|
1936'da
İstanbul'da doğdu. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nde
başlayan eğitimini Paris/Sorbonne'da felsefe, Académie du Fue'de
seramik, Louvre'da sanat tarihi okuyarak tamamladı. (1958-1964).
1977'den beri Ada Yayınları'nı yönetiyor. Sanat hayatına, 1952 yılında
şiirle başlayan Ferit Edgü'nün, ilk öyküsü Yeni Ufuklar dergisinde (Ocak
1954) yayımlandı. Bir Gemide ile 1979 Sait Faik Armağanı'nı kazandı.
Hikâye kitapları: Kaçkınlar (1959), Bozgun (1962), Av
(1968), Bir Gemide (1978), Çığlık (1982), Binbir Hece (1991), Doğu
Öyküleri (1995)
 |
|
Niçin geldim buraya
niçin döndüm bu toprağa
dört bir yanı suyla çevrili
bu çorak adaya?
Havasına dayanamadığım
iklimi sağlığıma zararlı
ve her dönüşümde pişmanlık duyduğum
bu kara parçasına
geldim
niçin?
Burada açtım gözlerimi. Burada kapayacağım. Dediğim için. Burda. Bu
adada. Bu odanın bir köşesinde. Bahçe içindeki küçük evimde. Dediğim
için. Ya da kumsalın bir yerinde. Bir kaya kovuğunda. Bir deniz
mağarasında. Bir kaçak gibi. Ya da tepelerinden birinde. Kurşunu alnına
yemiş gibi. Dediğim gibi.
Burda açtım gözlerimi. Gözlerimi nerde açtığımı ansımıyorum. (Nerde
kapayacağımı da ansımayacağım.)
Beni doğuran kadın, ölü. Çocuk belleğim ölü.
Ölünün gözleri görür mü?
Gözlerimi burda açmış olup olamayacağıma göre niçin bu dönüş?
(Bu kaçıncı dönüş?)
Bu sürekli dönüş?
Bilmiyorum.
Bir tutku mu?
Bir saplantı mı?
Toprağın çekmesi mi?
Denizin çağrısı mı?
Bilmiyorum.
Bilmeden dönüyorum.
Gemiden indim.
Elimde bir bavul.
İskeledeki memur selamladı, hatırımı sordu ve "Hoş geldiniz" dedi.
Akşam, dört bir yanı örümcek ağlarıyla sarılı eve girdim kapıyı büyük
demir anahtarla açıp.
Girişte sandığın üstünde bırakılmış bir mum buldum. Sanki beni
bekliyordu.
Yaktım. Mum ışığında baktım eve, örümcek ağlarına, rutubetin duvardaki
izlerine.
Yatak odasına girdim. Hazır. Ama toz toprak içinde bir yatak, beni
bekliyordu.
Yatağın üstündeki örtüyü kaldırdım. Pencereyi açtım. Sonra bütün
pencereleri açtım. Mumu söndürdüm. Çıktım. Karnımı doyurmak için
gittiğim aşevinde, şarabı yudumlarken, adını unuttuğum bir çocukluk
arkadaşı geldi yanıma.
-Demek dönüldü?
-Evet.
-Toprak çekiyor değil mi?
-Hayır, toprak değil deniz.
-Aynı şey.
-Evi nasıl buldun?
-Örümcek ağları içinde.
-Eh o kadar olur.
-Camlardan bazıları kırılmış.
-Bunca yıl geçti aradan.
-Evet.
-Bu kez dönüş temelli mi?
-Bilmiyorum. Bakacağım. Belki.
-Tek başına mı?
-Her zamanki gibi.
Şaşırdı. Ya da acıdı.
-Şaşacak ne var?
-Şaşırmadım . Ama yaş... Biliyorsun hepimiz yaşlandık. (Yaşla
yalnızlığın ne ilgisi var?)
-Haklısın. Yoksa köyden birini mi bulacaktın bana bakacak?
-Niçin olmasın?
Niçin olmasın?
Aşımı pişiren. Çamaşırımı yıkayan, Yatağımı yapan. Soğuk gecelerde beni
ısıtan. Kıyıda balıktan dönüşümü bekleyen.
Niçin olmasın?
Oldu. Buldular.
Yeryüzünün en iyi kadınıydı.
Yüzü kızarmadan yüzüme bakmıyordu.
Gel, dediğim zaman geliyor, git, dediğim zaman gidiyordu.
Sustuğum zaman susuyordu.
Yalnız bahçede hangi çiçekleri görmek istediğimi soruyordu.
Bugüne değin ne yaptığımı sormuyordu.
Bundan sonra ne yapmayı düşündüğümü sormuyordu.
Verirsem alıyordu. Alırsam giyiyordu.
Yalnız bir gün, daha doğrusu bir akşam, soyunup yatağa girmeden önce, o
tüm saflığı içinde bir söyledi ki delinmez sandığım ciğerimi deldi:
-Biliyor musun, senden önce ben burada yok gibiydim.
Biliyorum, daha çok yoksulluğun sesiydi bu.
Hiçbir şey vermemiştim bu kadına. Hemen hemen hiçbir şey. Yazın bir
basma entari. Kış yaklaşıyor diye üç arşın pazen. Canım çektiğinde bir
okşama. Diyelim biraz ötesi. Ne övüp göklere çıkartmıştım, ne yerip
yerin dibine batırmıştım. Kendim nasıl yaşıyorsam, onu da öyle
yaşatmıştım. Sessiz. Tekdüze. İlk kez evime girdiğinden, yatağımı
paylaştığından beri ilk kez, doğru dürüst bir şey söylemek gereği
duydum. Ama sözcükler, boğazımda düğümlendi. Yalnızca:
-Ben sana hiçbir şey yapmadım, diyebildim. Sonra, en sevdiğim, birçok
kez, birçok kişiye söylemek isteyip söyleyemediğim sözcük çıktı
ağzımdan.
-Bağışla!
Bana dokunmaya, bana bir söz söylemeye çekinen, canı çektiğinde
kendisini sevmemi bile istemekten; değil istemekten, bunu belli etmekten
çekinen bu kadın, birlikte olduğumuzdan beri ilk kez benden önce yatağa
girdi. Sırtüstü uzandı. Kollarını iki yana açtı. Gözlerini yumdu.
-Sen beni bağışla ve bana bir çocuk ver, dedi.
Ada sarsılıyor sandım. Dışarda bir fırtına patladı sandım. Öylesine bir
doğallıkla söylemişti ki, sanki kuruyan bir bitki dile gelmiş su vermemi
istiyordu benden. Oysa, su, yaşam, güneş oydu.
Yanına uzandığımda, ona bana güvenmemesini, çünkü kendime benim bile
güvenim olmadığını söyledim.
-Geldiğim gibi bir gün gene giderim, dedim.
-Biliyorum, dedi. Onun için istiyorum.
Güz yağmuruyla birlikte adadan ayrılma isteği belirdi içimde. Kışı
burada geçirmekten korkuyordum. Burası: Bir ada. Dört yanı denizle
çevrili. Bir denizin üstüne oturmuş. Ya deniz dibindeki kayalar
çözülürse? Ya da batarsa? Bundan mı korkuyordum? Bilmiyorum. Kışın
esecek, günler boyu dinmeyecek fırtınaların korkusu muydu içimdeki?
Bilmiyorum.
Bir sabah, iskeleye gittim. İki gün sonra kalkacak vapur için bir bilet
istedim. Bir tek bilet.
İskele memuru, önüne koyduğum parayı eliyle itti.
-Nereye gidiyorsunuz? dedi. Adamızda rahat etmediniz mi?
-İşlerimi çözümleyip döneceğim, dedim.
-Hangi işleri? Neyi çözümleyeceksiniz? Bırakın bunları. Oturun
oturduğunuz yerde. Bakın, artık yabancılar da kalmadı adamızda.
-Ben sizin düşüncenizi sormadım, dedim. Ben ilk vapur için bir yer
istiyorum.
-Bir yer mi? dedi iskele memuru. İlk kalkacak vapurda sizin için bir yer
yok.
-Yani bütün yerler dolu mu? dedim.
-Hayır, dedi. Sizin için yer yok dedim.
-Bu ne demek? dedim.
-Bu şu demek ki, adadan ayrılmak için sizin özel izin almanız gerekiyor.
-Kimden? dedim.
-Adanın mülki amirinden, dedi.
-Ben kimseden izin almam, dedim. Eğer siz bilet vermezseniz, ben de bir
balıkçı motoruna atlayıp giderim.
-Bunu size salık vermem, dedi. Başınıza bir kaza gelebilir.
Sonra kalmam için yalvarırcasına:
-Niçin gitmek istiyorsunuz? dedi. Eviniz barkınız burda. Kimse sizi
tedirgin etmiyor. Bu ada sizin adanız. Doğduğunuz yer. Baba ocağınız.
Üstelik şimdi çocuk bekleyen bir de eşiniz var.
-Ama bu benim seçtiğim bir yaşam değil, dedim.
-Hangimiz kendi yaşamımızı seçiyoruz ki, dedi iskele memuru. Hangimiz
dilediğimiz yaşamı seçiyoruz ki?
Elimdeki parayı cebime koydum.
-Demek bana bilet vermiyorsunuz, dedim.
-Hayır, dedi.
Odasından çıkarken,
-Balıkçı teknelerini unutun, dedi. Bunu size pahalıya ödetirler.
-Ödetsinler bakalım, dedim.
Neyi ödeyecektim?
Kim ödetecekti?
Nasıl ödetecekti?
Niçin ödetecekti?
Niçin ödeyecektim?
"Kimseye bir borcum yok, ama gerekirse öderiz" dedim kendi kendime.
Sonra içimden bir ses, "Ama ödenmeyecek şeyler de vardır" dedi.
"Yaşamımla öderim" dedim.
"Yaşamınla ödenmeyecek şeyler de vardır" dedi.
Kısır bir yaşam deneyimim vardı.
Bu sorunun karşılığını (neymiş onlar) sorup, cevabını veremedim.
Kumsala döndüm. Kızgın kumsala. Artık kızgın olmayan kumsala.
Kimseler yoktu.
Nereye gideceğimi bilmiyordum.
Niçin gideceğimi bilmiyordum.
Buraya, yazmamak, ölene değin yazmamak, bahçemde çiçek yetiştirip,
denizde balık tutup yaşamak için dönmüştüm.
Gün batıyordu.
İki gün sonra beni adadan götürmesini istediğim vapur rıhtıma
yanaşmıştı. Işıklar içindeydi.
O demir alacak ve ben içinde olmayacaktım.
"Sabah ola hayrola", dedim.
Evime doğru yürüdüm.
Bahçe kapısını açtım.
Ev ışıklar içindeydi.
Alt katın penceresine yaklaştım.
Yemek masasının başında bir adam, masanın üstüne kâğıtları yaymış,
ağzında cigarası, yazı makinesini önüne çekmiş bir şeyler yazıyordu.
Karım kahvesini getirdi.
O gülümseyerek teşekkür etti.
Kahvesinden bir yudum aldı.
Sonra kâğıtları karıştırdı.
Sonra yazı makinesinin tuşlarına vurmaya başladı
Boşluğa yönelmiş
Bir makineli tüfeğin
Tetiğine basar gibi. 
(1972)
Bir Gemide, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1997 |