|
1948
yılında Acıpayam-Denizli'de doğdu. İlköğretimini Acıpayam'da,
ortaöğrenimini Burdur'da, yükseköğrenimini İstanbul'da tamamladı. Yeni
Türk Edebiyatı üstüne doktora yapan Durali Yılmaz, 1993'te profesör
oldu. Halen Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nde Dekanlık
yapmaktadır. Sanat hayatına, Burdur'un Sesi adlı mahalli gazetede
yayımlanan (1965) çalışmalarıyla başlayan Durali Yılmaz, önemli edebi
incelemelere de gerçekleştirdi.
Hikâye kitapları: Söylenmeyen (1975), Gel İçimde Ağla
(1985), Akrebin Dansı (1989), Dansedebilmek (dört yeni hikâye ilavesiyle
bütün hikâyeleri, 1997)
 |
|
Yaşlı gözlerini göstererek,
o sevimli, küçük başını göğsüme yaslama. "Neden gözlerin yaşardı?"
diyorum; kesik kesik nefeslerle susuyorsun, başını kaldırıp bakmıyorsun
yüzüme. Biliyorum duygularını anlatamıyorsun. Çünkü hiçbir sözlükte
senin duygularını anlatabilecek bir kelime yok. Sen başkalarının
duymadığı, anlayamadığı bir dille konuşuyorsun. Konuşan insanların
gözleri seninkiler gibi yaşarmadı hiç!.. Sen kimselere benzemiyorsun şu
anda. Kendini aşan bir yerlere kayıyor gibisin. Bak saçlarını bile
okşayamıyorum. Ellerimi unuttum, düşüncelerim bir tozdumana karışıyor. İçimde yığılıp duran duygular neredeyse boşalacak.
Kalbimden öylesine bir yel esecek ki, o zaman bütün gözyaşlarını şu
dünyaya dökeceksin ve kuru gizlerle bakıp kalacaksın. Yine insanlar,
sıradan olaylara ağlayacaklar; Senin gibi ağlayan olmayacak artık
buralarda.
İşte milyonlarca göz dikildi üstüme: Yaşlı, kuru, mutlu, gülen ve
ağlayan gözler... İnsanlığın tüm medeniyetleri serildi önüme: Ağlatan,
güldüren ve yaşatan medeniyetler... Bir gözyaşı seli akıyor dünyanın
derelerinden, ırmaklarından. Denizler gözyaşı oldu. İnsanlar gidip gidip
ağlama duvarlarına ağlıyorlar. Ağlamayı bilmeyenleri, içindeki insanlık
sevgisini yitirmişleri gözyaşı denizlerinde boğmak için ağlıyorlar.
Ağlamayı bilmeyenler de gözyaşı denizlerinde çırpınıp duruyorlar.
İman ve sevgi fırtınaları esiyor içimde. Tapınaklar ve meyhaneler gelip
gidiyor. İnsanlardan köşe bucak kaçan içli ve acı yüklü kimseler,
durmadan içki kadehlerini kemiriyorlar. İnsanların yaptıkları içkiler
onları kandıramıyor. Tapınaklardaki çağrılar onların kulaklarına
ulaşmıyor. Onlar kendi iç dünyalarının sesini dinliyorlar. Kimselerle
alış-verişleri yok onların.
Arkalarındaki cellât sürülerine emirler vererek hükümdarlar
konuşuyorlar. Dünya kana bulanıyor ve bir kan seli akıyor derelerden,
tepelerden... Bütün medeniyetler kan pıhtısına dönüşüyor. Ve "ben
Tanrıyım" diyerek, insanları önlerinde secdeye kapandıran hükümdarlar
konuşuyorlar. İnsanlar kan denizinde secdeye kapanıyorlar; ağlama duvarı
yıkılıyor, bütün gözler kuruyor... Dünyanın ve insanlığın haline
bakarak, Tanrı sanılmadıklarına sevinenler var. Ama yine de dünyaya
kendi düşüncelerine uygun bir düzen vermekten geri durmuyorlar. Bu
isteklerinden bir türlü vazgeçemiyorlar: Kan denizlerinde boğulan
insanlığın acısını bütün benliklerinde hissediyorlar.
Şu yaşlı gözlerini çek göğsümden. Ben ağlamasını ve avutmasını
unutmuşum. Ben kalbimle ağlarım. Korkarım o zaman beraber ölürüz, kan
denizlerinde yüze yüze boğuluruz. Mutluluk nedir? Acı çekmek nedir? Son
çare intihar mıdır? İşte görüyorsun insanlık intihara koşuyor... İhtiyar
dünya, kuru ve titrek bacaklarıyla insanları darağaçlarına götürüyor.
Darağaçlarına vardığımız zaman, bilmem ıslatabilir misin göğsümü yine
gözyaşlarınla? Ya sen olmasaydın bu dünyada, ya ben... Sevgi nedir
öğrenmeseydim ve şuursuzca dolansaydım şu kan deryasında...
Bu meltem de nereden çıktı? Akdeniz'in serin yüzünü, ilkbahar güneşi ne
de güzel ısıtıyor! Dur bir dakika!.. Uzaklardan sesler duyar gibiyim.
Artık gözyaşlarını silebilirsin. Gaibden sesler geliyor. Medine'nin
evlerine sevgi ve rahmet yağıyor göklerden. Ve Medine evlerinin
saçakları dünyaya sevgi ve rahmet indiriyor. İhtiyar Arfika'nın
ormanları hışırdıyor ve bütün ağaçlar insan indiriyor yapraklarından.
Kalbim çöl oldu, susuzluktan çatlamış dudaklarını Akdeniz'e uzatıyor.
Kendilerini Allah'a ve insanlığa adamış Peygamberler gelip gidiyor...
Yaşlı gözlerini çek göğsümden ve dinle. Akdeniz'den yanık kokusu
geliyor. Bak, bak işte orda Tarık gemilerini yakıyor. Orada biri var,
atını Akdeniz'in sularına sürüyor ve ellerini göklere açarak
mırıldanıyor: "Allah'ın şu deryası olmasaydı ismini daha ötelere
götürürdüm!.." Akdeniz gittikçe küçülüyor önümde. Dünya küçülüyor ve
dünyaya bakan bir hükümdar görüyorum: "Bu kadarcık bir dünya için iki
hükümdar çok, bir hükümdar az!.." diyor.
Ve insanlar dünyada geziniyorlar. Allah aşkıyla birer volkan olmuş da
kaynayan ve insanlara imanı ve sevgiyi anlatmak için yarı deli bir halde
dolanan ermiş kişiler sardı her yanı. İşte orada Hıra Dağı'nda bir divan
toplandı. Dünün ve bugünün velileri hep oradalar. İnsanlık yepyeni ilâhi
bir nizama uymak üzere. Ne olur, sil artık gözlerinin yaşını da dünyaya
bir bak!.. Kainat "ey gök suyunu tut, ey arz suyunu yut!.." hitabıyla
karşı karşıya. İnsanlığı boğmak üzere olan gözyaşı ve kan denizleri ha
kurudu, ha kuruyacak...
Ve gökler rahmet yağdırıyor dünyaya. İnsanlar bu rahmetin altına
koşuyorlar. Ne olur artık kalbime gir ve orada ağla. Bu iman ve sevgi
rüyasını bozma!.. Biliyorum bu rüya ebediyete dek sürecek ve gerçek
olacak. Gel artık içimde ağla. Gözyaşlarını bu dünyaya serpme!..

Dansedebilmek ( Ötüken Yayınları) |