|
Fatma
Karabıyık Barbarosoğlu Afyon'da doğdu (1962). İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi (1984). "Tasavvufi Eğitimin
Değerlendirilmesi" başlıklı teziyle yüksek lisans (1987); "Modernleşme
Sürecinde Moda ve Zihniyet ilişkisi" teziyle doktorasını tamamladı
(1994). Gün Akşamsızdır adlı öykü kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği
tarafından yılın hikayecisi seçildi. (2000)
Hikâye kitapları: Acı Deniz ( 1996), Gün Akşamsızdır
(2000, 2001, 2003) Ramazannâme (Eylül, Kasım 2002), Otobüsnâme (Ocak
2003), Bahçeler ve Sokaklar (Mayıs 2003)
 |
|
Benden bana hep hasretler
kaldı...
Mevsimlerin de kendine has bir dili var. Uzun yaz ikindilerinin dili en
şair olanı. Susturulamaz mısralar gönderiyor içeriye. Oysa oda dağınık.
Tek bir mısra için bile ne odada ne de benim zihnimde bir yer var.
Eşyalar iğreti bir şekilde durdukları köşelerde, sahibi olacakları
mekanların rüyasını görüyorlar. Odanın dağınıklığından zihnimin
dağınıklığına giden bir yol. Eşyaları görmemek için yerdeki mozayiğe
bakıyorum. Kim bilir kimlerin hikayesini zorla dinlemeğe mahkum edildi
de yorgunluktan karardı taşlar. O kararmış çehrenin altında yine de, bir
sürü büyülü şekilcik duruyor. Bin bir mana kazanabilecek şekilciklere
baktıkça, hatıralarım ve özlemlerim muhafazaya alınmış oldukları bilmem
hangi günün sayfaları arasından, mozayiğin keskin çizgileri arasına
giriveriyorlar. Hatıralarımı yerleştikleri yerden kovmaya kıyamıyorum
ama, onların varlıklarıyla da yalnızlığımın arttığını hissediyorum.
Yaşamış olduklarımı, mozayiğin serin zeminine bırakıp pencereye
koşuyorum. Beyhude bir ümid camlardan fırlayıp kaçıyor. Burada da
pencerelerin bana verebileceği fazla bir şey yok. Gri lojman
duvarlarının çevrelediği, birbirine benzer hayatlar. En mahrem olanı
bile sana bırakmamaya kararlı küçük tecessüsler... Kim bilir kaç yaz
ikindisi yaşayacağım, benim gönlümü kendi zenginliği içinde eritecek bir
dostun özlemiyle.
Hasretten ve hatıraların öldüresiye mahsur bırakan havasından nefes
alamaz ve yaşadığımı idrak edemez bir haldeyim. Hasretim öylesine
inanılmaz noktalara vardı ki... Beynim bugünü protesto eder gibi sürekli
dünün kıvrımlarında dolaşıyor.
Hasretleri doyuran sadece kavuşma anları mıdır?
Kavuşma anı... Kime dair olduğunu bilmeden çektiğim hasretler... Geçmiş
mutlu günleri anıp çokça üşüyen bir ihtiyar gibiyim. Eski şarkıları
dinliyorum. Eski filmleri seyrediyorum. Ağladığımız anlar, güldüğümüz
anlar nasıl da vefa ile bekliyor dünün kollarında. Geçmiş daima yanı
başımda.. Bugünden bile daha yakın bir noktada. Ah Ferahnaz Hanım en çok
sizin varlığınız dünü güzelleştiren. Bu geldiğimiz kaçıncı şehir?
Çetelesi tutulmuş mudur yaşanmayan yılların?... Keşfedilmeyen
teferruatlar oldukça her şehrin yabanı değil miydim? Her şehir Kütahya
kadar cömert çıkmadı peçelerini bir bir açmak için. Bir kuş gibi konup
bir müddet sonra uçmak zorunda kaldığım bütün şehirler kendilerinin özel
bir "an"ı olduğunu anlattı. Tıpkı insanlar gibi şehirlerin de "sır"ı
karşısındakiyle paylaşması için o özel anın keşfedilmesi gerekiyor.
Şehrin kaderini keşfetmek gibi bir şey o "an".
Telefon çalıyor. Aman ya Rabbim! Günlerdir bir defa bile çalmayan
telefon çalıyor. Hayırdır inşallah. Kim arayabilir. Hafızam ihanet
içinde. Hayır yanlış duymadım. Yine çalıyor. Yine çalıyor. "Efendim".
Sesin kendine doğru çeken iki kişilik tınısı yok. "Günaydın..." Muzip
biri olmalı. İkindi bile karanlığa doğru yol almışken. Sesinizi alamadım
demek ayıp olur. "Günaydın irtibat bürosu mu?"
Odadaki her şey yer değiştiriyor. Eşyalar üstüme üstüme yürümenin
telaşında. Biraz önce kendi köşelerinde hürmetkar bir misafir halini
muhafaza ediyorken... N'olmuş kimseler aramıyorsa. Yanlış numaralar niye
sizi bu kadar alaycı ve arsız yapıyor? Bu evin içinde arkadaşlarım
olduğu zaman bir mananız var. Eşyalar bile yalnızlıkla alay ediyor.
Daima böyle oluyor. Ah derviş senin zikrin ne güzel. "Böyle oldu. Böyle
olduysa iyi oldu". Olanın en güzel olduğunu bilebilseydim. Her defasında
zor alıştım yeni bir şehre. Yeni dostlara. "Sen asker karısı
olmayacakmışsın." Öyle mi Talat Bey. Onca şehir gezdikten sonra mı?
On iki yıl icra ettiğimiz subay hanımı olma mesleğinden malulen
emekliliğimiz mi isteniyor acep?
Mağlubiyetim gözle görünür boyutlarda demek... Bütün sevdiklerimi yanı
başımda görmek isteği işlediğim suç. Bir kuş olup uçamamak sevdiğim
diyarlara. İnsanlardan ayrılmaktan daha zor şehirlerden ayrılmak. Ne bir
telefon ne bir mektup. Kafamda ne çok mektup yazdım Manisa'ya. Postacı
.ağlayan Kaya'ya götürüyordu mektubumu. Neden Ağlayan Kaya.
Gözyaşlarımda herkese ikram edilecek bir sıcaklık olduğu için mi?
Kimbilir kaç ay geçecek Ankara'da yalnızlığımın kekremsi tadında.
Kütahya'dan ayrılırken dostlar kendi tanıdıklarının adresini verdi ama
neye yarar. Çat kapı ben filanın ahbabıyım diyemem ya. Desem ne olur.
Her gittiğim yerde üçü geçmedi can dostum. Ama neredeyse bütün subay
hanımlarının kahrını çektikten sonra. Karşı balkonda üç kadın çay
içiyor. Sanki çay değil de ab-ı hayat içiyorlar. Göğüslerinde
kocalarının rütbesini taşıyormuşcasına ast üst ilişkilerine girmişler.
Sarışın şişman kadının rütbesi herkesten yüksek olmalı. Ötekileri
dinlerken lütfen dinliyormuş edasıyla nasıl da başını kurumlu kurumlu
hareket ettiriyor. Rütbeler şişman insanlara daha çok yakışıyor. Bu
kadar kuru bir kadın olmasaydım ben de kocamın rütbesini taşımaya heves
eder miydim? Ne pahasına olursa olsun terfi etsin diye kendisinden
çıkmasını ister miydim?... Bu kadınlar çay içmiyorlar. Kesin, sohbetsiz
çay kırmızı bir su olabilir ancak.
Kütahya'daki Emeti teyzeyi nasıl özledim şimdi. Lojmanların gölgesinde
kalmış iki katlı evinden seslenirdi: "Nar ağacının dibine kurdum
semaveri." O nar ağacının gölgesinde çay, çay olmaktan çıkar; bir ibadet
zevki verirdi adeta. Bülbül hikayeleri anlatmayı severdi Emeti teyze.
Belki de onun anlattığı hikayelerle aşk kutsallaşır, çay kutsallaşırdı.
"Efendim udu dillendirirdi" diye anlatırken onu dinleyen herkesin
yüreğine bir ferahlık düşerdi. Bir gece nar ağacının dibinde efendisi
dokunmuş udun tellerine, bülbül başlamış figana. O Ramazan gecesi
sahurdan sabah ezanına kadar sürmüş karşılıklı aşk. Bülbül dayanamamış
çatlamış. İki gün sonra efendisi vefat etmiş Emeti teyzenin. Tarifsiz
bir hüzünle anlatırdı Emeti teyze. Hüzünde değil, "ben aşkı bildim, aşkı
gördüm" derdi buğulu gözleriyle. Kızı Canan şiirler okurdu daima o nar
ağacının altında. Ben öylece otururdum. Kurdun, kuşun böceğin sesine
bırakıp kendimi. Şu kadınlardan biri Emeti teyze olsa... Bu evler,
caddeler dost görünür mi bana?
Bütün şehri sevebilmeme bir tek kişinin varlığı yetecek demek ki. İlk
zamanlar Talat'ın varlığı yetiyordu. Kimsiz kimsesiz aya gidiyoruz dese,
sen varsın ya derdim, gam çekmezdim. Sonra gittiğimiz yerlerde hiç
olmamaya başladı o. Akşamları kapıdan içeriye kendini getiremedi, yorgun
uykuya hasret bir adam getirmeye başladı... Bütün konuşabildiğimiz
sofrada dile getirilebilenlerdi. Eskiden arkadaşlarıyla ilişkilerini,
çekişmelerini filan anlatırdı. Kıbrıs'a gittiğimizde komutanın karısı
için Türkiye'de hediyelik eşya pazarlamayı reddetmem yemek masasında
konuşulanları da öldürdü. "Sen kocanın terfi etmesini istemiyorsun"
deyip hiçbir şeyini paylaşmaz oldu benimle.
Üç günlük talim bu akşam bitiyor. Sadece yatak odasını yerleştirebildim.
Ötekilere elim varmıyor bir türlü. Perdeleri de takamadım. Eskiden bir
sürü askerin evin içine dolup, ortalığı yerleştirmesine, perdeleri
takmasına sinir olurdum. Evimin mahremiyetini elimden alıyorlar
zannederdim. Şimdi aldırmıyorum. Artık benim elim de kendi eşyama
yabancılaştı. Kadının tek balına dövünmeleri evi yuva yapmıyor nasıl
olsa. Talat'ın bir otel odasında yaşayan bedenine benim ruhum ne kadar
eşlik edebilir?
......
Uzaklardan bir adam geldi. Güneşin cildini kavruk bir köy çocuğuna
döndürdüğü soğuk bir adam... "Neden karanlıkta oturuyorsun?" dedi.
Nasılsın demeden. Seni çok özledim demeden. Bensiz ne yaptın demeden...
Sadece neden karanlıkta oturduğumu sordu. "İçerisi görünüyor" cevabım en
az onun sorusu kadar uzak bir diyara ait. "Yarın çocukları gönderirim."
Birden yeni bir şehirdeyiz, yeni bir hayata başlamamız kolay olur, kendi
evimizi kendimiz yerleştirelim, yıllar var birlikte iş yapmayalı demeyi
düşündüm. Lafa nereden başlayacağımı düşünürken gülümsemiş olmalıyım.
"Ne yemek var? Bana bir sürprizin olmalı" diyor... Bir sürpriz... Sadece
yemek masasına ait olan... Kadın önce sevgilidir. Sevdiği her şey
sevilen. Her şeyin "acaba o beğenir mi?" sorularıyla seçildiği günler.
Sonra sevgili adamın karısı olur. Geçmiş gelecek her şey anlatılır
kadına bir bir. Hem sevgilidir o, hem adamın koruma duygularını tatmin
eden bir çocuk, hem de şefkatiyle adamı emziren bir anne. Aylar, yıllar
değil sadece günler geçer. Bir gün kadın bir tas çorba, derli toplu bir
ev demek olduğunu anlayıverir. Ben ilk ne zaman anladım bir tas çorbaya
denk olduğumu?
"Soruma cevap vermedin?" diyor. Suratı tatsız bir ifade almış bile yemek
yok diyebileceğim ihtimaline karşı. Bu akşam dehşet bir şekilde kavga
havası hissediyorum. Oniki yıllık evlilikten sonra bana yaptığın son
sürprizi hatırla. Onu hatırlamıyorsan bir öncekini. Hiçbirini
hatırlamıyorsan ilk sürprizini söyle. Bunları sormak bile o kadar uzak
ki... Odadaki bütün yastıkları yığıp, sırtını dayamış, ayaklarını da
sandalyenin üstüne çıkarmış, vestern filmlerinden fırlamış bir kovboya
benziyor. Bir yabancı o. Yabancılarla kavga edilmez... Kendi isteklerine
dair bir kavga. Unut hepsini.
Unutmak için sofrayı kurmak en iyisi. Mutfağa doğru giderken televizyonu
açmamı emrediyor. Sonra bir bardak soğuk su. Keşke hiç gelmeseydi
diyorum içimden. O yokken isimsiz bir kırgınlık vardı içimde. Şimdi
kendime acıyorum. Neyin cezasını çekiyorum böyle? Niçin bu kadar kaba
davranıyor? "Yolunun üstünde televizyona bir dokun" dese. Hayır,
"Televizyonu aç. Gelirken de bir bardak soğuk su getir. Allah bilir yine
dolaba soğuk su koymamışsındır." Davudi sesiyle cenk meydanına dönüyor.
Ben bu adamı sevmiştim. O tok sesteki şefkati sevmiştim. O şefkat şimdi
nerede?
Mutfakla oturma odası arasında mekik dokurken terliklerin sesi çok
rahatsız edici diyor. Demek ki benim varlığım da onu rahatsız ediyor.
Çıkarıyorum terlikleri ayağımdan. Yalın ayak dolaşmaya başlıyorum. Benim
evlendiğim adam yok. İyice kesinleşti bu. "Aman üşütürsün" diye üstüme
titreyen sesin sahibi şimdi artık şefkatini kimlere sunuyor? Başka bir
kadın... Olur mu? Olur. Ama böyle zamanlarda kocalar karılarına karşı
daha nazik, daha cömert olurlarmış. Hatta teyzem "kocanız durduk yere
size hediye almaya kalkışırsa hiç sevinmeyin" derdi. Yok canım adam
gittikçe kabalaşıyor. Kendi içimde durmadan onunla kavga ettiğim halde
masaya bir karanfil koyuyorum. Kat görevlisi evin beyiyle yemeğe
oturuyor.
......
"En iyi kadın anasından hiç doğmayandır".
Hep böyle zarifti... Bir sülün gibi. Kara derin gözlerindeki mananın
dışında, ne düşündüğünü daima saklayan haliyle. Bazen beni hiçbir zaman
sevmedi diye düşünüyorum. Eskiden bunu saklamak için üstüme titrerdi.
Şimdi alabildiğine umursamaz. Ben yokken ne yapıyor evin içinde bütün
gün. Telaşsız günlerinin resmini neden çekmez şu duvarlar? Gittikçe
ilgisizleşiyor. Üç gündür gurbetteyim. Gece gündüz uykusuz. Kapıyı açıp
bir yabancı buyur eder gibi yana çekiliyor. "Hoş geldin" demek yok.
"Seni çok özledim" demek yok. Eskiden "sensiz çok korkuyorum" derdi.
Şimdi her şeye meydan okur gibi karanlıkta oturuyor. Cıvıl cıvıldı bir
zamanlar. Akşamları eve dönünce ne anlatacağını bilmez bir halde bir
ordan bir burdan konuşurdu. Şimdi sesinin renginden bile mahrum bırakan
sorular ve cevaplar yumağıyla karşılıyor beni. Hanım arkadaşları ona
benden daha yakın. Sürprizin var mı deyince yüzüme ne tuhaf baktı.
Eskiden mantılar, su börekleri yapardı. Hem onun yorulmasına üzülür hem
de yorgunluğunca sevilmeye layık bulurdum kendimi. Yol boyunca neler
kurmuştum kafamda. Bütün her şeyi bir çırpıda anlatıp... Üzüntüler
birleştirirmiş ya insanı... Yapamıyorum. Olup biteni anlatmak için
hiçbir istek yok içimde.
Masaya çiçek koymayı da ihmal etmiyor. Fakat bakışları... Bakışları beni
korkutuyor. O karanfili masaya koyarken "sen ince duygulara layık
değilsin, senin için değil zaten. Kendim için" der gibi baktı. Çok
sevdiğim derin kara gözlerin bir gün beni ürküteceği, sonsuz sırlar
saklayan derin bir kuyu olacağı gelir miydi aklıma?...
Mehmet'le karısı ne kadar rahat. Ne düşünüyorlarsa pat diye
söyleyiveriyorlar birbirlerine. Belki birbirlerinin arkasından hiç
konuşmuyorlar bile... Ya biz. Daima dumanlar arasından bakıyoruz
birbirimize. Konuştuğumuz her kelimenin, kendi manasından başka bin bir
manası daha var. Sülalesinin aristokrat havasını kendi yuvamıza
taşımasına neden izin verdim? Onu hep takdir ettim sırlar içindeki
haliyle. Asil geldi, kimselerle sıradan bir şey konuşmaması. Nişanlıyken
güzeldi belki bütün bunlar. Çamlıca tepesinde, Emirgan korusunda,
Anadolu kavağında sıradan şeyler konuşulmazdı. Nişanlıyken âşıkken,
hayatın içine girilmez... Hayatın bilmem kaç kat üstünden bakılır her
şeye. Oysa insan evlenince hayatın içine düşüveriyor ister istemez.
Hafta sonlarını iple çekmeler yok artık. Kavuşmayı ümit ettiğin insan
yanı başında. Ama kavuşulamayacak kadar uzak. Sessiz ve sakin yemeğini
yiyor. Belli etmemeğe çalışarak yüzüne bakıyorum. Hep aynı... düzenli,
temiz ve titiz. N'olur benimle kavga etse... Şikayet etse... "Verdiğin
para yetmiyor" filan gibi bir şey söylese. Oysa komutanların süslü
hanımlarının kıyafetlerine özenecek mi diye ne kadar imalı şeyler
söyledim. O uzun boynunun üstündeki kafasını sanki bulutlara
değdirecekmiş gibi "asalet gösteriş istemez, cahilliklerinden
yapıveriyorlar" deyiverirdi. Hiçbir şeye, hiç bir kimseye özenmez mi bu
kadın? Çocuğumuz olmuyor. Çocuk isteğine dair bir ima bir heves. Belki
de ben üzülürüm diye dile getirmiyor. Hiç kadın gibi bir kadın değil.
Anneler istikbali daha iyi görüyor ama, evlatları anlamadıktan sonra ne
kıymeti var. Hünerli bir ev kızı almak için ne çok uğraşmıştı rahmetli.
Dantel ören kadınlar aptal olur demiştim. Sana mı kalmış akıllı kadın?
kafasının içinde ne düşünüyor diye merak et dur. Annemin dediği
kızlardan biriyle evlenseydim, hem dantel örer, hem televizyon
seyrederdi. Şikayet ederdi. Başka kadınların yediği, başka kadınların
giydiği derdi. Ben de bağırırdım ona. Rahatlardım belki bağrınca. Mehmet
"karıma bağırınca rahatlıyorum" diyor. Karısı da ona bağırırmış zaten.
Böyle şeyler anlatacak olsam hanımefendi mağrur bir edayla "başkalarının
hayatını konuşmak kendi hayatımızı yaşamamızı engeller" der. Kendi
hayatımız var mı yaşanacak? Evet düşünmeden söylediğim şey doğru belki.
Subay karısı olmayacakmış. Beni sevseydi katlanırdı her şeye. Bunca yer
gezdik. Bunca insan tanıdık. Hiçbir arkadaşımın hanımıyla ahbap olmadı.
Şehrin kimliğini arıyorum diye dolaştı aylarca. Ya en son ayrıldığımız
Kütahya'da bu şehrin kimliği Ferahnaz Hanımda ifadesini buluyor deyip
durması...
Niye söyliyemiyorum... Söyliyemiyorum. Şikayet ettiğin dünyadan hicret
ediyoruz diye. Baban çok kızacak, beni ordudan attılar desem... Yine
orduda temizleme harekatı vardı. Lokmalar boğazımdan geçmediği halde
neden yemek yemekte ısrar ediyorum. Onun yemesi için. Sen nereden
bileceksin kara gözlü kadın bu adamın senin yemek yemeni sağlamak için,
lokmaların boğazını yırtmasına tahammül ettiğini. Vazonun içindeki
karanfili alıyorum. Çatalını bırakıp bana bakıyor. "Vahşi adam karanfili
parçalayacak" diyor belki. Ya sesim çatlak çıkarsa. Hadi son bir gayret.
"Şehirlerin ardında kalan olmayacak." Bakışları binlerce soru soruyor.
İlk defa o uzun ince parmaklı ellerini koyacak bir yer bulamadığını
görüyorum. Soru sormasını boşuna bekliyorum. Zırhlı bir komutan gibi
hareketsiz oturuyor. "Ordudan atıldım."
Sırtındaki zırh parçalanıyor. Ellerimi tutuyor. Kara gözlerinde bir tek
mana var: "Senin acın benim acım. Birlikteyiz."
"Seni bu kadar çok sevmenin günah olduğunu biliyorum."
Nasıl söyleyebildim? Neden söyledim? Ağlıyor... Güçlükle "ben sanmıştım
ki..." diyor. Gerisini getiremiyor. Ben de öyle sanmıştım...

Acı Deniz, İz Yayıncılık, İstanbul 1996 |