|
Birdenbire ayağa kalktı ve eliyle trenin penceresinden işaret
ederek:
-İşte, dedi, şu gördüğünüz küçük yol, şu iki ağaç arasında tepenin
eteğini kıvrılan patika... Fevkalâde hiçbir tarafı yok değil mi? Hemen
her yerde bol bol rastgelebileceğimiz alelade bir şey... Bununla beraber
nereye gittiğini, nereden geldiğini bilmediğim, bir dönemeçte kaybolan
tozlu parçasından başka hiç bir tarafını tanımadığım bu yol benim
hayatımda bütün bir sergüzeşttir.
Onbeş seneden beridir ki bu yolda her ay bir iki seyahat yaparım. Bu
uzun şeridin iki yanında ve onun döne döne değişen ufkunda tanımadığım
hiç bir şey yoktur. Yattığım yerden gözüme ilişen sivri bir kaya
parçası, yalnız aydınlık havada ürperen tepesini gördüğüm bir ağaç, ne
bileyim hatta daha alelade bir işaretle bütün ufku kendi kendime
canlandıracak kadar bu yolların aşinasıyım, fakat yıllar var ki bu küçük
yol parçasını, yol bile diyemeyeceğimiz bu dövülmüş kırmızı toprak
genişliğini daima yeni, yepyeni bir şey gibi seyrettim. Onu her
defasında görür görmez ürperdim, onda saadetlerin, hasretlerin,
beklenilen şeylerin bütün güzelliğini ve şiirini duydum.
Şüphesiz bunda ilk defa gözüme çarptığı günün hususiyetinin de mühim bir
hissesi vardır. İstanbul'dan soğuk ve yağmurlu bir günde ayrılmıştım,
İlk çocuğum on gün evvel ölmüştü, karım hasta idi, başka üzüntülerim de
vardı. Kısacası kaderle diş dişe, yumruk yumruğa olduğum günlerden
biriydi.
Bilmem sizde de böyle midir; yolculuk benim üzerimde daima iyi ve
unutturucu bir tesir yapar. Iztıraplarımızın, üzüntülerimizin mekanla,
yahut hayatımızın tabii muhiti ile sıkı bir alakası olsa gerek. Bir
muharririn dediği gibi, falan yerde en kesif şiddetinde olan bir acı iki
yüz kilometre daha ötede ve başka insanlar içinde biraz daha hafif ve
daha kabil-i tahammül oluyor. Bununla beraber acıdan acıya fark var. Ve
benimki acıların en büyüğü, evlat acısı idi, üstelik de yağmur
yağıyordu. Oh, size bu yağmurlu günlerin bende yaptığı aksülameli nasıl
anlatmalı? Böyle günlerde ben değişir, büsbütün başka adam olurum. Başka
bir adam, tam kelimesi değil... Bütün bir mazi, en kötü, en karanlık, en
tamir edilmez taraflarıyla içimde canlanır, hortlaklarımla başbaşa
kalırım. Böyle zamanlarda hayat sanki bütün çeşmelerini kapatır, yalnız
bir tanesi, azap ve üzüntünün kaynağı kalır ve ben onun bulanık
aynasında bütün ömrün en kötü muhasebesini yapa yapa kendimi seyrederim.
Bu sefer de böyle oldu; her zaman ayak basar basmaz gündelik
üzüntülerimden sıyrıldığım, yalnız kendimin olduğum Haydarpaşa garı bana
bu sefer büyük ve karanlık bir lahit gibi geldi. Trene aynı ruh haleti
içinde bindim. İzmit'e kadar hep aynı ıslak ve rutubetli hava içinde,
tıpkı bir olukta seyahat eder gibi geldik. Hiç bir şey düşünmedim, hiç
kimseyi görmedim, sadece vagonların üstüne ve pencerelerin camlarına
değdikçe yağmurun çıkardığı sesi dinledim. Bir tabutta uyuyanlar
yeraltının mutlak sessizliğinde kendi nabızlarını ancak böyle dinlerler.
Zaman zaman içimdeki boşluğu kısa bir şimşek gibi oğlumun hatırası
deliyor, bir an için onun küçücük ve muztarip yüzü, bir büyük örümcek
gibi yağmurun dört bir tarafıma gerdiği kül rengi üzüntü ağlarının
içinde uzanıyordu. O zaman ben bu hayalden kurtulmak için ellerimle
yüzümü kapatıyor, biteviye yer değiştiriyordum. Sonra tekrar yağmurun
sesine dalıyor, tekrar bu ince ve muzır ağın altında insana sıkıntının
ve kabusun bizzat kendisi gibi görünen, güneşsiz, renksiz hayalet
manzaralara dalıyorum.
İzmit'ten sonra uzun bir müddet yine böyle sürdü, sonra yağmur biraz
diner gibi oldu, gök yükseldi; bulutların arasından çamur rengindeki
dünyaya, başka renkler, iki gün süren bu kötü havanın unutturduğu sıcak
kuvvetler girdi. Ve tren yavaşladı. O zaman ben, bu küçük yolun üzerinde
iki günden beri ilk defa küçük bir güneş parçasını, küçük ve aydınlık
bir halı gibi serilmiş buldum. Islak söğüt dallarına sevinçle yayılan ve
sonra orada, yerde sıcak ve aydınlık bir müjde gibi biriken güneş... Ve
aynı zamanda, bütün içimi altüst eden acaip akisli uğultu... O anda
içimden geçenleri nasıl anlatmalı? Bu aylarca toprağın karanlığında
kaybolan bir göğün birdenbire küçük bir filizle mavi havaya ve aydınlığa
kavuşması gibi bir şeydi. İşte o zamandan beri bu yol, birçoğu,
binlercesi gibi birkaç, yüz metre sonra küçük bir Anadolu köyünün
inzivasında kaybolacağına hiç şüphe olmayan bu küçük ve sade yol benim
için mahiyetini değiştirdi. Saadetin, ruh muvazenesinin bir nevi
sembolü, kapısında güneşin divan durduğu bir iklimin başlangıç noktası
oldu; ve müthiş bir arzu ile, her şeyi, bütün üzüntü ve kederlerimi,
bütün sevgi ve zenginliklerimi burada bırakıp inmek, bu küçük yolda
yürüyüp gitmek istedim.
Bana öyle geldi ki bunu yapacak olursam hayatımda her şey değişecek,
bütün sefaletlerim, hasretlerim dinecek, yepyeni bir insan olacağım.
O zamandan beri dokuz sene geçti. Ölen çocuğumun acısını zaman ve
yenileri unutturdu. Küçük sefaletlerim ve sıkıntılarım düzeldi, yahut
yerlerine başkaları geldi. Her şey az çok değişti, fakat bu yolun benim
içimdeki manası hep aynı kaldı. Onunla her karşılaşışımda hep aynı
saadet hissi beni dayanılmaz kuvvetiyle çekti, her defasında oracıkta
her şeyi bırakıp inmek ve o yolun uzletinde kaybolmak ihtiyacını duydum.
Hatta şu anda bile aynı ihtiyacın içindeyim. Ne yazık ki...
Bu kaçınma ihtiyacına bakıp da beni, her an talihin yeni bir gadrine
uğrayan, hayatı felaketlerle dolu biçarelerden sanmayınız. Herkes gibi
ben de zaman zaman kaderin iyi veya kötü yüzüyle karşılaştım. Fakat
düşünülürse ondan şikayete büyük hakkım yok. İyi bir kadınla evlendim,
epeyce kazanıyorum, hayatım kendi çizilmiş yolunda düzgün ve rahat
gidiyor. Bununla beraber ondan memnun değilim. İçimde kendi hayatımı
yaşamadığım kanaati var. Daha samimi olayım ister misiniz? Bu yaşadığım
hayat o kadar benim değil ki her hangi bir saatimde birisi gelip de bana
"Haydi kalk, sıran geldi, kendi kendin ol!" diye bağırsa sanki böyle bir
şey mümkünmüş gibi inanıp koşacağım. Bu his bende o kadar kuvvetli...
Her hangi bir kalabalıkta kendimden başka herkes olmağa razıyım. Ah bir
elbise değişir gibi hüviyetini değiştirebilmek, lalettayin içinde
kaybolmak, bir avuç kum içinde, bir kum tanesi olmak ve böyle olduğunu
dahi bilmemek. Ne bileyim, bir maske, bir numara, bir sicil varakası,
bir manivela, bir çark, bir düğme, her şey olmak, yalnız...
Felaketim şu ki, ben zaman zaman kendimi bulan adamım. Niçin
gülüyorsunuz? Beni bir budala zannetmeyiniz. Bu gülüşümden sizin bu
azabı tanımadığınız anlaşılıyor. Kendi kendini bulmak... Bu hakikaten
korkunç bir şeydir, fakat aynı zamanda güzel ve dikkate değer bir
eğlence de olabilir. Bir sarhoş tasavvur ediniz ki kadeh elinde ve sofra
başında birdenbire uyanıyor, kendisini ve etrafını görüyor, eşya ile,
zaman ile kendi arasındaki alakanın istihzasına geçiyor; bu bedbahtı
zannetmem ki bir daha kolay kolay kendinden geçirebilesiniz, elveda
alkolün unutturucu cenneti... Bu uyanış şüphesiz ancak bir dakika veya
bir saniye içinde olabilir, fakat bu saniye, bir uçurum başında
birdenbire gözleri açılan bir adamın ürpermesiyle doludur.
Bakınız, bu ilk önce nasıl oldu: daha henüz çocuğumuz ölmemişti. Bir kış
gecesi karım ve çocuklarımla beraber oturuyorduk. Ben yazı yazıyordum,
oğlum ayaklarımın dibinde oynuyor, karım biraz ötede, zannedersem, bir
şey örüyordu. Küçük kızım onun dizlerine abanmış, elinin hareketiyle
beraber gidip gelmeğe çalışıyordu. Odamız sıcak ve sakindi. Bu aile ve
ev dediğimiz acaip kuruluşun o cins anlarından biriydi ki dışarıdan
aydınlık ve buğulu penceremize, odanın içinde arasıra gidip gelen
gölgelerimize bakan her hangi bir yolcuya ufak bir kıskançlık hissi
verebilir ve boş geçmiş ömrü için onu acı acı düşüncelere
daldırabilirdi.
Nasıl oldu ben de bilmiyorum; birdenbire olduğum yerde çok uzun bir
uykudan uyanmış gibi doğruldum ve etrafıma şaşkın şaşkın bakmağa
başladım. İnsan, eşya, bütün etrafımdakiler benimle alakalarını kesmiş
gibiydiler, her şey, hepsi bana yabancı oluvermişti. Bu kadar senelik
karımı, kendi çocuklarımı, evimi, odanın her bir vaktinde hayatımın bir
hadisesi olmuş eşyasını, velhasıl elimdeki işe ve üstümdeki elbiseye
kadar hiç bir şeyi tanımıyordum. O anda bir aynada kendi yüzümü görsem
belki onu da tanıyamazdım. O kadar kendi hakikatimde, rüyalarımın
hakikatine uyanmıştım. Bu ne Baudelaire'in çift odasına, ne de
Quincey'nin afyonun cennetinde gördüğü rüyalardan realiteye dönüşüne
benziyordu. Bu daha sade bir şey, uzun gafletinde birden uyanan ruhun
kendi kendisine tertip ettiği bir nevi cürmümeşhuttu. Hakikaten bütün
bunların benim içimle, günlerin sefaleti altında haberim olmadan için
için kaynayan asıl benliğimle ne alakası olabilir? Bu siyah, uzun
saçları geçmiş güzelliğinden muhteşem bir yadiğar gibi duran bitkin
yüzlü kadın kimdi? Bununla beraber onun kendi karım olduğunu, bu
çocukların kendi çocuklarım olduğunu biliyordum. Kendi kendime
mütemadiyen koskoca on seneyi, bu kapanık odada, bu acaip ve manasız
eşya arasında, bu şimdi bana yabancı birer sembol gibi görünen çehreler
arasında nasıl geçirdiğimi soruyorum. Nihayet dayanamadım, lalettayin
bir mazeret uydurarak sokağa fırladım. Bugün olmuş gibi hatırımdadır;
soğuk, aydınlık bir kış gecesiydi, sokaklarda hemen hemen kimse yoktu,
durmadan dinlenmeden, kendi kendime "Niçin, niçin böyle oldu, niçin
böyle olsun?" diye sora sora yürüyordum. Bir müddet sonra yoruldum,
küçük bir kahveye girdim. Tanımadığım birtakım adamlar tütün ve nefes
kokan bulanık hava içinde gülerek bağırarak konuşuyorlar, oyun
oynuyorlardı. Ben de bir köşeye çekildim. O zamana kadar gece vakti
evimden dışarıya ancak sinema, tiyatro gibi şeyler için çıkardım. Zaten
böyle bir itiyadı bir türlü anlıyamamıştım. Fakat şimdi yadırgamıyor,
hatta bir nevi sıcaklık duyuyordum. "Burası bizim (rafımız olsa
gerek..." diye düşündüm, sonra yavaş yavaş etrafımdakilere bakmağa
başladım.
Bir insan yüzünün en manalı bir alem olduğunu ben o geceye kadar
anlıyamamıştım. Hayat dediğimiz o girift oyunun, aktörlerini bu kadar
kuvvetle benimseyeceğini, onların her hal ve tavrına kendi akışının
damgasını bu kadar kuvvetle vuracağını hiç düşünmemiştim. Yüz
buruşuğunun, göz altındaki her hangi bir çizginin, dudak kenarındaki bir
kıvrımın, ne bileyim, konuşmadan evvelki bir saniyelik bir tereddüdün,
küçük bir el işaretinin, manasız ve ehemmiyetsiz bir bakışın, her
gülüşün, bir omuz düşüklüğünün bütün bir ömrü en ince, en karışık, en
nüfuz edilmez taraflarından anlatacak birer emare, birer işaret olduğunu
hiç düşündünüz mü?
Karşımda bana arkasını dönmüş, tavla oynayan bir adamcağız vardı. Orta
boylu, zayıf, başı tepesine doğru açılmış otuz, otuz beş yaşlarında bir
insan; her gün sokakta, dairede, lokantada rastladığımız insanlardan
biri. Başı biraz kalkık omuzlarının arasına sonradan yapıştırılmış gibi
gömülü, sırtı biraz öne bükük, ikide bir kontrolsüz bir hareketle sağ
elini alnına doğru kaldırıyor, sanki görünmeyen zehirli bir böceği
kovalıyordu. Bu sinirli, zayıf el ile beraber bu kemikli başın ikide bir
böyle arkaya doğru gidişi ne korkunç, ne zalim bir şeydi! Bir iki defa
yanındakilerle konuşmak için yüzünü benden yana doğru çevirdi.
Ne karışık bir çehresi vardı. Geniş alnı, gözlerinin ve dudaklarının
kenarı, kırışık ve çizgi içindeydi. Bununla beraber yalnız bir bakışını
tuttuğum gözleri ne kadar genç ve iri idi. Müthiş bir hareket bolluğu
içinde kızararak, konuşarak, şansa lanet ederek oynuyordu. Birdenbire
zarları bıraktı. Müthiş bir şey olmuş gibi bir an durdu, düşündü. Sonra
hafif bir omuz kaldırışıyla ayağa kalktı, yukarıda bahsettiğim el
işaretiyle fikri sabitini bir kere daha koğdu. Oyun arkadaşıyla hesabını
görerek, yine başı omuzlarına gömülü, kendi içine katlanmış hüviyetiyle,
fakat bu sefer nisbeten daha sakin bir yüzle kahveden çıkıp gitti. Niçin
oyun ortasında zarları bıraktı? Ayakta neyi düşündü ve neye karar verdi?
Niçin bir dakika evvel omuzları o kadar çökük ve mahkumdu ve neden
kahveden çıkarken bütün hüviyetinde bir nevi sükunet ve kayıtsızlık
vardı? Muamma.
Tam karşımda ayak ayak üstünde oturan bir başkası hiç durmadan sol
ayağını sallıyor, bir taraftan da mütemadiyen tırnaklarını kemiriyordu.
Ne garip bir adamdı bu! Küçücük yüzü insana bir çekmece hissini verecek
kadar kilitli idi. Kim bilir kaç uzun tahammül ve zillet senesi bu
yumruk kadar küçük yüzden, bu acayip ve sır sızmaz maskeyi çıkarmıştı.
Bir başkası konuşurken ellerinin ve kollarının mübalağalı işaretleriyle
kendisini adeta dört bir tarafa dağıtır gibiydi.
Bütün bunları düşüne düşüne eve döndüm. Bu sessiz ıztırabı, bu adeta
tabii addedilen cehennemi görmek beni biraz teskin etmiş, kendi
hayatımla aramda biraz evvel bozulmak üzere olan muvazeneyi iade etmiş
gibiydi. Bununla beraber o muvazeneyi bir daha hiç bir zaman bulamadım.
Olan olmuştu. Artık bundan sonra bu bende bir itiyat oldu.
Hayatımın üzerinde düşünmeğe başlamıştım. Bütün iradem, bütün gayretim
bir daha o eski sükuneti bana iade ettirmedi. Gündelik hayatımla arama
yaşanmamış rüyaların azabı girmişti. Hayat oyununu en büyük ciddiyetle
oynamaya hazırlandığım bir anda geçmiş yıllar, karşıma dikiliyor ve
benden hesabını soruyordu. O günden sonra artık bir an bile yalnız
değildim, soframda, yatağımda, çalışma masamda bir misafir, dişleri
hiddet ve kinden kısık, gözlerinde boşa gitmiş bir ömrün bütün
bıkkınlığı toplanan bir zavallı vardı ve bana pişmanlığın şuuruyla
kısılmış sesi durmadan fısıldıyordu: "Ömrünü, ömrünü ne yaptın?" Ve ben
bütün uzviyetimde bir yılan gibi gezen bu zehirli sesin tenbihi altında
yapacağımı unutuyor, anı ve mekanı unutuyor, başta kendim olmak üzere
her şeyden, yaşanmış ömrümden, gelecek senelerimden, bütün etrafımdan
nefret ediyor, kaçmak, kaybolmak, kurtulmak istiyordum.
Artık uyku bile benim için bir şifa değildi. Çünkü onda da riyaların
zalim ısrarı vardı. Size bu rüyaları nasıl anlatmalı? Hemen her
safhasında vaktiyle sevilmiş bir genç kızın, şimdi nerede olduğunu,
nasıl bir talihle yaşadığını bilmediğim sarı saçlı, büyük mavi gözlü,
nerkis boyunlu genç bir kızın bir nevi "laytmotif" gibi dolaştığı bu
rüyalar... Bu, hasta kafanın kendi vehim ve gölgelerinden yarattığı
değişici ve korkunç âlem...
İşte bu yol, bu küçük acaip yol, ben bu ruh haletinde iken karşıma çıktı
ve benim için birdenbire yepyeni bir hayat imkanının, kendi kendimi
bundan sonra olsun gerçekleştirebilmek imkanının bir nevi müjdesi gibi
oldu.
Evet, pekala biliyorum ki, bir gün ben her şeyi bırakıp bu küçük yola
dalarsam onun bittiği yerde bütün saadet ve hasretlerimi, eski yaşanmış
rüyalarımı bulacağım, temiz, yepyeni, mesut bir adam olacağım.
Bunu biliyorum, fakat yapamayacağımı da biliyorum. Halbuki bir ömür
yaşanmağa değer bir şeydir.
 |