunu. Geçen hafta,
Çakmakçılar Yokuşu'nda, dört bir yanı kırık dökük çakmaklar,
tükenmezlerle, güneş gözlükleriyle, dolmakalemlerle dolu, küçücük
kulübeden bana adımla seslenen, ama, değil solgun ve kırışık yüzünü,
gözlüğünün kalın camları ardından dost dost bakan gözlerini bile hiçbir
yerden anımsayamadığım ufak tefek adam, candan bir ilgiyle hal hatır
sorduktan sonra, "Ben de toz koparıyorum, işte, gördüğün gibi,"
demeseydi, hiç bir zaman da anlayamayacaktım. |