|
İlkyaz sabahlarında uçuk, buğulu, baygın iğde
kokularıydı. Gün ne kadar sıcak geçecek olsa, şafak vakitlerinin
ürpertici, güzel serinliğiydi. Birden boşanan sağanaklar ve caddelerin
iki yanındaki akasyalara tünemiş binlerce serçenin, insanı sersem eden
cıvıltılarıydı. Bitmiş bir aşkın can çekişmesi; geceyarısı
telgraflarının izinde, postane kapılarında uzun, ezik bekleyişler; bir
ayrılıp bir kavuşmalardı. Fıstıki yeşil, patlıcan moru entarilerim;
gündüz insan, gece kurt yaşamım; yalnız evimin duvarlarına renkli
tebeşirlerle yazdığım aşk dizeleri, yarım kalmış bir tutkuyu sökmek için
yaşanan kaçamak çılgınlıklardı. Meze tabaklarına düşen erik baharları;
Buzbağ şarabının kadehimizdeki koyu vişne rengi; aylı gecelerde, olmayan
bir denizi özlemle aramaya çıktığımız Çankaya tepeleri; birden aklımıza
esip kendimizi attığımız, ertesi sabah İstanbul'da, İzmir'de, Bursa'da
uyandığımız Anadolu otobüsleriydi. Karpuz yüklü kamyonların arkasında
Tuz gölünü geçip Peri Bacalarına vardığımız; ilk Hıristiyanların gizli
tapınaklarının sükûnetinde, dörtnala sonsuz bir koşu olan hayatımızın
tatlı yorgunluğuna çare aradığımız; ufak tefek taşlı yokuşlardan nefes
nefese kaleye tırmanıp, alev alev yanan avuçlarımızı ve alnımızı
binlerce yıllık tanrıçaların, Hitit heykellerinin, donuk mermerlerin
serinliğine yasladığımızdı.
Forumlar, yürüyüşler, mitingler, işgallerdi. Kongreler, toplantılar;
tutkulu, ateşli tartışmalar; hırslı, keskin karşıtlıklardı. Yurtlarda,
kampuslarda öğrencilerle birlikte nöbet tutup sabahladığımız; tüm
saatlerin, tüm hayatların bilinmeyen bir devrime ayarlı olduğu, "Ho, Ho,
Ho Şi Minh, daha fazla Vietnam"lı, "Son sözümüz söylenmedi, kavga yeni
başlayacak"lı, çılgın umutlarla dolu masal günlerimizdi. Yazı yazarak,
yazı tartışarak sabahladığımız; dünyayı, yaşamı, savaşı, devrimi,
sosyalizmi, insanı, kendimizi belki bir daha hiçbir zaman yapmadığımız
kadar ciddiye aldığımız inançlı, coşkulu, özverili, umutlu 25 yaşımız,
30 yaşımızdı.
Külüstür mavi kaplumbağa arabaya balık istifi doluşup,
çantalarımızda sosyalizm üstüne, faşizm üstüne kitaplarla cılız çamların
altında gizli köşeler aradığımız; yaklaştığını sezdiğimiz fırtınaya
karşı çocuksu önlemler, romantik çözümler bulduğumuz; evlerimizden bir
sabah çıkıp bir daha uğramadığımız; kuşlar gibi hür, bulutlar kadar
uçucu olduğumuzdu. Dört bir yana dağılışımızdı sonra... Bir gün ders
ortasında kürsüden alınıp götürülüşüm; evlerimizi, hayatlarımızı,
kimliklerimizi didik didik eden Tomsonlu, postallı 'Hâki'ler - Birkaç
afiş, birçok dergi, kitap, külüstür daktilom, arkamdan mahzun bakan
küçük kara kedim, kuşkulu, korkulu bakışlarını üzerimde hissettiğim
apartman komşuları; bir bölük silahlı asker arasında komik miki
fimlerini andıran gülünç halimdi. Gözü bağlı götürüldüğüm kışlaların
rutubetli, taş işkence odalarındaki kapana kısılmış fare korkum,
kadınlar koğuşunun havalandırma avlusundan görülen mavi boyalı yoksul
gecekondular, sonbahar sislerinin masal bahçelerine dönüştürdüğü kırlar,
söğüt ağaçları,demir kapılar kapandıktan sonra içilen demli, sıcak
çayların buruk mutluluğuydu.
Bugün içimde incecik bir hüzün, seni düşündüm Alyoşa. Oysa aramızda
hüzne en yabancı olan sendin. Duvarlarımdaki aşk şiirlerin -
"Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi / geceleyin ateşler içinde
uyanıp ağzımı musluğa dayayıp su içer gibi" - Nazım'dan bile
olsalar, devrimciliğe yakışmaz sayıp çocuksu bir öfkeyle silmeye
çalışırken; öğrenci forumlarında, tartışma toplantılarında, işçi
mitinglerinde kendine ve fikirlerine sonuna kadar güvenli, kendi
doğrularından hiç kuşku duymayan ateşli konuşmalar yaparken; kendi
aramızdaki bitip tükenmez tartışmalardan sıkılıp, lafı "Az laf, çok iş,"
diye noktalanırken; ya da keyifli bir gününde, koca bir tepsi hamsili
pilav yapıp, yarısını daha sofraya oturmadan silip süpürdüğünde,
gözlerini yere eğip mahcup gülümserken, hüzün yanına yaklaşmaya bile
cesaret edemezdi.
Kedileri, kâğıttan binbir çeşit hayvan yapmayı, hamsiyi ve tatlıları
severdin. Alyoşa adına hak kazandıran çocuksu iyimserliğin, saflığın,
gözükara aceleciliğin, hep harekete, işe, eyleme dönük didinmen... Bir
yanından bakınca öte yanı görebileceğim duygusuna kapılırdım. "yaşam
dolu" denilemez, hayır! Ağaçlar, otlar, geyikler, kediler, sular gibi
yaşamın, doğanın gıllıgışsız, dümdüz bir uzantısıydın sen! İnsanları
biraz buğulu, biraz gizemli kılan, coşkuyu törpüleyen, heyecanı
yatıştıran, eylemi arkaya itip duyguyu öne çıkaran hüznün ne ilgisi var
seninle!
Dört bir yana dağılmış kitaplar, dergiler, kâğıtlar arasında nasıl
da coşkulu, hummalı, hırslı çalışırdık... Hatice Abla fasulye
pilakisini, havuç salatasını, zeytinyağlı dolmaları dünden yapıp
buzdolabına koymuş olurdu. İşe içki karıştırmamalı kuşkusuz! Yine de bir
yerlere zula ettiğim şarabı son dakikada biraz ürkek, biraz mahcup
masaya koyarken bir tek senin gözlerini arardı gözlerim. Yine böyle bir
gündü: hani Alyoşalık payesini artık bir daha hiçbirimizin unutamayacağı
biçimde hak ettiğin sonbahar akşamı... Kızgın kızgın homurdanma! Yüz
yaşına gelsek bile, birlikte her sofrada, her içki masasında
anımsayacağız. Adaşımın bir yerlerden bulduğu, günün sürprizi olarak
sakladığı siyah etiketli Skoç viskiden payına düşeni, "Ben içmem," diye
itiraz etmeye de çekinip, kimselere göstermeden gizlice mutfak musluğuna
dökerken yakalamıştık seni. Alyoşalığın bir kez daha tescil edilmişti o
gün.
Bahçelievler son durak... Elimde köşedeki kuruyemişçiden alınmış
leblebi, şamfıstığı, dutkurusu, fındık, üzüm paketim. Çantamda bir küçük
konyak ve notlar, kâğıtlar, kitaplar, dergiler... Tam donanımlı askerler
gibi hazırlandık çalışmaya. Yine sabah sabahlayacağız. Derginin
yetişmesi gerek. Dünyanın, tarihin, Türkiye'nin, tüm insanların
sorumlululuğu omuzlarımıza yüklü. Buram buram inanç, umut, sosyalizm,
devrim olan Ankara günlerimiz! Daktilo başında sabahladığımız; geleceğin
ve dünyanın avuçlarımızın içinde olduğuna inandığımız; gece
otobüslerinde, Ankara'yı İstanbul'un işçi semtlerine, öğrenci
eylemlerine, basımevlerine, grevlere bağladığımız; serin şafak
vakitlerinde iğde kokulu yollardan geçerek evlerimize, işlerimize
dağıldığımız Ankara günlerimiz!..
Belki de bugün, şafakları iğde kokan uykusuz gecelerden onlarca yıl
ve binlerce yol uzakta, sabah erken bastıran hüznün asıl anımsattığı,
sen değildin de, o günlerdi Alyoşa. Tüm yaşantımızın hem çok gerçek, hem
de masal olduğu; hayallerin, coşkuların, umutların sınırının nerede
bitip gerçek dünyanın nerede başladığının bilinmediği; henüz yaşanmamış
acılara, ayrılıklara, ölümlere, işkencelere, zındanlara, geleceği acılı,
karanlık kılan ne varsa hepsine meydan okuduğumuz günler...
Belki Türkiye'den gelmiş bir gazetenin iç sayfalarında gördüğüm
küçük fotoğrafındı sabah sabah hüzünlendiren beni. Hiç yaşlanmayacağını
sandığım, çocuksu, aydınlık, hiçbir şey saklamayan, hiçbir gizi olmayan
yüzün... Belki de hüzün o fotoğraftaki biraz bezgin, çok, ama çok yorgun
ifadede, aklaşmaya yüz tutmuş saçlarında, sertleşmiş çizgilerinde,
yorgun bakışlarındaydı; belki de, gazetecinin yönelttiği sorulara
verdiğin ölçülü biçili, ağırbaşlı yanıtlardaydı. "Alyoşa'nın önüne
geçilmez yükselişi" şakamızda saklı olandı; yazdığın son mektubunun
"Kendimi yorgun hissediyorum. Artık viskileri musluğa dökmüyorum, kendi
çapımda çok içtiğim bile söylenebilir" dediğin satırlarıydı... Ama asıl,
ne çocuk yüzündeki yorgun ve yaşlı bakışlar, ne içki içmeye başlamış
olman, ne bir daha asla yakalanamayacak güzel bir geçmişe duyduğun
özlem! Hayır, hiçbiri değil, asıl gazetecinin sorularına verdiğin
yanıtların kahredici ölçülülüğünde, sağduyuya uygunluğunda, "aklı
başında"lığında, hesaplılığındaydı hüzün." Artık iyimser olamıyorum,"
demendeki gizli boyun eğişte, kanıksamışlıkta, artık olduğun gibi
olmanda, artık hiçbirimizin eskisi gibi olamamamızdaydı...
İstanbul günlerimizde, Cağaloğlu'ndan Sirkeci'ye yorgun argın inip
bir an dinlendiğimiz Üsküdar vapurlarında, bir yandan güneşi batırıp bir
yandan usul usul konuşurken - Ne çok konuşurduk, ne kadar sözümüz vardı
söylenecek! - batan güneşin Sarayburnu önlerindeki oynak denizde
bıraktığı izleri görmediğini düşünürdüm hep. Sofralar kurulurken oburca
bir iştahla yarıladığın mezelerin tadına varamadığını; içkilerin tadı
gibi karmaşık duyguların tadını alamayacağını düşünürdüm. Seni, biraz da
bu yüzden, hiçbirimizin tam beceremediğimiz bir işi, Alyoşa olmayı
başarabildiğin için severdik. Şimdi, güneşi dünyanın dört bir yanında
batırdıktana sonra, ufuktaki son kırmızı çizgilerin güzelliğini, nadide
mezelerin ağır ağır yenmesi ve konyağın balon kadehlerde, avuçta
ısıtılarak içilmesi gerektiğini, karmaşık duyguları, sinsi acıları,
yengileri, hele de uzlaşmaları öğrendiğinden beri, Alyoşa adı artık hiç
uymuyor, hiç yakışmıyor sana.
Gazetenin iç sayfalarında bir köşede, senin küçük fotoğrafının
yanında, Kızıl Meydan'ın köşesindeki o peri masalı kiliseciğin resmi
var. - Geceleri, sütlü lacivert gökyüzünde Kremlin'in kızıl yıldızı
parladı. Masal kilisesinin rengârenk, çiçek çiçek kubbelerinin,
kulelerinin hemen karşısında Lenin'in anıt mezarının önü, törensel nöbet
değişimini izlemeye gelenlerle dolardı. Arkada kızıl bayraklı, kızıl
yıldızlı Kremlin, yüzyılımızın gerçekleşmiş sandığımız en büyük
masalınının, en güzel umudunun kutsal simgesi gibi kale duvarlarının
ardında saklanırdı. - Masal kilisesinin resminin altında 'Kızıl Meydan
değişiyor', başlığı... Senin fotoğrafının yanına iri siyah puntolarla,
senden bir alıntı: 'Çağın değiştiğini görmek, değişime uymak
zorundayız.'
Ne olur bu kadar doğru, gerçekçi, akıllıca konuşma Alyoşa! Ne olur
en pahalı, en nadide içkileri yine musluğa dök. Böyle kibar bir
doygunlukla oturma, oburca saldır yemeklere. Tüm aşk şiirlerini
duvarlardan değil de kitaplardan bile söküp at istersen! Ne olur eskisi
kadar aldırmaz, coşkulu, hesapsız, aceleci, öfkeli, uzlaşmasız ol.
Siyasal hasımlarına söv, say! Yalan söyle:"Hiçbir şey değişmedi, dimdik
ayaktayız" de! Yüzündeki o yaşlılık maskesini, bakışlarındaki donukluğu
at, çocuk gülüşünle gül gazete sayfalarında. Masal bitmesin Alyoşa,
korkuyorum! Masal şatoları yıkılmasın. Cadılardan, devlerden kaçarken
yolunu yitiren çocuklara yollarını gösteren yakuttan masal yıldızları
yere düşmesin, parçalanmasın!..
Her şey yıkılıyor... Duvarlar, kaleler, şatolar, yıldızlar,
heykeller, hayaller, inançlar, değerler, geçmişe bağlanan her şey... Her
şey tuzla buz, paramparça!..
Merhaba yeni dünya!
Elveda Alyoşa!
 |