|
Hiç sen bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım?...
Görülecek şeydir o... Yamulmuş duvarlar, tavana yakın ufacık
pencereler ve kalın kalasların üstünde simsiyah bir çatı...
Sonra bir sürü çarklar, kocaman taşlar, miller, sıçraya sıçraya
dönen tozlu kayışlar... Ve bir köşede birbiri üstüne yığılmış
buğday, mısır, çavdar, her çeşitten ekin çuvalları. Karşıda
beyaz torbalara doldurulmuş unlar...
Taşların yanında, duman halinde, sıcak ve ince zerreler uçuşur.
Halbuki döşemedeki küçük kapağı kaldırınca aşağıdan doğru sis
halinde soğuk su damlaları insanın yüzüne yayılır...
Ya o seslere ne dersin adaşım, her köşeden ayrı ayrı makamlarda
çıkıp da kulağa hep birlikte kocaman bir dalga halinde dolan
seslere?... Yukarıdaki tahta oluktan inen sular, kavak
ağaçlarında esen kış rüzgârı gibi uğuldar, taşları kâh yükselen,
kâh alçalan ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi şaklayışına
karışır... Ve mütemadiyen dönen tahtadan çarklar, gıcırdar,
gıcırdar...
Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştün adaşım, ama bir
daha görmek istemem.
Sen aşkın ne demek olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin
mi?...
Çooook desene! Sevgilin güzel miydi bari? Belki de seni
seviyordu... Ve onu herhalde çok kucakladın... Geceleri buluşur
ve öperdin değil mi? Bir kadını öpmek hoş şeydir, hele adam genç
olursa...
Yahut sevgilin seni sevmiyordu... O zaman ne yaptın? Geceleri
ağladın mı?... Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda
bekledin, ona uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?...
Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak senin için o kadar güç
olmamıştır. İnsan evvel' kendi kendisinden utanır gibi olur ama,
bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat
kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey ancak bir hafta
sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için k'fi
mazeretler tedarik etmiştir.
Ha, sonra bir üçüncü, bir dördüncüye sevdin, ve bu böyle
gidiyor.
Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu
istemek sevmek midir?,,,
Çırılçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor
musunuz?...
Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve
böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?
Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir
minareye çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle
bağırabilir misiniz?
Aşk sana bunları yaptırabilir mi? İşte o zaman sana seviyorsun
derim...
Sen sevgiline ne verebilirsin sanki? Kalbini mi? Peki,
ikincisine? Gene mi o? Üçüncü ve dördüncüye de mi o?... Atma be
adaşım, kaç tane kalbin var senin?... Hem biliyor musun, bu
aptalca bir laftır: kalbin olduğu yerde duruyor ve sen onu
filana veya falana veriyorsun... Göğsünü yararak o eti oradan
çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini vermiş
olursun...
Siz sevemezsiniz adaşım, siz, şehirde yaşayanlar ve köyde
yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler;
siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler... Siz
sevemezsiniz. Sevmeyi yalnız bizler biliriz... Bizler: batı
rüzgârı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah
tanımayan biz Çingeneler...
Dinle adaşım, sana bir çingenenin aşkını anlatayım...
Bir gün karların erimeğe başladığı mevsimdeydi bütün çergi,
otuza yakın kadın, erkek ve çocuk, dört beygir ve iki defa o
kadar da eşek Edremit tarafına doğru göçüyorduk.
Can sıkan ve bize hiç uymayan bir kıştan sonra ısıtıcı güneş ve
yeni belirmeğe başlayan yeşillikler hepimize tuhaf bir oynaklık
vermişti. Sırtlarında beyaz ve kısa bir gömlekten başka bir
şeyleri olmayan küçük çocuklar hiç durmadan koşuyorlar,
bağırıyorlar ve şose yolunun kenarındaki hendeklerde
yuvarlanıyorlardı.
Delikanlılar keman ve klarnet çalarak yürüyorlar, genç kızlar
parlak sesleriyle su gibi türküler söylüyorlardı.
Ben de etrafı gözden geçirerek bir köy, bir çiftlik, yanında
kalabileceğimiz bir yer araştırıyordum.
İkindiye doğru siyah zeytin ağaçlarının arasında yükselen açık
renkli çınar ve kavaklar gözüme ilişti. Burası küçük bir
değirmendi. Suyu bol bir çay küçük söğüt ağaçlarının arasından
geçtikten sonra dar ve taş bir mecraya giriyor, oradan da dört
tane tahta oluğa taksim oluyordu.
İhtiyar çınarlar çukura gömülen eski değirmenin siyah kiremitli
çatısını örtüyorlar, ve ön tarafındaki geniş meydanı
gölgeliyorlar.
Ağaçların hışırtısını bastıran bir gürültüyle değirmenin
altından fıkırdayıp çıkan köpüklü sular iki sıra taze kavağın
ortasından geçip ilerideki sazlıkta kayboluyordu.
Burada çergilemek hiç de fena değildi. Yüklü eşeklerle sık sık
gelip giden köylülerden değirmenin işlek olduğu anlaşılıyordu.
Ve bir kurşun atımı ötede beyaz minaresiyle bir köy görünüyordu.
Daha çadırları kurmadan Atmaca klarnetini alarak, kanatlarının
biri açık duran kocaman kapıya yanaştı, çalmağa başladı,
İçeride sesi duyan köylüler, oraya birikerek dinliyorlardı.
Değirmenci de bunların arasındaydı, beyaz sakalını karıştırarak
lakayt gözlerle bakıyordu.
Bilir misin adaşım, bu köylüler tavuk ve oğlak çaldığımızı
söyleyerek bizden şikayet ettikleri halde bizi gene severler.
Aralarında bir kileye yakın buğday toplayarak Atmaca'ya
verdiler. Ve değirmenci bunu iki çömlek de yoğurt ilave etti.
Biz bu güzel kabilden cesaret alarak biraz ötedeki zeytin
ağaçlarının arasında çadırlarımızı kurduk.
İşler iyi gidiyordu. Kadınlar taze söğütlerden yaptıkları
sepetleri yakın köylerde satmakta güçlük çekmiyorlardı.
Çalgıcılarımız yarım gün uzaktaki köylerden bile düğünü
çağırıyorlardı.
Atmaca tabii en baştaydı...
Sen bu Atmaca gibisine daha rastlamamışsındır.
Bir kere heybetli delikanlıydı: yağız derisi, yüzüne delice
dökülen simsiyah saçları ve koyu gözleri...
Sonra burnu... Uzun, sivri, ucu biraz aşağı kıvrak burnu.
Bunun için biz ona Atmaca derdik...
Başı geniş omuzlarının üstünde bir Arap atındaki gibi dik
dururdu ve bir Arap atı ondan daha çevik değildi...
Bütün çergilerde onun cesareti, onun güzelliği, onun algısı
söylenirdi.
Başka Çingeneler gibi çalmazdı o, adaşım: bir kere nota bilirdi.
Şehir mektebini okumuş, bitirmişti: sonra içliydi...sanırdın ki
klarneti çalarken havayı ciğerlerinden değil doğrudan doğruya
yüreğinden veriyor.
Geceleri tek başına bir ağacın dibine çekilirdi. Biz de
çadırların önüne çıkıp yüzü koyun yatar, çenemizi toprağa
dayayarak onu dinlerdik.
Hiçbir sevgilisi yoktu. Ne geçtiğimiz Türkmen köylerindeki al
yanaklı güzeller, ne de ince dudaklı Çingene kızları onun
bakışlarını bir andan fazla üzerlerinde alıkoyabilirlerdi...
Halbuki çalgı çalarken büyük gözlerle oradaki kıvılcımları
söndürmek ister gibi bir nem belirdiğini, esmer yanaklarında,
bir ateşe rasgelmiş gibi derhal kuruyan birkaç ufak damlacığın
yuvarlanmak istediğini görmüştük.
Çok konuşmaz, konuştuğu zaman da içindekilerden bize bir şey
sindirmezdi. Neler hisseder, neler düşünürdü? Hiçbirimiz
bilmezdik. Acaba birisini sevdiği için mi, yoksa hiç kimseyi
sevemediği için mi, bu kadar yanık, bu kadar derinden
çalıyordu?...
Ara sıra uzun müddet kaybolur, başka çergilerde dolaştığı,
şehirlere inip büyük beylerin meclisine girdiği söylenirdi.
Kasabadaki efendiler ona ekran muamelesi ederlerdi, fakat o
davarlardan bizimle beraber koyun uğrular, düğünlerde bizimle
beraber çalgı çalardı.
Hemen her akşam değirmenin önündeki meydanlıkta toplanıp ahenk
yapıyorduk. Şimdilik bir şey anaforlamadığımız için değirmenci
de memnundu. Kızıyla beraber yük çınarın altına bir hasır
atıyor, bağdaş kurup oturarak bizi dinliyordu.
Değirmencinin kızı tam bir köy güzeliydi.
Yuvarlak bir yüzü, kalın dudakları, kalçalarına kadar uzanan
ince örgülü saçları vardı.
Ama yüzü hep soluktu. Etrafındaki şeylere, kendisiyle alışverişi
yokmuş gibi dümdüz bir bakışı, ve dudaklarının kenarından
dökülüyormuş gibi, isteksiz bir gülüşü vardı.
Bu kızcağız sakattı adaşım, küçükken sağ kolunu değirmenin
çarklarından birine kaptırmıştı.
Şimdi onun yerinde şalvarının beline iliştirilen boş bir yen
sallanıyordu.
Ve bu onu insanlardan ayırıyordu.
Düşünebilir misin, güzel bir kızın bir kolu olmazsa bu ne
demektir? Derenin üst başında çıpıl çıpıl yıkanan genç kızlara
karışamıyordu. Vücudunu ve ondaki ayıbı her zaman örtmüş örtmeğe
mecburdu...
Geceleri birbirlerinin evinde toplanıp cümbüş yapan kızlarla da
birleşemezdi, çünkü ne tef çalmak, ne de parmaklarının arasına
tahta kaşıklar alarak oynamak elinden gelirdi...
Belli ki onun bütün çocukluğu bitmez tükenmez bir hasretle
geçmiş; belli ki zeytin dallarına sincap gibi tırmanan,
birbiriyle alt alta üst üste güreşen, değirmenin önünde erkek
çocuklarla su fışkırtmaca oynayan akranlarına bir duvara
yaslanarak dolu gözlerle bakmışı.
Şimdi bütün bunlara alışmış görünüyordu. Başka insanların
yaptığı birçok şeyleri yapmak hakkının kendisinde olmadığını
biliyor ve hiçbir şey istemiyordu.
Değirmenin kapısı yanındaki taş sedire saatlerce oturup meydanda
eşelenen tavuklara, yahut kocaman çınarın kıpırdayan
yapraklarına yarı yumuk gözlerle bir bakışı vardı ki, adamı
ağlamaklı ederdi.
Geceleri babasıyla beraber gelir, onun yanında diz çöküp
oturarak bize bakardı...
Sözü kısa keselim adaşım, bizim mağrur ve insafsız Atmacamız
değirmencinin bu sakat kızına vuruldu.
Tavuslara, sülünlere bakmağa tenezzül etmeyen yabani kuş, kanadı
kırık bir çulluğun şikârı oldu.
Eyvah bana ki meselenin çok geç farkına vardım. Ben anladığım
zaman alev saçağa sarmıştı... Yoksa çoktan çergiyi toplar, başka
yere göçerdim.
Atmaca hiç kimseyle konuşmuyor, düğünlere gitmiyor, zeytinlerin
altında tek başına çalıyordu. Ama geceleri çınarın altında
adamakıllı coşar, gözlerini kıza diker, üfler, üflerdi...
Ve biz titrediğimizi, bağırmak, konuşmak, yahut yerlere atılıp
ağlamak istediğimizi hissederdik...
Onun çalışında, bir ateş yığını etrafında haykıran ateşe
tapanların, yahut batmakta olan bir gemiye çarpan dalgaların
feryadı ve inleyişi vardı.
Atmacanın kanatları düşmüştü adaşım. Sarardıkça sararıyordu.
Değirmencinin köye indiği günler kapının yanındaki taş sedirde
kızla beraber oturduğunu ve tırnaklarını parçalamak ister gibi,
iki tarafındaki sert kayada gezdirdiğini görünce bu işin böyle
gitmeyeceğini anladım...
Bir gece onu çağırdım, derenin alt başına gittik, kavak
fidanlarının arasına oturduk.
Çakıllarda acele acele seken sulardan ve uzaklardan gelen bir
kurbağa sesinden başka bir şey duyulmuyordu.
Atmaca önüne bakıyor, niçin çağırdığımı, ne söyleyeceğimi
sormuyordu.
Elimi omuzuna koydum, gözlerini bana kaldırdı.
"Seviyorsun!..." dedim.
"Öyle..." dedi.
"Ne yapacaksın?..."
Bu sualin cevabını bulmak ister gibi gözlerini yukarıya,
yıldızlı göğe çevirdi. Uzun uzun baktı, birdenbire:
"Sen bizim çeribaşımızsın dedi, gezdiğin yerler benden çok,
tecrübelerin fazla, aklın dirayetin bütün Çingenelerden
üstündür. Sana açılmalıyım... Gözlerini hiç indirmeden, sanki
yıldızlara anlatıyormuş gibi, söylemeğe başladı: Onu seviyorum,
ne yapacağımı da hiç düşünmedim. Sen benim sevmenin nasıl
olacağını bilirsin... Ben ki arkamdan uşaklarını koşturan konak
sahibi hanımlara başımı çevirmezdim: yedi köye hükmeden eşraf
bana gelip, "Kızım senin için yataklara düştü... Çingene
olduğunu unutup seni evlat gibi sineme basacağım, yalnız gel,
gel de kızımızı kurtar!..." diye yalvardılar da gene cevap
vermeden yoluma gittim; işte şimdi bu bir kolu olmayan kızı
seviyorum.
Onu alamam, onu kaçıramam... Halbuki o da beni seviyor. Bunu
bana evvelisi gün ağlayarak söyledi. Gel dedim, beraber kaçalım.
"Acı acı güldü, "Ağam dedi, ben senden noksanım, bana sadaka mı
veriyorsun?..." Onu nasıl sevdiğimi anlattım: "Bana kolunun
yerine kalbini veriyorsun, bir kalp bir koldan daha mı az
değerlidir?"
"Tekrar gözyaşları boşandı: "Olmaz dedi, düşün ki, her karşına
çıktığımda senden utanacağım, başım yerde olacak, beni böyle
zelil etmek ister misin? Bırak beni, ne olduğumu bilerek ihtiyar
babamın yanında kalayım, sende bir daha buralara uğrama. Bana
sakatlığımı unutturarak deli deli rüyalar, gördürdün, seni
ömrümün sonuna kadar unutamam, ama olmayacak şeylere beni
inandırmağa kalkma, eğer sahiden beni seviyorsan hemen
buralardan git!..."
Atmaca burada bir nefes aldı ve gözlerini yeri indirdi:
"Düşünüyorum, birleşirsek bu ikimiz için de sahiden azap olacak.
Aramızda anlaşılmaz, boğucu bir havanın dolaştığını
hissedeceğiz. Eğer o bana açılamaz, bana naz edemez, bana
içinden geldiği gibi sarılamazsa, gözleri her zaman: "Ne diye
gençliğini benim için nâra yaktın, sana yazık değil mi?" demek
isterse ben ne yaparım? Her sözünden, her tavrımdan alınır:
Kızsam ona dokunur, düşünceli olsam ona dokunur, sevsem ona
acıyormuş gibi gelir, kucaklasam boş olan kolunun yerinde bir
sızı duyar ve bunlar hep böyle sürüp gider...
"Ne yapacağımı, bu halin beni nereye götüreceğini sorma, bende
artık kuvvet yok. Akıl yok, düşünce yok, yalnız aşk var. Mavzer
kurşunu gibi çarptığını yene seren bir aşk... Senin Atmacan
artık kanatlarını kımıldatacak halde değil!..."
Sustu, son sözler öyle acınacak bir tavırla ağzından dökülmüştü
ki, fazla bir şey sormağa, hattâ teselli etmeğe kalkışmadım; ona
bu halde ne söz söylenebilir, nede o söyleneni duyardı.
Koluna girip çadıra kadar götürdüm.
İşler gittikçe sarpa sarmıştı adaşım. Atmacanın hali beni
korkutuyordu. Fakat yapılacak hiçbir şey yoktu. Şimdilik işi
oluruna bırakmağa karar vererek yattım. Bütün gece, büyük
çınarın altında kollarını açarak sabırsızca bekleyen Atmacayı,
ve dudaklarının kenarında geniş bir sevinç, soluk yanaklarında
görülmemiş bir pembelikle ona doğru koşan değirmencinin kızını
gördüm. Fakat birbirinin kucağına atılacakları zaman şekli belli
olmayan tuhaf bir cisim ikisinin arasına giriyor, bir çark gibi
fırıl fırıl dönerek ve gittikçe büyüyerek onları ayırıyordu.
Günler, kuvvetli bir rüzgârın sürüklediği beyaz bulut
kümecikleri gibi birbirinin arkasına geçip gidiyorlardı. Ve biz,
bunların sonunda muhakkak bir fırtına kopacağını seziyorduk.
Herkes müthiş bir şeyden korkuyor gibiydi. Bütün çergiyi ağır
bir durgunluk kaplamıştı.
İhtiyar ve tecrübeli Çingene karıları bildikleri afsunları
okuyorlar, bütün iyi ve fena ruhları zavallı Atmacanın imdadına
çağırıyorlardı. O, gittikçe çöken yanakları, nereye baktığı
belli olmayan şaşkın gözleriyle geçerken delikanlılar başlarını
yere eğiyorlar, genç kızlar ölü gibi sararan benizleri ve
titreyen dudaklarıyla arkasından bakıyorlardı.
Kadın, erkek, genç, ihtiyar hiçbir şeye karar veremeyerek
bekliyorduk. Sanki serseri bir rüzgâr kafalarımızdan her
düşünceyi silip süpürüyor, bizi şaşkın ve meyus buralarda
bırakıyordu.
Bir gün Atmaca yanıma sokuldu.
"Bu akşam değirmende ahenk yapacağım, ben ihtiyarla
konuştum!..." dedi.
Hafif yağmur çiseliyordu. Akşama kuvvetli bir yaz sağanağı
gelmesi çok mümkündü. Bunu ona da söyledim.
"Değirmenin içinde çalacağım!" dedi.
"Değirmen geceleri de işliyor, o gürültüde mi?"
Tuhaf tuhaf güldü.
"Korkma! dedi, klârneti o gürültüde de size duyururum. Nefesim
daha o kadar kuvvetten düşmedi".
Yağmur akşama doğru sahiden arttı. Karşı tepedeki palamut
ormanına birbiri arkasına yıldırımlar düşüyor, iri damlalar
zeytin ağaçlarının siyah yapraklarını garip tıpırtılarla
oynatıyordu.
Hepimiz değirmenin içine dolduk. Tavanda sallanan iki tane gaz
lambası etrafa yarım bir aydınlık serpiyordu ve çarklar, taşlar,
tozlu kayışlar dönüyorlar, dönüyorlardı.
Hepsinin birden çıkardığı yırtıcı gürültü yağmurun alçak
tavandaki kesik hıçkırığına karışıyor, birbirini kovalayan gök
gürültüleri bu korkunç ahengi tamamlıyordu.
Değirmenci ve kızı duvarın dibindeki sedire oturmuşlardı.
Sallanan lambalar genç kızın yüzünde acayip gölgeler
oynatıyordu.
Bütün gürültüleri bastıran ince bir ses birdenbire yükseldi.
Kendisini değirmenin karanlık bir köşesine çeken Atmaca çalmağa
başlamıştı.
Adaşım, ben o gece dinlediğim şeyleri öldükten sonra bile
unutamam.
Dışarıda fırtına gittikçe artıyor ve rüzgâr ıslak kamçısını
kerpiç duvarlarda gezdiriyordu. Yükselen sular tahta oluklardan
taşıyor, haykıra haykıra yerlere dökülüyordu.
İçeride taşlar nihayetsiz bir coşkunlukla homurdanıyor; çılgın
gibi dönen kayışlar şaklıyor; birbirine geçen tahta çarkların
dişleri ağlar gibi gıcırdıyordu. Ve bunların hepsini bastıran
deli bir ses kâh yalvarıyor, kâh hiddetle kıvranıyor, susacak
gibi olduktan sonra tekrar yükseliyordu.
Alaca karanlıkta Atmacanın siyah ve parlak gözleri hiç
kıpırdamadan genç kıza bakıyorlardı. Genç kızın acınacak bir
perişanlıkla çırpınan büyümüş gözlerine...
Ve öyle şeyler çalıyordu ki adaşım, onları anlatmağa bizim
kullandığımız kelimelerin takati yoktur...
Bazen okşayan, ısıtan bir sabah güneşiydi... Fakat derhal
yüzümüzü yırtan, gözümüzü kör eden, içindeki ateşleri kum tanesi
gibi etrafa saçan bir çöl fırtınası oluyor, yahut bağrımıza
işleyen bir bıçak haline geliyordu.
Son ve keskin bir çığlıktan sonra Atmacanın ayağa kalktığını
gördüm. İki üç adım ilerledi ve klârneti bir köşeye fırlattı.
Herkes doğrulmuştu. Üzüntülü gözlerle ona bakıyorlardı. O,
yüzüne büsbütün dökülen kara saçlarını eliyle geri attı.
Birdenbire çukura gitmiş gibi görünen gözlerle etrafını
araştırdıktan sonra onları değirmencinin kızına dikti, uzun uzun
baktı...
O dakikayı ömrümde unutamam adaşım; dışarıda fırtına arttıkça
artmıştı, duvarlar sarsılıyor, tepemizdeki kiremitler uçuyordu.
Ve değirmen, azgın bir hayvan, homurduyor ve dönüyordu. Ve o,
lambanın sönük ışığında, olduğundan daha büyük âdeta bir gölge
gibi duruyordu. Gözleri genç kızın üzerindeydi. Tahammül edilmez
bir acı yüzünün şeklini tanınmayacak hallere sokmuştu. Kâh esmer
derisini şişiren bir kan gözlerinin kenarına kadar fırlıyor, kâh
dişlerinin arasında ezilen dudakları bile bembeyaz oluyordu. O
dudaklar ki, bir şey söylemek ister gibi kıpırdıyorlardı ve
ağlayacak gibi aşağıya çekiliyordu.
Bu bakış ancak bir an kadar sürdü. Sonra gözkapakları yavaşça
düştüler ve o, yere yıkılacak gibi sallandı. Fakat hemen
kendisini topladı. Bir kere daha etrafına bakındı. Sanki bir
imdat bekliyor gibiydi: Kendisini bu kahredici, bu parçalayıcı
ağrılardan kurtaracak bir imdat... Nihayet kafasına bir şey
vurulmuş gibi inledi. Gerisingeriye dönerek değirmenin öbür
başına, çarkların ve kayışların kudurmuşçasına döndükleri köşeye
doğru atıldı.
Bir nefes alımı kadar hepimiz olduğumuz yerde kaldık, sonra
delice bağırarak arkasından koştuk...
Heyhat adaşım, çok geçti. Atmaca yerinden fırlayan ve "iş işten
geçti" demek isteyen gözlerle bize doğru geliyordu.
Sağ kolu yerinde değildi ve oradan oluk gibi kan fışkırıyordu.
Birkaç adımdan sonra sendeledi, ayaklarımızın dibine yıkıldı...
İşte adaşım, sana seven bir çingenenin hikâyesi...
Çiçeklerin açtığı mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler
kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturmak ve
öpüşmek yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir...
Seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin
kapısı önünde veya ışığı altında sabaha kadar dolaşmak, bunu
candan arkadaşlara ağlayarak anlatmak, söz aramızda gene hoş
şeydir.
Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde
taşımağa tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım,
yalnız bu sevmektir.
 |