| |
Hazret-i
Mevlana’nın Hayatı
Doğum Yeri ve Yılı
Nesebi (Soyu)
Babası Bahaeddin Veled Hazretleri’nin Şahsiyeti
Hazret-i Mevlana’nın Babası ile Belh’ten Çıkışları
ve Konya’ya Gelişleri
Göç Yolunda Hazret-i Mevlana’ya Teveccühte Bulunan
Mutasavvıflar
Hazret-i Mevlana’nın Evlenmesi
Hazret-i Mevlana’yı Yetiştiren Mutasavvıflar
Hazret-i Mevlana’nın Konya Dışına Seyahati
Şam’da Şems-i Tebrizi Hazretleri ile Bir Anlık
Görüşme
Hazret-i Mevlana Kamil Bir Mürşid
Hazret-i Mevlana’nın Dostları, Halifeleri...
Hazret-i Mevlana ile Hazret-i Şems’in Buluşmaları
Hazret-i Mevlana’nın Manevi Yolculuğundaki Safhaları
Hazret-i Mevlana ile Şems Hakkında
Şems-i Tebrizi Hazretleri’nin Konya’dan Ayrılışı
Hazret-i Şems’in Konya’ya Dönüşü
Hazret-i Şems’in Kayboluşu
Hazret-i Mevlana’nın, Şems-i Tebrizi Hazretleri’ni
Aramak İçin Şam’a Gidişi
Konya’lı Kuyumcu Şeyh Selahaddin Hazretleri
Hazret-i Mevlana’nın Vecd ile Sema’ı
Hazret-i Mevlana’nın, Şeyh Selahaddin Hazretleri’ni
Kendisine...
Şeyh Selahaddin Hazretlerinin Olgunluğu
Şeyh Selahaddin Hazretleri’nin Ebedi Aleme Göçüşü
Çelebi Hüsameddin Hazretleri
Hazret-i Mevlana’nın Çelebi Hüsameddin’i Kendisine...
Çelebi Hüsameddin Hakkında
Çelebi Hüsameddin Hazretleri’nin Değeri
Mesnevi’nin Yazılışı
Hazret-i Mevlana’nın Baki Aleme Göçüşü
Hazret-i Mevlana’nın Vasiyeti
Şeb-i Arus
Hazret-i Mevlana’nın Cenaze Merasimi
Hazret-i Mevlana’nın Cenaze Namazı
Hazret-i Mevlana’ya Yeşil Kubbe
Hazret-i Mevlana’nın Ölüme ve Mezara Bakışı
Hazret-i Mevlana’nın Ziyaretçilerine Seslenişi
Hazret-i
Mevlana’nın Hayatı
Mevlana’nın
asıl adı Muhammed Celaleddin’dir. Mevlana ve Rumi de, kendisine
sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlana
ismi O’na daha pek genç iken Konya’da ders okutmaya başladığı
tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemseddin-i Tebrizi ve Sultan
Veled’den itibaren Mevlana’yı sevenler kullanmış, adeta adı
yerine sembol olmuştur. Rumi, Anadolu demektir. Mevlana’nın,
Rumi diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyar-ı Rum denilen
Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya’da uzun müddet oturması,
ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet türbesinin
orada olmasındandır.
Yukarı
Doğum Yeri ve
Yılı
Mevlana’nın doğum yeri, bugünkü Afganistan’da bulunan, eski
büyük Türk Kültür merkezi Belh’tir. Mevlana’nın doğum tarihi
ise 30 Eylül 1207 (6 Rebiu’l-evvel, 604) dir.
Yukarı
Nesebi (Soyu)
Asil bir aileye mensup olan Mevlana’nın annesi, Belh Emiri
Rükneddin’in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşahlar (1157
Doğu Türk Hakanlığı) hanedanından Türk prensesi, Melike-i
Cihan Emetullah Sultan’dır. Babası, Sultanü’l-Ulema (Alimlerin
Sultanı) ünvanı ile tanınmış, Muhammed Bahaeddin Veled; büyükbabası,
Ahmet Hatibi oğlu Hüseyin Hatibi’dir. Eflaki’ye göre Hüseyin
Hatibi, ilmi deniz gibi engin ve geniş olan bir alim idi.
Din ilminin üstadı ve alimlerin büyüklerinden sayılan, güzel
şiirler söyleyen Nişaburlu Raziyüddin gibi bir zat da talebelerindendi.
Kaynaklar ve Mevlana’nın sevgi yolunda gidenler eserlerinde
Sultanü’l-Ulema Bahaeddin Veled’in nesebinin, anne cihetiyle
ondördüncü göbekte Hazret-i Muhammed’in torunu Hazret-i Hüseyin’e,
baba cihetiyle de onuncu göbekte Hazret-i Muhammed’in seçilmiş
dört dostundan ilki Hazret-i Ebu Bekir Sıddık’a ulaştığını
kaydediyorlar.
Yukarı
Babası Bahaeddin
Veled Hazretleri’nin Şahsiyeti
Bahaeddin Veled, 1150’de Belh’de doğmuş, babası
ve dedesinin manevi ilimleriyle yetişmiş; ayrıca Necmeddin-i
Kübra (? – 1221)’dan feyz almıştır. Bahaeddin Veled bütün
ilimlerde eşi olmayan, olgun mana sultanı idi. İlahi hakikatler
ve Rabbani ilimlerden meydana gelen uçsuz bucaksız bir deniz
gibi olan Bahaeddin Veled, Horasan Diyarının, en güç fetvaları
halletmede, tek üstadı idi ve vakıftan hiçbir şey almazdı;
devlet hazinesinden kendisine tahsis edilen maaşla geçinirdi.
Kaynakların ittifakla rivayetine göre, devrinin alimleri ve
ulu müftüleri, Hazreti Muhammed’in manevi işaretiyle, Baheddin
Veled’e Sultanü’l- Ulema ünvanını vermişlerdir. Bundan sonra
da Bahaeddin Veled bu ünvanla yad edilmiştir. Bu ünvanın verilişi
Türklerin adetiyle de izah edilebilir. Türkler, yüksek kabiliyet
ve fazilet sahiplerinin tanınmadan kaybolup gitmesine, unutulmasına
razı olmazlardı. Onları halkın gözünde belirtmek, halkı ilim
ve irfana yöneltmek için o gibi büyüklere layık oldukları
birer unvan verilirdi. Bu anane, Türklerin ilme, fazilete
karşı saygı duygularını gösteren parlak bir delildir. Hatta
anane gereğince imzaların üstünde bu ünvanları kullanmaya
mecburdurlar onlar kazandıkları bu ünvanları kendileri için
manevi bir rütbe yayarlar, nefisleri için bundan asla gurur
duymazlardı. Alimler gibi giyinen Bahaeddin Veled, adeti üzere,
sabah namazından sonra, halka ders okutur; öğle namazından
sonra dostlarına sohbette bulunur; pazartesi günleri de bütün
halka va’z ederdi. Va’zı esnasında umumiyetle, Yunan filozoflarının
fikirlerini benimseyenlerin görüşlerini reddeder ve “Semavi
(Allah’dan olan ilahi) kitapları arkalarına atıp, filozofların
silik sözlerini önlerine alıp itibar edenlerin nasıl kurtulma
ümidi olur” derdi. Bu arada Yunan felsefesini okutan ve savunan
Fahreddin-i Razi’ye ve ona uyan Harezmşah’ın aleyhinde bulunur;
onları bidat ehli (dinde, peygamber zamanında olmayan, yeniden
beğenilmeyen şeyleri çıkaranlar) olarak görür ve şöyle derdi:
“Muhammed Mustafa’nın yürüyüşünden dahi iyi yürüyüş, yolundan
daha doğru bir yol görmedim”
Yukarı
Hazret-i Mevlana’nın
Babası ile Belh’ten Çıkışları ve Konya’ya Gelişleri
Esasen tasavvuf ehline iyi gözle bakmayan ve bunların Harezmşah
katında saygı görmelerini çekemeyen Fahreddin-i Razi, Bahaeddin
Veled’in açıkça kendi aleyhine tavır almasına da çok içerlediğinden
onu Harezmşah’a gammazladı. Bahaeddin Veled’in de gönlü Harezmşah’tan
incindi ve Belh’i terk etti. Ancak araştırıcılar, Bahaeddin
Veled’in Belh’ten göç etmesine sebep olarak, Moğol istilasını
gösterirler. Sultanü’l-Ulema, aile fertleri ve dostlarıyla
Belh şehrini 1212-1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca
gitmeye niyet etmişti. Nişabur’a uğradı. Göç kervanıyla Bağdat’a
yaklaştığında, kendisine hangi kavimden olduklarını ve nereden
gelip nereye gittiklerini soran muhafızlara Sultanü’l-Ulema
Şeyh Bahaeddin Veled şu manidar cevabı verir: “Allah’dan geldik,
Allah’a gidiyoruz. Allah’dan başka kimsede kuvvet ve kudret
yoktur.” Bu söz Şeyh Şehabeddin-i Sühreverdi (1145-1235)’ye
ulaştığında: “Bu sözü Belhli Bahaeddin Veled”den başkası söyleyemez”
dedi, samimiyetle ve muhabbetle karşılamaya koştu. Birbirleriyle
karşılaşınca Seyh Sühreverdi, katırından inip nezaketle Bahaeddin
Veled’in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu. Bahaeddin
Veled, Bağdat’ta üç günden fazla kalmadı ve Kufe yolundan
Kabe’ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra,
dönüşte Şam’a uğradı. Bahaeddin Veled, yanında biricik oğlu
Mevlana olduğu halde, göç kervanıyla Şam’dan Malatya’ya, oradan
Erzincan’a, oradan Karaman’a uğradılar. Karaman’da bir müddet
kaldıktan sonra, nihayet Konya’yı seçip oraya yerleştiler.
Yukarı
Göç
Yolunda Hazret-i Mevlana’ya Teveccühte Bulunan Mutasavvıflar
Şeyh Attar Hazretleri: Belh’i terk ettikten sonra Bağdat’a
doğru yola çıkan Bahaeddin Veled, Nişabur’a vardığında ziyaretine
gelen Şeyh Feridüddin-i Attar (1119-1221;1230) ile görüşüp
sohbet eder. Sohbet esnasında Şeyh Attar, Mevlana’nın nasiyesindeki
(alnındaki) kemali görür ve ona Esrar-name adlı eserini hediye
eder ve babasına da; “Çok geçmeyecek ki, bu senin oğlun alemin
yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacaktır.” der.
Şeyh-i Ekber Hazretleri: Sultanü’l-Ulema, Hac farizasını yerine
getirdikten sonra dönüşte Şam’a uğradı. Orada Şeyh-i Ekber
Muhyiddin İbnü’l-Arabi (1165-1240) ile görüştü. Şeyh-i Ekber,
Sultaü’l-Ulema’nın arkasında yürüyen Mevlana’ya bakarak: “Sübhanallah!
Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor” demiştir.
Yukarı
Hazret-i
Mevlana’nın Evlenmesi
Karaman’da bulundukları 1225 tarihinde Mevlana,
babasının buyruğu ile itibarlı, asil bir zat olan Semerkantlı
Hoca Şerafeddin Lala’nın, huyu güzel, yüzü güzel kızı Gevher
Banu ile evlendi. Mevlana dünya evine girdiğinde onsekiz yaşındadır.
Hazret-i Mevlana’nın, Konya’ya Yerleşmeleriyle İlgili Yorumu:
“Hak Teala’nın Anadolu halkı hıkkında büyük inayeti vardır
ve Sıddik-ı Ekber Hazretlerinin duasıyla da bu halk bütün
ümmetin en merhamete layık olanıdır. En iyi ülke Anadolu ülkesidir;
fakat bu ülkenin insanları mülk sahibi Allah’ın aşk aleminden
ve deruni zevkten çok habersizlerdir. Sebeplerin hakiki yaratıcısı
Allah, hoş bir lutufta bulundu, sebepsizlik aleminden bir
sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilayetine
çekip getirdi.
Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki, ledünni
(Allah bilgisine ve sırlarına ait) iksirimizden (altın yapma
hassamızdan) onların bakır gibi vücutlarına saçalım da onlar
tamamıyla kimya (bakışıyla, baktığı kimseyi manen yücelten
olgun insan); irfan aleminin mahremi ve dünya ariflerinin
hemdemi (canciğer arkadaşı) olsunlar.”
Yukarı
Hazret-i
Mevlana’yı Yetiştiren Mutasavvıflar
Sultanü’l-Ulema Şeyh Bahaeddin Veled
Hazretleri
Önceki bahislerde şahsiyetini belirtmeye
çalıştığımız Bahaeddin Veled, Mevlana’nın ilk mürşididir.
Yani Mevlana’ya Allah yolunu öğretip, tasavvuf usulunce hakikatleri
ve sırları gösteren tarikat şeyhidir. Bütün İslam aleminde
yüksek itibar ve şöhrete sahip olan Bahaeddin Veled, Selçukluluların
Sultanı Alaaddin Keykubat’tan yakın alaka ve sonsuz hürmet
görür. Bahaeddin Veled, 3 Mayıs 1228 tarihinde Selçukluların
baş şehri Konya’yı şereflendirip yerleştikden kısa bir süre
sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alaaddin Keykubat
(saltanat müddesi 1219-1236), sarayında Bahaeddin Veled’in
şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle
birlikte onun manevi terbiyesi altına girdi. Sultaü’l-Ulemaya
gönülden bağlı olan Sultan Alaaddin onu hayranlıkla şöyle
över; “Heybetinden gönlüm tir tir titriyor, yüzüne bakmaktan
korkuyorum. Bu eri ördüke, gerçekliğim, dinim artıyor. Bu
alem, bendem korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum,
ya Rabbi, bu ne hal? İyice inandım ki o, cihanda nadir bulunan
ve eşi benzeri olmayan bir Allah dostudur.” Dünya sultanına
hükmeden, eşsiz Allah dostu mana ve gönül sultanı Bahaeddin
Veled, 24 Şubat, 1231 tarihinde Cuma günü kuşluk vaktinde
ebedi alemde göçtü. Geriye Muhammed Celaleddin gibi bir hayırlı
oğul ile Maarif gibi bir eser bıraktı. Sultanü’l-Ulema, sadece
duygu ve düşüncelerini açıkladı şöhret peşinde koşmadı. Etrafındakilerini
yetiştirdi ve onları daima aydınlattı.
Seyyid Burhaneddin Hazretleri
Bahaeddin Veled’in irtihalinde Mevlana yirmidört yaşında
idi. Babasının vasiyeti, dostlarının ve bütün halkın yalvarmaları
ile babasının makamına geçti, oturdu. Mevlana, babasından
sonra, Seyid Burhaneddin'i buluncaya kadar bir yıl mürşidsiz
kaldı. 1232 tarihinde babasının değerli halifesi Seyyid Burhneddin-i
Muhakkık-ı Tirmizi, Konya’ya geldi. Mevlana onun manevi terbiyesi
altına girdi.
Seyyid Burhaneddin, mertebesi çok yüksek bir kamil mürşid
idi. Maarif adlı eseri irfanının delilidir. Kendisine, daima
kalblerde bulunan sırları bilmesinden dolayı, Seyyid Sırdan
denirdi. Seyyid Burhaneddin, ta çocukluk yıllarında bir lala
gibi omuzlarda taşıyıp dolaştırdığı Mevlana’ya dedi ki: “Bilginde
eşin yok, seçkinsin. Ama baban hal (manevi makam) sahibiydi,
sen de onu ara, kalden (sözden) geç. Onun sözlerini iki eline
kavramışsın; fakat benim gibi onun haliyle de sarhoş ol. Böylece
de ona tam mirasçı kesil; cihana ışık saçmada güneşe benze.
Sen zahiren babanın mirasçısısın; ama özü ben almışım; bu
dosta bak, bana uy.” Mevlana babasının halifesinden bu sözleri
duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu. Mevlana
candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin’i babasının yerine
koydu ve gerçek bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl
ona hizmet etti. Bu zaman zarfında, o kamil mürşidin kılavuzluğu
ile mücahede (nefsi yenmek için gayret sarfederek) ve riyazetle
o kamil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pişti, olgunlaştı,
baştan ayağa nur oldu; kendinden kurtuldu, mana sultanı oldu.
Nitekim, Mesnevi’sindeki şu iki beyit, piştiğinin, kamil insan
mertebesine ulaştığının ifadesidir; “Piş, ol da bozulmaktan
kurtul... Yürü, Burhan-ı Muhakkık gibi nur ol. Kendinden kurtuldun
mu, tamamiyle Burhan olursun. Kul olup yok oldun mu sultan
kesilirsin.”
Yukarı
Hazret-i
Mevlana’nın Konya Dışına Seyahati
Halep ve Şam’a Gidişi: Mevlana, yüksek ilimlerde daha çok
derinleşmek için, Seyyid Burhaneddin’in izniyle Haleb’e gitti.
Halaviyye Medresesi’nde, fıkıh, tefsir ve usul ilimlerinde
üstün bir alim olan Adim oğlu Kemaleddin’den ders aldı. Mevlana,
Halep’teki tahsilini bitirdikten sonra Şam’a geçti. Burada,
ilmi incelemeler yapmak için dört yıl kaldı. Bu zaman zarfında
Şam’daki alimlerle tanışıp, onlarla sohbet etti.
Yukarı
Şam’da
Şems-i Tebrizi Hazretleri ile Bir Anlık Görüşme
Eflaki’ye göre Mevlana, Şam’da Şemseddin-i Tebrizi ile görüşmüştür;
fakat bu görüşme kısa bir müddettir ve şöyle cereyan etmiştir.
Şemseddin-i Tebrizi, bir gün halkın arasında, Mevlana’nın
elini yakalayıp öper ve ona “Dünyanın sarrafı beni anla!”
diye hitap eder ve kaybolur. İşte bu sohbet veya bir anlık
görüşme tarihinden takriben sekiz sene sonra Şems, Konya’ya
gelecek ve Mevlana ile içli dışlı sohbet edecektir.
Yukarı
Hazret-i
Mevlana Kamil Bir Mürşid
Yedi yıl süren Halep ve Şam seyahatinden sonra Konya’ya dönen
Mevlana, Seyyid Burhaneddin’in arzusu üzerine birbiri arkasına,
candan istekle ve samimiyetle, üç çile çıkardı. Yani üç defa
kırkar gün (yüzyirmi gün) az yemek, az içmek, az uyumak ve
vaktinin tamamını ibadetle geçirmek suretiyle nefsini arıttı.
Üçüncü çilenin sonunda Seyyid Burhaneddin, Mevlana’yı kucaklayıp
öptü; takdir ve tebrikle, “Bütün ilimlerde eşi benzeri olmayan
bir insan, nebilerin ve velilerin parmakla gösterdiği bir
kişi olmuşsun... Bismillah de yürü, insanların ruhunu taze
bir hayat ve ölçülemiyecek bir rahmete boğ; bu suret aleminin
ölülerini kendi mana ve aşkınla dirilt.” Dedi ve onu irşad
ile görevlendirdi. Seyyid Burhaneddin, daha sonra, Mevlana’dan
izin alıp Kayseri’ye gitmiş ve orada ebedi aleme göçmüştür
(1241-1242). Türbesi Kayseri’dedir. Mevlana Seyyid Burhaneddin’in
Konya’dan ayrılışından sonra, irşad (Allah Yolunu gösterme)
ve tedris (öğretim) makamına geçti. Babasının ve dedelerinin
usullerine uyarak beş yıl bu vazifeyi başarı ile yaptı. Rivayete
göre dini ilimleri tahsil eden dört yüz talebesi ve on binden
çok müridi vardı.
Yukarı
Hazret-i
Mevlana’nın Dostları, Halifeleri; Kendisine ilham Kaynağı
Olan Mutasavvıflar
Şems-i Tebrizi Hazretleri
Bu zatın adı, Şemseddin Muhammed olup doğumu 1186 dır. Tebrizli
Melekdad oğlu Ali’nin oğlu olan Şems, tahsilini bitirdikten
sonra, zamanının yegane şeyhi olarak gördüğü Tekbirzi Şeyh
Ebu Bekir Sellebaf’a (sele ve sepet örücüsüne) intisap etti
ve onun terbiye ve irşadıyla yetişip olgunlaştı. Şems, ulaştığı
manevi makama kanaat etmediğinden daha olgun mürşidler bulmak
arzusuyla seyehate çıktı. Senelerce takati tükenircesine bir
çok bir çok yerler dolaştı, zamanının arifleriyle görüştü.
Bu arifleri, mana alemindeki uçuşunda kinaye olarak Şems’e,
Şems-i Perende (Uçan Güneş) adını vermişlerdir. Şems, ta çocukluğundan
itibaren fikren ve ruhen hür bir derviş, kendinden geçercesine
ilahi aşka dalarak yaşayan bir şahsiyetti. Şems, kendisini
ruhen tatmin edecek seviyede bir Hak dostu bulamayan ve hep
kendi mertebesinde bir sohbet arkadaşı arayan bir kamil velidir.
Yana yakıla, kendisine muhatap olabilecek, sohbetine dayanabilecek
bir dost arayan Şems’in bir gece kararı elden gitti, heyecan
içinde idi. Allah’ın tecellilerine gömülüp mest olmuş bir
halde münacatında “Ey Allah’ım! Kendi, örtülü olan sevgililerinden
birini bana göstermeni istiyorum” diye yalvardı. Allah tarafından,
istediğinin, Anadolu ülkesinde bulunan, Belhli Sultanü’l-Ulema’nın
oğlu Muhammed Celaleddin olduğu ilham edildi. Bu ilham ile
Şems, 29 Kasım 1244 yılı Cumartesi sabahı Konya’ya geldi.
Yukarı
Hazret-i
Mevlana ile Hazret-i Şems’in Buluşmaları
Mevlana ile şems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, bu iki ruh,
nihayet buluştular, görüştüler. Bu tarihte Şems, altmış, Mevlana,
otuz sekiz yaşında idi. Bu iki ilahi aşık, bir müddet yalnızca
bir köşeye çekilerek kendilerini tamamiyle Hakk’a verdiler
ve gönüllerine gelen ilahi ilhamlarla sohbetlere koyuldular.
Sultan Veled der ki: “Ansızın Şems gelip ona ulaştı; ona maşukluk
(sevilen, sevgili olmanın) hallerini anlattı, açıkladı. Böylece
de sırrı yücelerden yüceye vardı. Şems, Mevlana’yı şaşılacak
bir aleme çağırdı, öyle bir aleme ki, ne Türk gördü o alemi
ne Arap.”
Hazret-i Mevlana’nın Maşukluk Mertebesine Erişmesi: Bu hususu
Sultan Veled şöyle açıklar, “Alemdeki erenlerin derecelerinden
üstün bir derece vardır ki o, maşukluk durağıdır. Aleme bu
maşukluk durağına dair haber gelmemiş, bu durakta bulunanların
ahvalini hiçbir kulak işitmemişti. Tebrizli Şemseddin zuhur
edip, Mevlana Celaleddin’i aşıklık ve erenlik mertebesinden,
bu zamana kadar duyulmaması olan, maşukluk mertebesine eriştirmiştir.
Esasen Mevlana, ezelde, maşukluk denizinin incisiydi, her
şey döner, aslına varır.”
Kim, kimi aradı? Hatırlara gelebilecek, “Şems mi Mevlana’yı
aradı, Mevlana mı Şems’i” sorusuna şöyle cevap verebiliriz:
Şems, Mevlana’yı, Mevlana’da Şems’i aramıştır. Şems Mevlana’ya
aşık ve taliptir, Mevlana’da Şems’e aşık ve taliptir. Çünkü
aşık, aynı zamanda maşuk, maşuk aynı zamanda aşıktır. Mevlana
der ki: “Dilberler (gönlü alıp götürenler, manevi güzeller),
aşıkları, canla başla ararlar. Bütün maşuklar, aşıklara avlanmışlardır.
Kimi aşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, aşık olmakla
beraber maşuk tarafından sevildiği cihetle maşuktur da. Susuzlar
alemde su ararlar, fakat su da cihanda suzusları arar.”
Yukarı
Hazret-i
Mevlana’nın Manevi Yolculuğundaki Safhaları
Mevlana, manevi yolculuğunu, olgunluğa ermesini,
şu sözünde toplamıştır. “hamdım, piştim, yandım.” Mevlana’nın
pişmesi, babası Sultanü’l-Ulema Bahaeddin Veled ve Seyyid
Burhaneddin’in feyizli nefesleriyle, yanması da Şems’in nurlu
aynasında gördüğü kendi güzelliğinin aşk ateşiyledir.
Yukarı
Hazret-i
Mevlana ile Şems Hakkında
Mevlana, Şems ile Konya’da buluştuğu zaman
tamamiyle kemale ermiş bir şahsiyetti. Şems, Mevlana’ya ayna
oldu. Mevlana, Şems’in aynasında gördüğü kendi eşsiz güzelliğine
aşık oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlana, gönlündeki Allah aşkını
Şems’te yaşattı. Mevlana’nın Şems’e karşı olan sevgisi, Allah’a
olan aşkının miyarıdır (ölçüsüdür). Çünkü Mevlana, Şems’te
Allah cemalinin parlak tecellilerini görüyordu. Mevlana açılmak
üzere bir güldü. Şems ona bir nesim oldu. Mevlana bir aşk
şarabı idi, Şems ona bir kadeh oldu. Mevlana zaten büyüktü,
Şems onda bir gidiş, bir neşve değişikliği yaptı. Şems ile
Mevlana üzerine söz tükenmez. Son söz olarak şöyle söyleyelim,
Şems, Mevlana’yı ateşledi, ama karşısında öyle bir volkan
tutuştu ki, alevleri içinde kendi de yandı.
Yukarı
Şems-i
Tebrizi Hazretleri’nin Konya’dan Ayrılışı
Şems ile buluşan Mevlana, artık vartini Şems’in sohbetine
hasretmiş, Şems’in nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka bir
aleme girmişi. Şems’in cazibesinde yana yana dönüyor, ilahi
aşkla kendinden geçercesine Sema ediyordu. Bu iki ilahi dostun
sohbetlerindeki mukaddes sırrı idrakten aciz olanlar, ileri
geri konuşmaya başladılar. Neticede Şems, incindi ve Mevlana’nın
yalvarmalarına rağmen, Konya’dan Şam’a gitti (14 Mart, 1246
Perşembe).
Yukarı
Hazret-i
Şems’in Konya’ya Dönüşü
Şems’in ayrıldığında derin bir ızdıraba düşen
Mevlana, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu, Sultan Veled’in
başkanlığındaki kafileyle Şam’a, Şems’e gönderdi. Sultan Veled,
kafilesiyle Şam’a vardı, Şems’i buldu ve babasının davet mektubunu,
hediyelerle birlikte, saygıyla Şems’e sundu. Şems, “Muhammedi
tavırlı ve ahlaklı Mevlana’nın arzusu kafidir. Onun sözünden
ve işaretinden nasıl çıkabilir.”diyerek, Mevlana’nın davetine
icabet etti ve 1247 ‘de, Sultan Veled’in kafilesiyle, Konya’ya
döndü.
Yukarı
Hazret-i
Şems’in Kayboluşu
Şems’in Konya’ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlana da
hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Artık Şems’in şerefine
ziyafetler verildi, Sema meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla,
muhabbetle, dostluk içinde geçen günler pek çok sürmedi, dedikodular
ve can sıkısı durumlar yeniden başladı. Şems, o bahtsız dedikoducu
topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden sevginin uçup
gittiğini, akıllarının nefislerine esir olduğunu anladı ve
kendisini ortadan kaldırmaya uğraştıklarını bildi, Sultan
Veled’e dedi ki: Gördün ya azgınlıkta yine birleştiler. Doğru
yolu göstermekte, bilginlikte eşi olmayan Mevlana’nın huzurundan
beni ayırmak, uzaklaştırma, sonra da sevinmek istiyorlar.
Bu sefer öylesine bir gideceğim ki, hiç kimse benim nerede
olduğumu bilmeyecek. Aramaktan herkes acze düşecek, kimse
benden bir nişan bile bulamayacak. Böylece bir çok yıllar
geçecek de yine kimse izimin tozunu bile göremeyecek.” İşte
Sultan Veled’e böyle yakınan Şems, 1247-1248 tarihinde Konya’dan
ansızın gidip kayboldu. Şems’in kayboluşundan sonra Mevlana,
herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı
esası olmayan bir haber bile verse ve Şems’i falan yerde gördüm
dese, bu müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükranelerde
bulunuyordu. Bir gün bir adam, Şems’i Şam’da gördüm diye haber
verdi. Mevlana buna, tarif edilemeyecek şekilde sevindi ve
o adama, üstünde nesi varsa bağışladı. Dostlarından birisi,
bu adamın verdiği haber yalandır, o Şems’i görmemiştir, dediğinde
Mevlana şu cevabı vermiştir. “Evet, onun verdiği bu yalan
haber içinde üstümde neyim varsa verdim. Eğer, doğru haber
verseydi, canımı verirdim.”
Yukarı
Hazret-i
Mevlana’nın, Şems-i Tebrizi Hazretleri’ni Aramak İçin Şam’a
Gidişi
Mevlana, Şems’i çok aradı. Onun ayrılığıyla,
gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Onu aramak
için iki kere Şam’a gitti. Yine Şems’i bulamadı. Bu son iki
seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük
bir ihtimalle 1248-1250 yılları arasında olduğu söylenebilir.
Sultan Veled’in ifadesiyle Mevlana, Şam’da suret bakımından
Tebrizli Şems’i bulamadı ama, mana yönünden onu, kendisinde
buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren Şems’i, kendinde gördü
ve dedi ki: “Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz
ve cansız ikimiz de bir nuruz. Ey arayan kişi! İster onu gör,
ister beni. Ben O'yum O da ben.”
Yukarı
Konya’lı
Kuyumcu Şeyh Selahaddin Hazretleri
Yağıbasan’ın oğlu Konyalı Zerkub (kuyumcu)
diye tanınan Şeyh Selahaddin Feridun, Konya civarındaki bir
gölün kenarında balıkçılıkla geçinen bir ailedendir. Ummi
olarak bilinen Şeyh Selahaddin, gençliğinde Seyyid Burhaneddin’in
terbiyesine girmiş, onun sohbetlerinde pişmiş, onun feyziyle
olgunlaşmış, kamil bir insandır. Ayrıca Şems’in sohbetlerinde
de bulunmuş, ondan da feyz almıştır. Mevlana ile Şems buluşmalarında,
altı ay Şeyh Selahaddin’in hücresinde sohbet etmişlerdir.
Onlara hizmet edebilme şerefine ve sohbetlerinde bulunabilme
bahtiyarlığına eren zat, Şeyh Selahaddin’dir. Şeyh Selahddin,
kuyumcu dükkanında altın varak yaparak, helalinden para kazanmak
ve manevi halini kuvvetlendirmekle uğraşırdı.
Yukarı
Hazret-i
Mevlana’nın Vecd ile Sema’ı
Şeyh Selahaddin’in, Mevlana ile tanışması ta Seyyid Burhaneddin’in
manevi terbiyesi altına girdiği tarihte başlar, fakat bütün
sevgilerden tamamen vaz geçip Mevlana’ya manen bağlanmasına
ve vakitlerini onun sohbetlerine hasretmesine sebep şu hadisedir.
Mevlana bir gün Şeyh Selahaddin’in Kuyumcular çarşısındaki
dükkanının önünden geçmektedir. İçeride varak yapmak için
çekiçle altın dövmekte olan Kuyumcu Şeyh Selahaddin ve çıraklarının
çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyan Mevlana, o hoş seslerin
ahengi ile cezbelenir. (Allah tarafından manen çekilerek iradesi
elden gider) ve vecd ile (kendinden geçip ilahi aşka dalarak)
Sema etmeye başlar. Dışarıda Mevlana’nın Sema ettiğini gören
Şeyh Selahaddin onun, çekiç darbelerinin ahengine, ritmine
uyarak Sema ettiğini anlayınca, altının zayi olmasını düşünmez
ve çıraklarına, çekiç darbelerine devam etmelerini emrederek
kendisi de dışarı fırlar ve Mevlana’nın ayaklarına kapanır.
Yukarı
Hazret-i
Mevlana’nın, Şeyh Selahaddin Hazretleri’ni Kendisine Hemden
ve Halife Seçmesi
Mevlana, son Şam seyahatinde, mana yönünden Şems’i ay gibi
kendinde gördükten sonra, onu aramaktan vaz geçti ve kendisine
Şeyh Selahaddin’i dost ve hemden olarak seçti. Mevlana, Şems’e
duyduğu muhabbet ve gönül bağlılığının aynısını Şeyh Selahaddin’e
de gösterdi ve bu zat ile sükun buldu. Mevlana, Allah’ın cemal
tecellileri içinde ruhen manevi bir alemde yaşadığından, müridlerinin
irşadıyla bizzat uğraşamamış ve onların irşad ve terbiyesine,
en seçkin, en ehil dostlarından birbirini tayin etmiştir.
İşte Şeyh Selahaddin, bu vazifeye ilk olarak tayin ettiği
dostudur. Mevlana, Şeyh Selahaddin’e yalnız manevi bir bağ
ve içten gelen muhabbetiyle kalmadı, onun kızı hakkında, “Benim
sağ gözüm” diyerek iltifatta bulunduğu Fatma Hatun’u oğlu
Slutan Veled’e almak suretiyle aralarında bir akrabalık bağı
da kurdu.
Yukarı
Şeyh
Selahaddin Hazretlerinin Olgunluğu
Mevlana’nın, Şems ile dostluğunu çekemeyenler
bu sefer de Mevlana’nın Şeyh Selahaddin’e gösterdiği yakınlığa
haset etmeye başladılar. Şeyh Selahaddin’i, ümmidir diye,
yüksek irşad makamına layık görmüyorlardı. Şems’e yaptıkları
gibi küstahlığa kalkıştılar. Kendisine kötü düşünce ile bakan
bahtsız, zavallılara Şeyh Selahaddin, “Mevlana, beni yalnızca
herkesten üstün tuttu da bu yüzden inciniyorsunuz. Bilmiyorsunuz
ki benim apaçık bir görüşüm yok, ben bir aynayım. Mevlana,
ben de kendi yüzünü görüyor; ne diye kendini seçmesin? O kendi
güzelim yüzüne aşık, bundan başka fikre düşmek kötü bir şey”
diyerek, kemal ve mahviyyetini (ileri derecede alçak gönüllüğünü)
göstermiştir.
Yukarı
Şeyh
Selahaddin Hazretleri’nin Ebedi Aleme Göçüşü
Mevlana ile Seyh Selahaddin, on yıl birbiriyle
adeta mest olarak görüşüp sohbet ettiler, ayrılık mahmurluğunu
tadmadan, visal aleminde safalar sürdüler. Nihayet Şeyh Selahaddin
hastalandı ve ebedi alemde göçtü (1259).
Yukarı
Çelebi
Hüsameddin Hazretleri
Çelebi Hüsameddin, vaktiyle Konya’ya göçmüş
bir soylu ailedendir ve doğum yeri Konya’dır. (1225) Çelebi
lakabını kendisine veren Mevlana’dır. Gençliğinin ilk yıllarında,
Ahilerin şeyhi olan babasını kaybeden Çelebi Hüsameddin, zamanının
bütün ulu kişileri ve şeyhlerinden yakın alaka ve himaye gördüğü
halde, bütün hizmetkarları ve arkadaşlarıyla, Mevlana’nın
hizmetini seçmiştir. Böylece Mevlana’nın terbiyesinde yetişip
olgunlaşmış, kamil insan olmuştur.
Yukarı
Hazret-i
Mevlana’nın Çelebi Hüsameddin’i Kendisine Hemdem ve Halife
Seçmesi
Mevlana, Şeyh Selahaddin’den sonra kendisine hemdem ve halife
olarak Çelebi Hüsameddin’i seçti ve dostlarına şöyle dedi;
“Ona baş eğin, önünde acizcesine kanatlarınızı yere gerin!
Bütün buyruklarını yerine getirin, sevgisini canınızın ta
içine ekin. O rahmet madenidir, Allah nurudur.” Mevlana’nın
bu buyruğu üzerine, bütün dostlar ona itaat ettiler. Sultan
Veled’in diliyle, “Bütün dostlar, onun lutuf suyuna testi
kesildiler, Şems’e ve Şeyh Selahaddin’e yapmış oldukları aşağılık
hareketlerden kurtulmuşlar, edeplenmişlerdi. Haset etmeden
Çelebi Hüsameddin’e itaat ettiler.” Çelebi Hüsameddin on beş
sene Mevlana’nın şerefli sohbetinde bulundu. Mevlana’dan sonra
da dokuz sene irşad makamında, Mevlana postunda oturdu.
Yukarı
Çelebi
Hüsameddin Hazretleri’nin Değeri
Mevlana, ancak Çelebi Hüsameddin’in bulunduğu
meclis rahat bulur, huzur duyar, coşup manalar saçar, hakikat
ilminden bahisler açardı. Mevlana’ya göre, hakikatler memesinden
manalar sütünü emip çıkaran Çelebi Hüsameddin’dir. Mesnevi’sinde
bu manaya işaretle şöyle der; “Bu söz, can memesininde süttür.
Emen olmadıkça güzelce akmıyor. Dinleyen susuz ve arayıcı
olursa, va’zeden ölü bile olsa söyler. Dinleyen yeni gelmiş
ve usanmamış olursa dilsiz bile sözde bülbül kesilir. Kapımdan
içeri, na-mahrem girince, harem halkı, perde arkasına girer,
gizlenir. Zararsız ve mahrem birisi gelince de o kendilerini
gizleyen mahremler, yüzlerindeki peçeyi açarlar. Bütün güzel,
hoş ve yaraşan şeyler, gören göz için yapılır. Çengin zir
(en ince) ve bam (en kalın) nağmeleri, nasıl olur da sağır
kular için terennüm edilir? Allah, miski beyhude yere güzel
kokulu yapmadı. Koku duyan için yarattı; koku almayan için
değil.” İşte İslami Tasavvuf edebiyatının en büyük didaktik
şaheseri olan Mesnevi’yi Çelebi Hüsameddin, Mevlana’nın tükenmez
bir hazineye benzeyen ruhundan çekip çıkartmıştır.
Yukarı
Çelebi
Hüsameddin Hakkında
Mevlana’nın kırk yıl samimiyetle hizmetinde,
sohbetinde bulunan Sipehsalar, Risale’sinde, Çelebi Hüsameddin’in
değerini şu cümlelerle belirtiyor; “Hakikatte Hüdavendigar
Hazretlemizin tam mazhari Çelebi Hüsameddin idi ve bütün Mesnev-i
Şerif onun ricası ile yazılmıştır. Bütün tevhid ve aşk ehli,
kendilerine bahşedilen Mesnevi’nin yalnızca yazılması hususunda,
kıyamete kadar Çelebi Hüsameddin’e teşekkür etseler, yine
şükran borçlarını ödeyemezler.”
Yukarı
Mesnevi’nin
Yazılışı
Eflaki, Mesnevi’nin yazılıp tamamlanmasını anlattığı bahiste
diyor ki: “Mevlana Hazretleri, asil kişilerin sultanı Çelebi
Hüsameddin’in cazibesi ile heyecanlar içerisinde Sema ederken,
hamamda otururken, ayakta, sükunet ve hareket halinde daima
Mesnevi’yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, akşamdan
başlıyarak gün ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler,
yazdırırdı. Çelebi Hüsameddin de bunu sür’atle yazar ve yazdıktan
sonra hepsini yüksek sesle Mevlana’ya okurdu. Cilt tamamlanınca
Çelebi Hüsameddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken
düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu.” Bu şekilde dikkatlice 1259-1261
yılları arasında yazılmaya başlanılan Mesnevi, 1264-1268 yılları
arasında sona erdi.
Yukarı
Hazret-i
Mevlana’nın Baki Aleme Göçüşü
Mevlana, Çelebi Hüsameddin ile tam onbeş sene güzel demler,
hoş safalar sürdü. Bu müddet zarfından bahtsızların fitne
ve hücumundan uzak, huzur ve sürur içinde yaşadı. Dostları
onun cemalinin nuruna pervane olmuşlardı. Mevlana, artık son
anlarını yaşadığını, özlediği ebedi cemal alemine kavuşacağını
anlamıştı. Ansızın hastalanıp yatağa düştü. Mevlana’nın hastalık
haberi Konya’da yayıldığı zaman ahali, şifalar dilemeye, gönlünü,
duasını almaya geliyorlardı.
Şeyh Sadreddin (? – 1274) de talebeleriyle birlikte Mevlana’ya
geçmiş olsun demeye geldi ve çok üzüldüğünü beyan edip, “Allah
yakın zamanda şifalar versin. Hastalık ahirette derecenizin
yükselmesine sebeptir. Siz alemin canısınız, inşaallah yakın
zamanda tam bir sıhhate kavuşursunuz” diye temennide bulundu.
Bu nun üzerine Mevlana: “Bundan sonra Allah sizlere şifa versin.
Aşıkın maşukuna kavuşmasını ve nurun nura ulaşmasını istemiyor
musun?” dedi. Şeyh Sadreddin, yanındakilerle birlikte ağlayarak
kalkıp gitti.
Mevlana, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan göçeceğine
üzülmemelerini söylüyordu, fakat onlar, benden de olsa, bu
ayrılığı kabullenemiyorlar, ağlayıp inliyorlardı. Mevlana’nın
hanımı, Mevlana’ya hitaben; “Ey alemin nuru, ey ademin canı!
Bizi bırakıp nereye gideceksin?” diyerek ağlıyor ve ilave
ediyordu. “Hudavendigar Hazretlerinin dünyayı hakikat ve manalarla
doldurması için üçyüz veya dörtyüz yıllık ömrünün olması lazımdı.”
Mevlana cevaben, “Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrud’uz,
bizim toprak alemiyle ne işimiz var, bize bu toprak aleminde
huzur ve karar nasıl olur? Ben insanlara faydam dokunsun diye
dünya zindanında kılmışım, yoksa hapishane nerede ben nerede?
Kimin malını çalmışım? Yakında Allah’ın sevgili dostunun,
Hazret-i Muhammed’in yanına döneceğimiz umulur”
Yukarı
Hazret-i
Mevlana’nın Vasiyeti
“Ben size, gizli ve aleni, Allah’dan korkmanızı, az yemenizi,
az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç
tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, daima şehvetten kaçınmanızı,
halkın eziyet ve cefasına dayanmanızı avam ve sefihlerle düşüp
kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem sahibi olan salih kimselerle
beraber olmanızı vasiyet ederim. Hayırlısı, insanlara faydası
dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız
tek olan Allah’a mahsustur. Tevhid ehline selam olsun.”
Yukarı
Şeb-i
Arus
İrfan ve sevgi güneşi Mevlana, 5 Cemaziye’l-ahir, 672 (17
Aralık 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile,
bütün güzellikleriyle gülerek ebediyet aleminin asumanına
doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arus derler.
Yukarı
Hazret-i Mevlana’nın
Cenaze Merasimi
Müslüman olan, müslüman olmayan, küçük büyük ne kadar Konyalı
varsa hepsi, Mevlana’nın cenaze merasimine katıldı. Müslümanlar,
müslüman olmayanları sopa ve kılışla savmaya çalışarak onlar:
“Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardır? Bu din sultanı Mevlana
bizimdir, bizim imamımızdır” diyorlardı. Onlar da şu cevabı
veriyorlardı. “Biz Musa’nın ve bütün peygamberlerin hakikatini
onun sözlerinden anlayıp öğrendik. Kendi kitaplarımızda okuduğumuz
olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük. Sizler
nasıl onun muhibbi ve müridi iseniz, biz de onun muhibbiyiz.
Mevlana Hazretleri’nin zatı, insanlar üzerinde parlayan ve
onlara iyilikte, cömertlikte bulunan hakikatler güneşidir.
Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydınlanır.
Mevlana ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duymamazlık
edemez. Ekmekten kaçan hiçbir aç gördünüz mü?
Yukarı
Hazret-i
Mevlana’nın Cenaze Namazı
Mevlana’nın vasiyeti üzerine Şeyh Sadreddin,
Mevlana’nın namazını kıldırmak üzere niyetlendiğinde dayanamayıp
baygınlık geçirdi. Bunun üzerine namaza Kadı Siraceddin imamlık
etti.
Yukarı
Hazret-i
Mevlana’ya Yeşil Kubbe
Mevlana’ya Yeşil Kubbe denilen türbe, Sultan
Veled ile Alameddin Kayser’in gayreti ve Emir Pervane’nin
eşi (Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kızı) Gürcü Hatun’un
yardımıyla Çelebi Hüsameddin zamanında yapıldı. Türbenin mimarı
Tebrizli Bedreddin’dir. Selimoğlu Abdülvahid adlı bir sanatkar
da Mevlana’nın kabri üzerine, Selçuklu oymacılığının şaheseri
olarak kabul edilen, büyük bir ceviz sanduka yaptırmıştır.
Bu sanduka bu gün, Sultan”ül-Ulema Bahaeddin Veled’in kabri
üzerindedir.
Yukarı
Hazret-i
Mevlana’nın Ölüme ve Mezara Bakışı
“Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı
mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum
sanma; bu çeşit şüpheye düşme, bana ağlama, yazık yazık deme.
Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o zamandır.
Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma
ve görüşme zamanımdır. Beni kabre indirip bırakınca, sakın
elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir.
Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan
ne ziyan geliyor ki? Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır.
Mezar hapis gibi görünür, ama o, canın kurtuluşudur. Hangi
tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye
düşüyorsun? Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı?
Can Yusuf’u ne diye kuyuda feryad etsin?Bu tarafta ağzını
yumdun mu o tarafta aç. Zira senin hayuhuyun, mekansızlık
aleminin fezasındadır.”
Yukarı
Hazret-i
Mevlana’nın Ziyaretçilerine Seslenişi
“Kardeş, mezarıma defsiz gelme; çünkü Allah
meclisinde gamlı durmak yaraşmaz. Hak Teala beni aşk şarabından
yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile, ben yine o aşkım.”
“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız?
Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.”
Yukarı |
|