|
-1-
Diş doktoru Tahsin Bey, genç güzel bir hanımın diş sinirini çıkarmakla
meşguldü. Hanım, gayet korkak ve titizdi. Dakikada bir, yerinden
fırlıyor:
-Doktor, öleceğim... Canımı yakıyorsunuz... Katilim olacaksınız, diye
bağırıyordu.
Dişçi, bu cins hastalara sarfedilmesi mutat olan bütün tekerlemeleri,
nasihatleri tüketmişti.
Paralı ve güzel bir kadın olmasa, kolundan tuttuğu gibi dışarı atardı.
Bunu yapamadığı için, çaresiz, yalvarmaya başladı:
-Hanımefendi, istirham ederim... Bendeniz de insanım... Bendenizdeki
sinir... Telefon teli değil.
-İyi ama, sizin sinirinizi çıkarmıyorlar ki... Hem ben asabiyim,
kadınım... Rica ederim darılmayınız...
Tahsin, yumuşadı. Alnındaki ter damlalarını silerek düşündü:
-Ah şu fen, terakki etse de şunların dişlerindeki sinir gibi
başlarındaki siniri de çıkarmak mümkün olsa, ne tadına doyulmaz
mahlûklar olacaklar...
Dişçi, müşterisinin biraz sakinleştiğini görerek tekrar aletini eline
almıştı. Kapı, yavaşça aralandı, han kahvecisi Abbas Ağa elinde bir
kağıtla içeri girdi. Kahveci, manalı sırıtarak:
-O efendi yine geldi... Aşağıda cevap bekliyor, dedi. Abbas Ağa, "cevap"
kelimesini söylerken, müşteriye sezdirmeden dişçiye parmağıyla para
işareti yapıyor ve gülümsüyordu.
Tahsin'in henüz teri kurumamış alnı birdenbire kırıştı, kendi kendine
söylenir gibi yavaş yavaş:
-Yarabbi, sen bilirsin... Yarabbi, sen bilirsin! dedi.
Ne yapacağını şaşırmıştı. Aletlerini karıştırıyor, kahveciye cevap
vermiyordu.
Abbas Ağa, sigara iskemleleri üstünde, dolap kenarlarında unutulmuş çay,
kahve fincanlarını ağır ağır topladı, kapıdan çıkarken yine
gülümseyerek:
-Beklesin mi? dedi.
Tahsin sert bir sesle:
-Dur Abbas Ağa, dedi, bir dakika bekle... Cevabı yazacağım!..
Artık kararını vermişti. Bu rezalete bir nihayet vermeliydi.
Kahveci gibi, hanımdan da bir dakika müsaade aldıktan sonra köşedeki
masanın gözünden bir reçete kağıdı çekti, kahvecinin getirdiği pusulayı
okumadan yazabilirdi. Zaten buna lüzum da yoktu. Kağıtta ne yazılı
olduğunu ezbere biliyordu; fakat şöyle bir göz gezdirdi.
"Birader-i canberarım efendim,
Fard-ı ihtiyaç ve müzayaka dolayısıyle beş liraya ihtiyaç vardır. Bu kör
talihim beni bir küçük biraderin yardımına muhtaç eylememeliydi amma, ne
çare, vakt-i merhununda tediye edilmek üzere beş lira göndermeni
maalhicap rica eder ve gözlerinden öperim.
Büyük Biraderin
Hasan"
"Hamiş - Şayet beş lira lütfetmek mümkün olmazsa, bir liradan dûn
olmamak üzere az miktar da gönderebilirsiniz."
İmza sahibi, Tahsin Beyin büyük kardeşiydi. Ayyaş, kumarbaz, derbeder
bir adamdı. Eskiden postahanede kâtipti. Şimdi vazifesi; gün aşırı küçük
kardeşinin muayenehanesine uğramak, ondan mektupla beş kağıttan efzun,
birden dûn olmamak şartıyle para istemekten ibaretti. Son zamanlarda bu
ziyaretler daha sıklaşmış, hemen her güne binmişti.
Tahsin, bin zahmetle mektebini bitirmiş, yine bin zahmetle küçük bir
muayenehane açmaya muvaffak olmuş gayretli bir gençti. Ağabeyisini
mümkün olduğu kadar gözetmek isterdi. Ne de olsa kardeşiydi. Ne atılır,
ne satılırdı. Fakat son günlerde işler fena gidiyordu. Sonra, bu
serserinin kendisini yiyim yeri etmesine, artık iyiden iyiye içerlemeye
başlamıştı.
Kendisine şu mektubu yazdı:
"Birader,
Sen artık işi azıttın. Şimdiye kadar bana iki paralık faydan dokundu mu
ki, her gün alacaklı gibi gırtlağıma sarılıyorsun! Beni âdeta haraca
kestin. Ben kendi başımdan âcizim. Müşteri az. Aldığım para muayenehane
kirasına bile güç kifayet ediyor. Elhamdülillah eli, ayağı tutmaz bir
adam değilsin. Meyhane meyhane gezeceğine bir iş tut, bir baltaya sap
ol! Sana gönderdiğim son liradır. Bir daha beni rahatsız etme."
Tahsin, biraz evvel dişini çıkardığı bir müşterinin bıraktığı lirayı bir
kağıda sarıp kahveciye teslim ettikten sonra içinde bir fenalık
hissetti.
Artık kurtulmuştu. Hasan, serseriliğe rağmen, azametli bir adamdı.
Tahsin'e karşı hâlâ büyük ağabey tavrını terketmemişti. Bu mektuba
içerleyecek, bir daha muayenehanenin semtine uğramayacaktı. Zaten Tahsin
de sırf bunun için mektubu o kadar ağır yazmıştı. Dişçi, çalışırken
artık hanımın sızıltılarına kulak asmıyor, içinde hafif bir nedamet
sızısıyle:
-Bu ağabeye yapılacak muamele değil ama, ne yapalım çanak tuttu, diye
düşünüyordu.
-2-
Aradan bir saat kadar zaman geçmişti. Tahsin Bey, iki şık hanımla kuron
pazarlığı yapıyordu... Muayenehane kapısının açıldığını işiterek başını
çevirdi, karşısında Hasan ağabeyisini gördü.
Hasan ağabeyi, körkütük sarhoştu.
Sokakta fena surette yuvarlanmış olacak ki, üstü, başı, suratı çamur
içindeydi. Arkasında, koridorun karanlığında mavi gömlekli, iri kırmızı
burunlu bir meyhaneci başı görünüyordu.
Bu soğuk manzaralı dişçi odasında hiçbir hasta, Tahsin beyin bu dakikada
geçirdiği heyecanı geçirmemişti. Büyük rezalet çıkacağı, müşterilerinin
yanında rezil olacağı muhakkaktı. Dişçi, soğuk ecel terleri dökerek
şaşkın şaşkın:
-Ne istiyorsunuz efendi? Dedi.
Hasan ağabey, düşmemek için sırtını kapıya dayıyor, kaşlarını, burnunu,
ağzını mütemadiyen garip hareketlerle oynatırken, koyun gözü gibi donuk,
sersem bir ifade almış gözlerini kardeşine dikiyordu:
-Aferin Tahsin... Berhudar ol. Sağ ol... Var ol... Bin yaşa... Efendi
olduk ha... Ağabey demeye artık tenezzül etmiyorsun ha... Hakkın da var
ya... Sen adam oldun... Biz böyle kaldık... Ne yapalım... Talih... Hükmü
kazaya rıza...
Artık olan olmuştu. Dişçi, renkten renge girerek, hiddetinden, yeisinden
boğularak sordu:
-Neye geldin?
Hasan ağabey, yüzünü buruşturarak cevap verdi:
-Neye mi geldim? Sor arkamdaki cellâda...
Parmağıyle koridordaki meyhaneciyi gösteriyordu.
Mamafih muhavere meydanını onlara bırakmış olmasında rağmen, yine devam
etti:
-Büyük Allahım, altın milyonerinin canlarını alır. Bizi açıkta
bırakır... Ta ki hâcil ve zebun olalım... Öz kardeşine, velinimet
ağabeyine o mektubu yazdın. Bana bu muamele...
Gömleğinin düğmelerini koparıp sökerek yumruğuyla göğsünü dövüyor, kuru
hıçkırıklarla ağlıyordu.
-Baktım çıldıracağım, intihar edeceğim. Def-i gam için meyhaneye
gittim... Acele gönderdiğin para da sahteymiş.. Senin kardeşliğin gibi,
muhabbetin gibi sahteymiş. Bu cellat yakama yapıştı... Ah bu kardeş
yüzünden başıma gelen...
Tahsin'in yüzü al çuha gibi kızarmıştı. Sarhoşu defetmek için bir lira
daha çıkardı:
-Uzatma... Al iyisini dedi.
Fakat Hasan ağabey, bu para ateştenmiş de elini yakacakmış gibi geri
çekiliyor, çığlık çığlığa bağırıyordu:
-İstemem... Dokundurma... Senin gibi namerdin bundan sonra on parasına
el dokundurursam merhum validem mezardan çıksın da, bana avrat olsun...
Hesabını onunla gör... Bana artık olmuş gözüyle bak...
Tahsin, meyhaneciden geçmez lirayı aldı, yerine bir iyisini verdi. Sonra
hızla yüzlerine kapıyı kapadı.
Bir şey kaybetmiş de arıyormuş gibi odanın içinde dönüp dolaşıyor, bir
türlü kadın müşterilerinin yüzüne bakmaya cesaret edemiyordu.
Fakat kapı tekrar açıldı, Hasan ağabey, tekrar göründü:
-Artık sen benim için öldün, ben senin için öldüm... Cenazeme dahi
gelmeni istemem... Fakat kati iftiraktan evvel sana iki çift lakırdı
söyleyeceğim... Hanımlar, hasbetülillah hakem olsunlar...
Hanımefendiler, bu nâmert benim kardeşimdir. Lâkin öyle soysuzdur ki,
valide merhum, Peygamber halileri gibi pak, mutahhar bir hatun
olmasaydı, bunu bir çingeneden falan doğurduğuna hükmederdim. Elimde
doğdu. Ben bakıp büyüttüm. Yemedim, yedirdim. Giymedim giydirdim.
Okuttum, adam ettim. Düşmez kalkmaz bir Allah. Ne yapalım düştük. Hani
bir düzenbaz karılar vardır da kocalarıyle sokakta gezerlerken
aftoslarını tanımamazlıktan gelirler... Onlar gibi, beni tanımamazlıktan
gelmesi reva-yı hak mı? Sizlerin yanında beni hâcil etmesine Allah razı
olur mu?
Hasan ağabeyin sarhoşluğu ve gazabı bir kudurma halini alıyor, elleriyle
işaretler yaparak direk direk bağırıyordu:
-Sen beni tanımıyorsun, ben de seni tanımıyorum... Sen kimsin?... Kimin
nesisin? İnsan mısın, eşek misin söylesene!..
Merdiven başı, komşu odalardan ve öbür katlardan gürültüyü duyarak
koşuşanlarla dolmuştu.
Tahsin Bey, ağabeyisini yatıştırmaya çalıştı:
-Hasan ağabey, biraz muayene odama gel de konuşalım. Hanımefendiler,
beyefendiler bir dakika müsaade ederler.
Kardeşini elinden tutarak bir an evvel bekleme odasından çıkarmaya
çalışıyordu.
Fakat Hasan ağabey geri çekildi:
-Hayır Tahsin... Tahsin dediğime belki darılırsın ama, ne yapalım...
Eski kardeşlikten kalma bir itiyat... Ben hemen gideceğim... Şimdiye
kadar sana fazla yük oldum... Şimdi de beyhude tafsilat ile vaktini
ziyan etmek, müşterilerini kaçırmak istemem...
-Ağabey...
-O ağabey sözünü bir daha ağzına alma... Gerçi senin gibi bir adamın
bana ağabey demesi benim için bir şereftir... Fakat benim gibi bir
adamın sana "kardeşim" demesi seni küçültür... Ben bir mağdurum,
Tahsin... Uzun uzun düşündüm. Sana hak verdim... Bu zamanda herkes kendi
boğazını beslemekten aciz... Birçok masrafların var... Buna mukabil
kazancın mahdut... Ben, zahir-i beym bir insan olsam burada bekleyen
müşteri kalabalığına bakar da, seni altına garkediyorlar diye düşünürüm.
Fakat halime bakma... Ben, çok vakf-ı ahval bir adamım... Bu kalabalığın
kuru kalabalık olduğunu, netice itibariyle para çıkmayacağını bilirim...
Bir diş çekmek için kaç para alıyorsun. Bir kağıt değil mi? Bazısı onu
bile vermek için nazlanırlar... Elli kuruş vermeye kalkar... Vakıa sen,
dişçiliğe başladığın zaman bir mecidiyeye de diş çekerdin ama, böyle
mükellef muayenehane kiraları falan yoktu... Her ne ise, bir liraya diş
değil, diş çektiren sinirli hanım ve beylerin nazı bile çekilmez...
-Ağabey içeri gel diyorum.
-Yahu, ağabey deme diye yalvarıyorum... Ne kadar mustarip olduğumu
görmüyor musun. Ağabey oldum da sana şimdiye kadar ne iyiliğim
dokundu?.. Geçen gün sarhoşlukla bir haltlar ettim, ama şimdi alenen
tarziye veriyorum... Sen çocukken, benden zarardan başka bir şey
görmedin. Bayramlarda ayağında takunya ile bayram yerlerine gittin...
Para vermeden tiyatroya gireyim derken kapıcıdan dayaklar yedin... Bir
sefaleti hep benim yüzümden çektin... Ah benim mağrur evladım...
Hasan Ağabey bunları anlatırken yine ağlamaya başlıyordu.
Tahsin, gözleri kararmış, yüzü mosmor olmuş, onu içeriye sürüklemeye
çalışıyor, kulağına yavaşça: "Ayaklarının altını öpeyim içeri gel" diye
yalvarıyordu Fakat Hasan ağabeydeki rikkat ve heyecan son dereceyi
bulmuştu. Kardeşinin ayaklarına kapanarak:
-Ben senin ayaklarını öpeyim evlâdım. Israr etme... Ben senin balına
balta oldum. O mektupta yazdığım gibi, âdeta haraca kestim... Nihayet
hatamı anladım, fakat pek geç oldu...
Hasan ağabey, yaralı rolü oynayan bir tülûat aktörü gibi elleriyle
göğsünü tutarak kıvranıyordu:
-Tahsin evlâdım... Bu dünya, öyle bir dünya ki, zengin ile fakir
arasında kardeşlik rabıtaları bile kalmıyor... Bugün sana vedaa
geldim... Artık birbirimizi görmeyeceğiz... Fakat seni daima
hatırlayacağım...
-Ağabey, sen müteessirsin... Al sana beş on kuruş vereyim de...
Dişçi elini cebine sokmuştu. Sarhoş, şiddetle doğruldu. Ağır bir sesle:
-Ne yapıyorsun Tahsin, dedi, sen beni hiç tanımamışsın... Aramızda geçen
bu hadiselerden sonra senin on parana el süremem... Açlıktan ölsem senin
elinden artık bir dilim ekmek kabul etmem... Ben izzet-i nefsimi ayaklar
altında çiğnetecek bir adam olsam, bu halde kalır mıydım? Riya ve tekâpû
sayesinde alimallah vezir olurdum. Bundan sonra on parana el
sürmeyeceğime huzur-i ilâhîde yemin ediyorum. Sen var ol, sağ ol...
Uzaktan saadetini göreyim... Felâketzede bir birader için bu saadet
kâfidir... Seni, son bir defa derâguş edeyim...
Odanın ortasında taş kesilmiş gibi dimdik duran dişçinin boynuna
sarıldı, yanaklarından öptü ve: "Elveda! Elveda!" diye odadan çıktı.
Koridordan hâlâ ses geliyordu:
-Ah, ey fakr-ü sefalet... Nihayet kardeşi kardeşten, eti tırnaktan
ayırdın!
-3-
Hasan ağabey hakikaten sözünün eriymiş. Artık kardeşinin muayenehanesine
uğramıyor, hatta ona sokakta rastgeldikçe başını çeviriyor, yahut yolunu
değiştiriyordu.
Tahsin'i bir gün sokakta meslektaşlarından biri yakaladı ve müstehziyane
gülerek:
-İşler artık iyi gidiyor ya... Allah versin, dedi.
Genç adam, hayretle arkadaşının yüzüne baktı. O, aynı alaycı tavırla
devam ediyordu:
-Reklâmın türlü şeklini görmüştük. Gazeteler, duvar ilânları, sinemalar,
takvimler... Fakat şehirde canlı reklam dolaştırmak hiçbirimizin aklına
gelmemişti.
Tahsin Bey, arkadaşının ne söylemek istediğini bir türlü anlamıyordu:
-Açık söyle Allahaşkına... Vallahi haberim yok, diyordu.
-Geçen gün Fatih tramvayında sakallı bir serseri peyda oldu... Çenesi
bağlı bir adamı kolundan yakalayarak: "Beybaba, galiba dişin ağrıyor!"
dedi. Adamcağız: "Ehemmiyetli bir şey değil, nezle... Ağzımda birkaç
çürük diş var da!" diye cevap verdi. Sarhoş: "Ağzında çürük diş var da
neye icabına bakmıyorsun beybaba... Paran varsa doldurt, yoksa
çektirt... Fakat sakın acemi dişçilere gitme ha... Yanlış bir halt
yerler, çene kemiğini de beraber götürürler, (..........)'de bir dişçi
Tahsin vardır. Aman efendim, bir hafif eli var ki, el değil serçe
kanadı... Hokkabaz gibi bir adam... Bir kere ağzını açtın mı? Artık dişi
koydunsa bul... Çürük dişlerin doldurulmasına gelince... Vallahi,
beybaba, ağzına dinamit al... Hiç korkmadan ateşle... Kafan, çenen
darmadağın olur ve lâkin onun doldurduğu dişler yerinde kalır... Haydi
beybaba, hemen tramvaydan atla... Başka bir tramvaya bin..." Sarhoş bu
adamcağızı âdeta tartaklıyordu Güç belâ elinden kurtardık. Ben, senin
arkadaşın olduğumu söyleyecek oldum... Bu sefer de beni yakaladı.
Tramvayda verdiği konferansı işitmeliydin. "Tahsin benim kardeşimdir",
diyordu, "fakat zinhar onu kardeşim olduğu için meth ü sena ediyorum
sanmayın... Hatta biz, birbirimize dargınız da... Fakat ben hakperest
bir adamım... Kafamı kesseler doğruyu söylerim... Öteki dişçiler uşağı
bile olamazlar... Ancak ne fayda ki talihi yok... Görünüşte müşteri kum
gibi... Fakat hep hamal camal takımı... Vesikalı fahişeler... Öyle
insanlardan para mı çıkar? Evet, o İstanbul'un en birinci dişçisi olduğu
halde sefalet içindedir. Böyle bir insanı sefaletten kurtarmak hepimizin
boynuna borçtur... Efendiler, her kim ki dişi ağrır da Tahsin'den gayri
dişçiye müracaat ederse eşşeoğlu eşşektir. Allah rızası için bilen
bilmeyene söylesin." Baktım bir rezalet çıkacak... Madem ki senin
kardeşinmiş... Koluna girerek yarı zorla tramvaydan indirdim. Bana dedi
ki: "O haini gördüğün zaman söyle... Sen birkaç para için onun hatırını
kırmışsın. Fakat o, gezdiği, yürüdüğü yerde seni reklâm ediyor... Ondan
gördüğüm iyiliğin altında kalmam. Ara sıra köpeğe atar gibi verdiği beş
parayı ona kat kat faiziyle çıkarıyorum."
Tahsin'in arkadaşı şaka gibi başladığı sözleri meyus bir ciddiyetle
bitirmişti. Biraz tereddütle ilâve etti:
-Bana kalırsa sen bir yolunu bul da bu adamın ağzını kapat... Çünkü bu
gidişle seni öyle rezil edecek ki dişçilikte değil, İstanbul'da bile
tutunamayacaksın...
-4-
Tahsin, o gün işi gücü bıraktı, sokak sokak ağabeyini aradı. Nihayet
akşam üstü onu, Balıkpazarı meyhanelerinden birinin kapısı önünde
yakaladı. Hasan ağabey, yine onu görmemezlikten gelerek geçip gitmek
istiyordu. Fakat dişçi, onun yakasına yapıştı:
-Gel buraya ağabey... Artık kırdığın ceviz bini aştı. Nedir bu yaptığın
rezalet?..
Sakin ve mahçup Tahsin, hiddetinden çıldırmış gibi bir halde idi. Her
şeyi göze almıştı. Sarhoş, yine bir münasebetsizlik yapmaya kalkarsa,
onu ayağının altına alıp dövecek, sonra karakola gidecekti. Fakat Hasan
ağabey, umulmaz bir tatlılık ve hüzünle cevap verdi:
-Tahsin... Allah var... Kimbilir ne günah işledim ki, Allah bu derekei
sefalete düşürdü... Neye öyle dik dik yüzüme bakıyorsun... Beni dövecek
misin? Döv Tahsin... Benim gibi derbeder bir biçareye tokat atmaktan
kolay ne olur? Ne duruyorsun?.. Vursana Tahsin... Babamız olmadığı için
ben senin baban hükmündeyim... Bak kollarımı kavuşturdum, boynumu
büktüm, bekliyorum... Mukabele etmem... Seni polise, mahkemeye de
şikâyet etmem... Ne kadar olsa evlâdım sayılırsın.
Hasan ağabey gözlerinden sel gibi yaşlar akıtarak ağlıyordu. Tahsin,
çıldıracak bir haldeydi. Merhametle hiddet, kalbinde cıvık, acayip bir
halite haline geliyor, dişçiyi ağlamak ve öldürmek arzuları arasında
kararsız bırakıyordu.
-Ağabey, Allah rızası için artık yakamı bırak dedi.
Sarhoş gözyaşlarına fasıla verdi.
Asabiyetten sesi ıslık çalarak:
-Ne yaptım?.. Günah mı söyle, ben de bileyim...
-Daha ne yapacaksın? Bana gûya müşteri bulmak için ötekinin, berikinin
yakasına yapışıyor, türlü rezalet çıkarıyormuşsun. Sen, benim canıma mı
kastettin?..
Hasan ağabey, derin, derin bir sitemle gülümsedi:
-Ya!!! Tahsin... Demek ki, o da makbule geçmedi... O her harfi kızgın
demir olup yüreğini yakan mektubunda, "Bana şimdiye kadar iki paralık
bir faydan mı dokundu?" diyorsun. Tahsin, hazinelerim olsa sana
verirdim. Fakat kuru bir canımdan başka bir şeyim yok. Sana naçiz bir
hizmette bulunayım, dedim.
-Ağabey, bana edeceğin en büyük iyilik, benim adımı ağzına almamandır...
İstersen sana ben, ara sıra para vereyim...
Hasan ağabey, dudaklarını büktü, meyusane bir tavırla:
-Hayf, sad-ı hayf, dedi, sen beni tanımıyorsun... Açım... Belki açlıktan
öleceğim... Fakat artık senin on paranı kabul edemem... Senin adını anıp
anmamak meselesine gelince, artık bundan sonra adını da anmayacağım.
Hatta son nefesimde bile. Evet, Tahsin ismini son nefesimde bile
anmayacağım. Fakat şunu bil ki, Tahsin'in hayalini yine o son nefeste
bile gözümün önünden ayırmayacağım... Elveda, elveda...
Sarhoş ağlaya ağlaya ondan ayrıldı. Tahsin, daha fazla bir şey söylemeye
cesaret edemedi. Çünkü etraflarında hamallardan, dükkâncılardan mürekkep
bir meraklı kalabalığı toplanmaya başlamıştı.
-5-
Tahsin, birkaç gündenberi sokakta kısık bir sesin ara sıra "Simit
gevrek!" diye bağırdığını işitiyordu. Bu ses, Hasan ağabeyin sesine ne
kadar benziyordu.
Dişçi, kendi kendine diyordu ki:
-İnsanlar, pek korktukları şeyi her yerde görürlermiş... Bu herif, beni
evham hastalığına uğrattı. Gözümü o kadar yıldırmış ki, sokaktaki satıcı
sesleri bile bana onun sesi gibi geliyor, tüylerimi ürpertiyor. Bir gün
bu, "Simit gevrek!" sesi garip bir ısrarla pencerenin önünde durmuştu.
Satıcı, nedense bu sokaktan ayrılmak istemiyor, ikide birde sakil sakil
bağırıyordu.
Tahsin, bu sesin sahibini merak ederek pencereyi açtı. Karşı kaldırımda
bir tabla duruyor, Hasan ağabey, başını kardeşinin penceresine kaldırmış
ara sıra bağırarak satıyordu.
İki kardeş gözgöze geldiler. Tahsin, olduğu yerde taş kesilmiş gibi
donup kaldı.
Bugün Hasan ağabey, çok sakin ve tatlıydı.
Eliyle kardeşine aşinalık etti ve hatırını sordu:
-Nasılsın Tahsin? İyisin ya inşallah evladım! Bak elhamdülillah ben de
bir baltaya sap oldum. Gerçi simitçilik pek o kadar ehemmiyetli bir
ticaret ve sanat sayılmaz ama ne yaparsın mecburiyet... Günde beş on
kuruş kazanıyorum. Artık ne sakala minnet, ne bıyığa... Gönlüm rahat,
vicdanım müsterih... Elhamdülillah işreti de bıraktım. Ah, Tahsin! Sen
belki bilmeden bana bir ders vermiş oldun... Bilmem hatırlıyor musun?
Her kelimesi kızgın bir hançer gibi kalbime saplanan o mektupta, "Bir
baltaya sap olamadın!" diyordun... Bu söz, izzet-i nefsime çok dokundu.
İşte nihayet eş dost sayesinde ben de bir baltaya sap oldum. Ben de
kardeş sadakatiyle, ötekinin berikinin lûtfiyle yaşayan tufeylîler
zümresinden çıktım. Alnının teriyle geçinen çalışkan insanlar arasına
karıştım... Artık bir serseri değilim. İyi kötü bir sanat sahibiyim.
Sana göğsümü gere gere kardeşim diyorum. Eminim ki, buna sen de memnun
olursun Tahsin... Sen, kafasız ve vicdansız bir adam olsaydın, bir
simitçiye kardeşim demek, belki sana ağır gelirdi. Fakat necabet
ruhundan eminim Tahsin... Yağmur altında simit satan bir esnafın borsada
hava oyunu oynayan bir kısım madrabazlardan daha şayan-ı hürmet olduğunu
takdir edersin...
Kapılarının önüne çıkmış dükkancılar sokaktan geçen yolcular bu nutku
gülümseyerek dinliyorlardı.
Tahsin cevap vermediği gibi birdenbire içeri çekilmeye de cesaret
edemiyordu. Çünkü kardeşinin kızmasından, sokak ortasında avaz avaz
bağırmasından korkuyordu. Tesadüfen elinde bulunan bir kerpeteni
gösterdi: "İçerde diş çekeceğim, mazur gör!" demek ister gibi bir işaret
yaptı.
Dişçi, kendini yüzüstü bir kanepeye attı, şiddetli bir sinir buhranı
içinde: "Yarabbi bu belâyı nereden başıma musallat ettin? Kendimi mi
öldüreyim, onu mu öldüreyim?" diye çırpınıyordu.
Birkaç dakika sonra çaycı Abbas Ağa, manalı manalı gülerek odaya girdi,
elindeki iki simidi ona uzatarak dedi ki:
-Kardeşin gönderdi. "Kusuruma bakmasın, tüccar değilim ki ona teneke
teneke yağlar, top top kumaşlar göndereyim... Bizden bu kadar..." dedi.
Taze çay demledim... İstersen bir de çay getireyim de...
Kahveci, bıyık altından gülerek hafif hafif eğleniyordu. Tahsin
anlamamış görünerek:
-Götür onları sen ye Abbas Ağa, dedi...
***
Koca İstanbul'da başka yer kalmamış gibi simitçi, hemen her saatte bu
sokaktan geçiyordu.
Bazen karşı kaldırıma tablasını koyuyor, kardeşinin penceresine gözleri
dikerek: "Simit... Gevrek!" diye bağırıyordu.
Onun sesini işitince Tahsin'in ellerine ayaklarına bir titremedir
yapışıyordu. Bir gün az kaldı yanlış bir hareketle bir müşterisinin çene
kemiğini koparıyordu. Sonra, her sabah muayenehanesine geldiği zaman
masanın üstünde iki simit buluyordu. Artık bunların nereden geldiğini
sormuyor: "Yarabbi, sen bilirsin! Yarabbi sen bilirsin!" diye bir
çekmece gözüne atıyordu.
Nihayet bir gün Abbas Ağa vasıtasıyle onu muayenehanesine çağırttı.
Hasan ağabey, merdiven başına kadar geldi. Fakat içeri girmek istemedi:
-Artık muayenehanene ayak atamam Tahsin... Zannetme ki sana dargınım...
Hayır hayır ben kendi kabahatimi bilmeyecek kadar beyinsiz bir adam
değilim... Ben de insanım.. Benim de izzet-i nefsim var... Kovulduğum
yere bir daha gelmem... Mamafih kardeşlik yine baki... Zaten muhabbetin
böylesi daha tatlı olur... Evimiz ayrı, işimiz ayrı... ben, büyük
kardeşin olduğum için ara sıra bir iki naçiz simitle hatırını
sorabilirim... Senden onu da kabul etmem!
Hasan ağabey işreti bıraktıktan sonra halim adam olmuştu.
Tahsin:
-Ağabey, bu hale ben de çok müteessifim, dedi. Sen, gerçi namusunla
esnaflık ediyorsun... Buna kimsenin bir diyeceği yok... Fakat insanların
hali malûm ya... Komşu dükkancılar seni muayenehanenin karşısında
gördükçe...
-Anladım Tahsin, dedi, devam etme... Benden utanıyorsun... Hakkın da var
çocuğum... Ne kadar olsa gençsin... Benim gibi feleğin sillesini
yemedin... Peki, evlâdım, gönlün rahat etsin... Ben, bir daha buralara
uğramam... Başka yerlerde bu kadar satış yapamayacakmışım... Ne çıkar?
Allah, kör kurdunun bile rızkından geçmez. Allaha ısmarladık Tahsin...
Ağır ağır merdivenlerden inmeye başlamıştı. Dişçi, arkasından koşarak
onu kolundan yakaladı:
-Maksadımı anlatamadım ağabey... Ben yine sana az çok muavenette
bulunayım... Zaten akşama kadar kaç simit satacaksın?
Hasan ağabey, mağrur ve mahzun bir tavırla başını kaldırdı:
-Yazık sana Tahsin... Ağabeyini fakirane, fakat meşru ticaretinden
menedip zelil ve tufeyli vaziyetine sokmak sana yakışır mı? Sen, beni ne
kadar yanlış anlamışsın, acaba Hasan ağabeyinin namûskar elleri, gördüğü
hakaretten sonra, senden on para kabul eder mi? Israr beyhude Tahsin...
Tablamı alıp gidiyorum. İcab ederse seni utandırmamak için başka
memleketlere bile giderim... Elveda kardeşim... Belki artık dünya
yüzünde birbirimizi göremeyeceğiz.
Hasan ağabey, ağır ağır merdivenden inerken dişçi, ellerini havaya
kaldırdı:
-Ah, hani o günler! dedi.
Bir gün Tahsin'i muayenehane komşusu olan bir avukatın telefonuna
çağırdılar. Kalın bir ses.
"Burası (....) karakolu. Pek mühim bir mesele için hemen karakola teşrif
ediniz" dedi.
Dişçi, izahat istedi. Fakat komiser:
"Teşrifinizde öğrenirsiniz!" diye telefonu kapadı.
Tahsin karakola giderken düşünüyordu:
-Bugün tam on iki gün var ki, Hasan ağabeyden ses, seda çıkmadı...
Biraderi azizimin beni bu kadar zaman rahat bırakmış olması gayri tabii
görünüyor. Bu karakol meselesi onunla alâkadar olsa gerek...
Dişçi tahmininde yanılmıyordu. Karakolda, komiserin odasına girerken
bodrum katında bir sesin: "Allah... Allah... Canımı daha almayacak
mısın?" diye inlediğini duydu. "Eyvah, birader bey burada... Kimbilir ne
haltetti ki, deliğe tıkmışlar!" dedi.
Komiser efendi, çatkın bir çehre ile anlatmaya başladı:
-Efendim, biraderiniz olduğunu söyleyen acaip bir herif, bugün olmayacak
haltlar yemiş... Tablasındaki iki kırık simitle sözüm ona esnaflık eden
bu serseri, sokak sokak dolaşır, çoluk çocuğa musallat olur, önüne
gelenle kavga eder... Olmayacak yere tablasını koyar... Belediye
memurları ihtar ettikçe: "Namuslu esnaflık ediyorum... Açlıktan öleyim
mi?" diye bağırır, rezalet çıkarır... Nihayet bugün başka satıcılarla
dövüşmüş, tablası devrilmiş... Polisler karakola getirmek isteyince
kızmış, açmış ağzını, sokak ortasında türlü tefevvühatta bulunmuş...
Biraz evvel ifadesini aldım. Kardeşiniz olduğunu söyledi. Pek ihtimal
vermemekle beraber, zatıâlinizi davete mecbur oldum...
Tahsin, utana utana başını önüne eğdi:
-Maalesef doğru, dedi, başa çıkılmaz bir serseri...
Komiser kaşlarını çatarak itiraz etti:
-Pekâlâ ama, ne de olsa kardeşiniz. Bu adamı biraz gözetmeniz lâzım
gelirdi sanırım...
Tahsin, ağlayacak bir haldeydi. Cevap bulamıyordu.
Komiser efendi, ona, hali vakti yerinde olduğu halde öz kardeşini
sokaklarda süründürmesi insaniyete muvafık bir şey olmayacağını uzun bir
nutukla anlattı.
Tahsin:
-Rica ederim komiser efendi dedi, ben billahi paradan, puldan
kaçınmıyorum... Halimin müsaadesi nisbetinde her fedakârlığa razıyım...
Bir çare bulup beni bu adamdan kurtarırsanız size minnettar olurum.
Komiserin emri üzerine sarhoşu bodrumdan çıkardılar. Elbiseleri parça
parça idi, alnı kanamış, gözünün biri şişmişti. Hasan ağabeyin sokakta
yaptığı münasebetsizliğin pek yanına bırakılmadığı halinden
anlaşılıyordu.
-Vay burada da mı sen karşıma çıktın? Ben, senden kurtulamayacak mıyım?
Seninle yüzyüze gelmemek için yabancı mahallelerde dolaşıyorum... Burada
da mı sen?
Sarhoş, yırtık elbiseleri içinde bir Roma İmparatoru vakariyle
dikiliyor, elleriyle garip işaretler yaparak, gözlerini gökyüzüne
dikerek söyleniyordu:
-Anlaşılıyor ki bu dünya yüzünde bize hayat hakkı kalmadı... Hiç
kabahatimiz olmadan memuriyetten kovulup kardeş eline kalırız. O, bizi
istiskal eder. Çaresiz esnaflık etmeye, namusumuzla ekmeğimizi kazanmaya
başlarız. Fakat bu defa da kardeşinin sokakta simit satması küçük
beyimizin azametine dokunur. Ona da "eyvallah" der, başka mahallelere
gideriz. Bu defa da mahalle yumurcaklarından kâfil-i hukukumuz ve
muhafız-ı hayatımız olan zabıta memurlarına kadar bütün şehir ahalisi
bize musallat olur... Görülüyor ki, bize hayat hakkı kalmadı... Komiser
efendi... Komiser efendi... İyi biliniz ki, ölmüş eşeğin kurttan pervası
olmaz. İster hapsedin... İster öldürün... Artık vicdanınıza kalmış bir
mesele... Beni İstanbul sokaklarına lâyık görmüyor musunuz? Pekâlâ...
Artık sokaklarda da gezmem... Bu akşamdan tezi yok... Eyüp mezarlığına
gider, servilerin altına uzanır, açlıktan ölünceye kadar yatarım,
anladınız mı?
Komiser, gayri ihtiyari gülmeye başlamıştı:
-Kâfi, anladık... dedi. Bak, biraderin sana muavenet etmeyi vadediyor...
Hasan ağabey, istihfafla gülümsedi:
-Ah, ah... Siz, benim ne ruhta, ne yaradılışta bir adam olduğumu
anlayamazsınız komiser efendi... Bu adamın elinden, ölsem bir bardak su
içmem... Siz, beni bilmezsiniz. Beni serbest bırakınız, gideceğim yer
Eyüp mezarlığıdır...
***
Komiser efendi, nihayet bir çare buldu:
-Bak buraya arkadaş, dedi. Sen, yine kardeşinin elinden on para kabul
etme... Her sabah buraya uğrar, benden yarım kağıt alırsın, anlaşıldı
mı?
Hasan ağabey, uzun uzun düşündükten sonra, bu teklifi pek izzet-i
nefsine dokunacak bir mahiyette bulmadı:
-Bir daha onun yüzünü görmemek şartiyle kabul ediyorum, dedi. Bir ikinci
şartım da, bu paraları vakt-i merhununda faiziyle ödeyeceğime dair pullu
bir senet yapılmasıdır. 
(Leyla ile Mecnun) |