|
Örümcek bacakları gibi ince,
maharetli parmaklarını donuk sarı ciltli, kabarık mavi damarlı alnında,
dağınık saçlarının arasında dolaştırarak, kelimeleri teker teker
mırlayarak anlatıyordu:
-Muallimliğim zamanında... Ama, bundan birçok seneler evvel, tuhaf bir
şey başıma gelmişti. Hemen her gece çalışmaya mecbur oluyordum. Bizim
işimiz hakikaten güçtür: Gündüz üç dört saat ders verilecek,
anlaşılmayan kısımlar izah edilecek, akşam da vazifeler tashih edilecek.
Yetmiş seksen kağıt okuyacaksınız; sona imlâ yanlışları, fikir hatâları
hep düzeltilecek...
Biliyorum, o sıralarda âsabım da çok bozuktu. Vücudumun her tarafını
karıncalar kaplamış, adalâtımı tutulmuş, bacaklarımı oynatmaya muktedir
değilim zannederdim. Sonra geceleri bitmez tükenmez rüyalar... Böyle
uykular esasen uyunmamış demektir. Hiç olmazsa uyanıkken
muhakemelerimizin muntazam bir teselsülü, bir zinciri, kıyaslarınız,
mütearifeleriniz vardır. Biraz arka üstü yatmanız en güzel bir
çimenlikten, bir su başından birdenbire sizi uçurumlara, şimendifer
yollarına atmaya kâfidir. Lokomotif düdüğünü öttürerek, dumanlarından
kıvılcımlar saçarak esatirî bir yılan gibi yaklaşır; kaçmak, kurtulmak
istersiniz; fakat bütün uğraşmalarınıza, didinmelerinize rağmen
bacağınızın birisini, mümkün değil, yoldan çekemezsiniz. İnsanın bakmağa
bile tahammül edemeyeceği kıtaller, dağdan dağa kurumuş kanınızı içmek
için kovalayan mandalar, hiç sebepsiz, boş yere, bir hiç için alevlenen
kavgalar... hele bu kavgalar!... Ölü gibi uyuyan şuurunuza rağmen yine
size: "Canım, bu kavgalar esassız... Bu gürültüler neye iyi?....
dedirtir. Bir çit bir deve olur; çocuklukta emektar dadının anlattığı
peri masalları, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte araplar, memelerini
omuzlarına atmış dev anaları birer birer, zavallı dimağınızın eski
köşelerinde yaşar; çıyan gibi, kurt gibi...
Ben o zamanlar, artık bütün bütün uyumaktan da korkardım. Uyku, ölümün
fotoğrafından ziyade, hakikatine benzeyen karikatürüdür. Birbiri üstüne,
mütemadiyen, her gece rüya görürdüm, garip, karışık, mânasız şeyler...
Her defasında aynı vahi kavga, küçücük bir darbe ile yıkılıveren büyük
dağlar, gürültü.. Gürültü!... İnanır mısınız? Felâketin başladığını
derhal hissederdim. Aman uyanayım, yoksa daha korkunç, daha feci şeyler
göreceğim, diye düşünür, biraz kıpırdamak, eski bir itikadla bile
"Besmele" çekebilmek için bütün kuvvetimi sarfederdim. Eğer uyanmaya
muvaffak olamazsam ertesi sabah unutuverdiğim müthiş vekayiin içerisine
dalardım. Bazan da omuzlarının üstüne çöken, beni bir hareket bile
yapmaktan men eden, göğse oturup hatta nefes almama bile mâni olan
şeytanın kuvvetine galip gelerek gözlerimi açardım. "Oh, kurtuldum"
diyerek... Ondan sonra artık uyuyabilmek cesareti kalır mı hiç?...
Sabaha kadar "Ah, horozların ötmesine acaba kaç saat var?..." diye
söylenerek, şimendifer düdüklerini, sokaktan geçen ilk yolcunun
öksürüğünü, komşunun kapı gıcırtısını duyabilmek için neleri feda etmek
istemezdim!... Sabah erken olsun diye eve belki on tane horoz
getirdim!... Bir kanat çırpıntısı, sonra hicazdan bir nağme... Halâs!
Fakat bir gece... Bu müthiş oldu. Onu Allah düşmanımın başına vermesin,
sessiz bir gece yarısına doğru... Yine kitap okurdum. Sokaktan son araba
geçti, son yolcu kunduralarını takırdatarak uzaklaştı. Lâmbam baykuş
gözü gibi sapsarı, masanın üzerinden tünekliyordu. Satırların arasında
dolaşan gözlerim bir dakika için durdu. Dimağım başka bir şey düşündü.
Bir fısıltı işitir gibi olmuştum. Aşağıda karım çoktan uyudu, diye
söylendim. Başımı eğerek, kulaklarımı kabartarak iyice duymak için
gözlerim bir tarafa dikilmiş, bekledim odada sadece cep saatimin
tıkırtıları vardı. Karşıki evin damında ishak öttü. Kulaklarımı
dinledim. kaybedilecek hiçbir şey olmadığı için uğulduyor, yalnız
damarlarımın darabatı trampet gibi kafatasıma aksediyordu; başka hiçbir
şey... Saçmalıyorum diye yerimden kalkmak, bir cigara yakmak için
doğrulacağım sırada kısık bir insan sesine benzer bir şey işittim.
Gözlerim duvarın birleştiği karanlık köşeye saplanmış, tekrar dinledim.
Lâmbam yok oldu; açık, vâzıh, fakat kısık, basık bir ses.
-Ha?... Öyle mi?... Sahih... Niçin?...
Diyordu. Uzaktan, pek uzaklardan müphem iki mükâleme, mânasını
anlayamadığım bir feryad işittim. Yüreğim güm güm ötüyordu; saçlarım
fırça gibi kabardı. Vüudumda tuhaf bir üşüme, bir titreme hissediyordum.
Bu kısık, basık, perdesiz seslerin, bu müphem mükâlemenin, bu yavaş,
kuvvetsiz feryadın sahiplerini düşündüm. Muhakemem bunlara birer mâna
verebilmek için süratle çalıştı. Silinmiş duvarların arasında iki kişi
başları kavuklu, yeşil sarıklı, uzun abalı iki derviş... Evet, muhakkak
gördüm. Ellerinde bir şeyler vardı. Gözleri, hokkabaz feneri gibi
yanıyordu. Uzun doksan dokuzluk tesbihlerini çevirirken dudakları
oynuyor, bir şeyler mırıldanıyorlardı; bir dua, meçhul efsunlar,
tılsımlı sözler gibi... Kulaklarıma Eshab-ı Kehf'in esrarengiz isimleri
geldi: Yemliha, Mislina, Mekselina, Mernuş, Tabernuş, Şâzenuş,
Kefeştatayyuş... Mestli pabuçları gürültü çıkarmıyordu. Fısıltılarını
daha iyi işitebilmek için ürperdim. Fakat arkalarında birisi daha peyda
oldu. Bilmem, ben bu adamın kıyafetini bir şeye benzetemedim. İri yarı,
gayet kuvvetli gözüküyordu. Yalnız gözlerini korku ile onlara dikmiş,
köle gibi onları muti, tâkip ediyordu. Bir akşam vakti idi zannederim.
Ağaçların arasında, birbirlerine hendesi şekillere yakın birkaç yıldız
göz kırpıyordu. Durdular; sağa sola gittiler; bir yeri, kararlanmış bir
noktayı aradılar, zannederim. Sonra diz çöktüler. Arkalarındaki adam
yığıldı kaldı. Tesbihler döndü; köse sakallı çeneleri oynadı; neler
okunuyordu yârabbi? Fakat oturdukları yer, topraklar yarıldı. Sanki
kapağı kapalı bir sarnıç gürültüsüzce delindi. Yavaş yavaş etraftaki
ağaçlar kayboldu, ufuk silindi, bir, beş, on arşın derinliklere
daldılar. Kıtmir kıtmir diye vâzıh bir davet hissettim. Sonra fısıltılar
devam etti. harikulâde bir sür'atle iniyorlardı. Birdenbire bu sukut
durdu. Bunu elimde olmayarak irkilmeden anladım. İskemlemin üstünde
sakır sakır titriyordum. O kadar ki vicdanımda ancak büyük bir
zelzelenin tevlid edebileceği ilahi bir korku vardı. Ani, bir saniye,
hattâ bir salise parıldayan bir şimşek ortalığı sarattı. Yarılmış,
yıkılmış, çökmüş bulutların dehhaş gürültüsünü duydum. Kırmızı bir
muşamba fener yosunlu duvarlarla kapalı ıslak bir yol üzerinde dolaştı.
Yine önde iki derviş, arkalarında, iri adam yürüyorlardı. Uzaklarda
yüksek bir demir kapı göründü, tesbihler sür'atle döndü; meçhul dualar
mırıldandılar. kapı paslı rezelerin üzerinde inledi... Girdiler. Sonu
gözükmez yeni bir yol daha uzandı. Eski, "Nemrud" zamanından kalma
kalelerin sıçan yollarına benzeyen rutubetli yerlerden geçtiler. Ben
bunları hiç kendim hissettirmeden nasıl tâkip edebilirim bilmem? Yalnız
sağlam kalabilmiş mantığım uyandıkça tecessüsden kurtuluyor, görmemek,
çekilmek, bakmak istiyordum.
Galiba bir kapı daha geçtiler.
Kenarlarında baldıranlar, ballıbabalar, ısırganlar bitmiş harap bir
binanın önünde durdular. Yeşil bir pencereden, hep beraber içeriye
daldılar.
Beyaz ipek şalvarlı, gelincik gibi kırmızı kuşaklı, demir koparanın açık
yakasının arasında memelerinin ortası gözüken, manolya gibi donuk yüzlü,
gözleri kapalı, yosma bir dilber harikulâde güzel bir kız, onların
girdiğini duymadı. Yoksa uyanırdı... Dervişler yavaş yavaş ona
yaklaştılar. Duvarlarda yarasalar ürktü; yüzümde bu korkunç hayvanların
yumuşak, ılık kanatlarının rüzgârını hissettim.
Tâkip eden adama:
Üstüne atıl, sakın bırakma, sonra mahvoluruz!.. dediler, zannederim.
Herif, boğa gibi kıza hücum etti. Kalenin loş odasının havası içinde
debelenen ayaklarının altı o kadar penbe, o kadar güzeldi ki... İkisi
birden bu sessiz mücadeleye yarım ettiler. Kızın narin bilekleri, ince
beli bu ayı gibi kuvvetin altında nasıl çatırdayarak kırılmadı,
bilmem... Başı lâl kırmızı yastıkların arasına gömüldü. Simîn gerdanı
zambak gibi açıldı. Bu zaptetme ameliyatına sâkinane bakan dervişlere
kızmayı bile hatırlamadım. Dağınık siyah saçların arasından, büyük
parlak gözleri doğdu. O!... Şüphesiz şimdi de mükemmelen hatırlıyorum,
bu ses kulaklarımda o kadar vâzıh ki... Baygın baygın:
-Nemrudun hazinesi... Bulanlar berhudar olmasın.. Alanlar Allahın Kahhâr
ismiyle kahrolsunlar!..
Diyordu. Köle iri elleriyle zavallının bileklerini sıktı; kaba, vahşi,
ağır vücuduyla kızın üstüne oturdu. Ve dervişler görmediğim bir kapıdan
kayboldular. Bu kapı nereye açıldı, nasıl kapandı?... Bilmiyorum,
bilmiyorum... Fakat dua, efsun teshir sesleri uzaklaştı. Bir yılan
çıngırak gibi öttü, yarasalar koğuklarına sokuldu.
Biraz sonra yavaş, gamlı bir sesle kız yalvardı hepsini hatırlıyorum,
yalnız bunlar aklımda:
-Ebediyet seni affetsin... Bırak beni! Kızın, karın, sevdiğin yok mu?
Onların aşkına bırak beni!..
Yüzünde öyle edâ, gözlerinde öyle bir parıltı vardı ki... Herif mağlup
oluyordu. Ona neler söylemedi!... Saadet taşını, bereket zümrüdünü,
yağmur tılsımını, güneş efsununu vâdetti. Galibin iri kolları
gevşiyordu...
Birden şimşek gibi bir mücadele oldu. Kız dağ keçileri, âhular gibi
çalak, sıyrıldı. Eski kubbelerde yalnız, tannan bir kahkaha akisler
yaptı... Ve her şey silindi!..
*
Odamda duvarlar eskisi gibi mavi, lâmbam sarı, eşyam yeniden teşekkül
etti. Buz gibi terlerle ıslanmış alnıma ellerimi götürdüm!
-Hayâlet!.. Hayâlet gördüm, diye söylendim. Şüphesiz sinirlerimin
bozukluğundan.. Bunları benim gözlerim icad etti...
Bacaklarımın üzerinde durmaya takatım kalmamıştı. Pencerenin kenarına
kadar sürüklendim. Camı kaldırdım. Ilık bir hava yüzümü okşadı,
terlerimi kuruttu.
Dışarıda kurbağaların bitmez tükenmez cığıltıları sükûtu gıdıklıyordu.
Birden iri damlalı bir yaz yağmuru tozların üzerinde tıpırdarken sıcak
bir toprak kokusu ciğerlerime doldu...
Böyle bir şey hiç sizin başınıza geldi mi?
8 Nisan 1920
Bütün Hikâyeler, Cem Yayınevi, İstanbul 1973
|