|
Minyatür, çoğunlukla elyazması
kitaplarda, metnin anlaşılmasını kolaylaştırmak ve konuyu
zenginleştirmek amacıyla yapılan küçük boyutlu resimlere verilen
isimdir. Gerek Hıristiyan gerekse İslam dünyasında çok sayıda
minyatürlü yazma üretilmiştir. Ancak Hırıstiyan sanatı, yaşanan
kültürel değişimlerle bağlantılı olarak doğanın gerçekçi tasvirine
yönelmiş ve bu uğurda yağlı boya resmin sağladığı imkanları tercih
etmiştir. Ayrıca, matbaanın keşfiyle birlikte elyazmalarının
azalmaya başlaması da buna eklenince, 15.yüzyıldan itibaren batı
dünyasında minyatür önemini yitirmiştir. İslam sanatçısı ise İslam
felsefesine uygun olan şematik bir anlatımı tercih etmiş ve bunu
minyatür sanatında yorumlamıştır. Üstelik islam dünyası matbaaya
daha birkaç yüzyıl ilgisiz kaldığı için elyazmalarının üretimi
artarak devam etmiştir.
Minyatür sanatına yeni bir yaklaşım ve konu dünyası getirmiş
olan Türk minyatürü, daha başından beri gerçekçi eğilimiyle
dikkat çeker. Ancak genel hatlarıyla İslam minyatür geleneğine
bağlıdır. Bu durum klasik Osmanlı üslubunun geliştiği 16.yüzyıla
kadar belirgin haldedir.
Günümüze ulaşan örnek ve belgeler bizi 8-9.yüzyıllara,
Uygurlar dönemine kadar götürür. Uygurlardan kalma az sayıda
minyatürlü sayfa, ardından Selçuklular döneminden kalma
(11-13.yüzyıllar) Kelile ve Dimne, Varka ve Gülşah
gibi sayılı minyatürlü yazma, Türklerin bu sanata tarih boyunca
vermiş olduğu önemi ortaya koyar. Ancak sağlam ve tutarlı bir
çizgi, Fatih Sultan Mehmet döneminde yakalanır...
Fatih'in İstanbul'u fethi sadece Türkler için değil, tüm dünya
için önem taşıyan tarihi bir hadisedir. Sultan Mehmet, İstanbul'un
fethinin ardından fazla zaman geçirmeden sarayına doğulu ve batılı
pekçok bilim ve sanat adamını toplamaya başlar. Saraya gelen
yabancı sanatçılar arasında Venedikli Maestro Paolo, Veronalı
Matteo di Pasti, 1478-1481 arasında burada kalan ve padişaha çok
sayıda madalyon hazırlayan Costanza da Ferrara ve Fatih'in bir
portresini yapan Gentile Bellini... Dönemin en ünlü nakkaşı olan
ve Maestro Paolo'nun öğrencisi olduğu, bir süre Venedik'e gidip
burada çalıştığı söylenen Sinan Bey de onun bağdaş kurmuş, elinde
tuttuğu karanfili koklar bir vaziyette resmini yapmıştır. Böylece
bu dönemde Osmanlı minyatüründe portre geleneğinin temelleri de
atılmış olur. Ancak bu dönemden günümüze gelen iki minyatürlü
yazmadan Dilsüzname Edirne'de, Cerrahiye-i İlhaniye
ise Amasya'da hazırlanmıştır. Saray atölyesinden çıkma resimli
elyazmalarından günümüze gelen ilk örnekler II. Beyazıd dönemine
aittir.
Saraya bağlı olarak hem atölye hem de bir okul görevi gören
nakkaşhanelerde, sernakkaş ya da nakkaşbaşı adı
verilen bir ustanın yönetiminde pekçok sanatçı birarada çalışır..
Atölyede sıkı bir disiplin içerisinde usta-kalfa-çırak ilişkisi
vardır. Yoğun bir çalışma ortamı ve iş birliğinin söz konusu
olduğu bu düzende, tüm çalışmalar sıkı bir disiplin içinde sürer.
İşte bu ortamda hazırlanan minyatürlü yazmalardan günümüze gelen
en erken tarihli örnekler II. Beyazıd dönemindendir. Bu dönemde
Fatih döneminde yoğunlaşan batı etkisi azalmaya başlar ve
portrelerin yerini yeniden elyazmalarının sayfalarını süsleyen
minyatürler alır.
Kelile Dimne, Hamse, Hüsrev ile Şirin, Süleymanname
gibi eserlerin minyatürlerinde Şiraz, Herat gibi çeşitli
doğu okullarından gelen etkilerin yanı sıra az da olsa batı etkisi
görülür. Yavuz Sultan Selim döneminde ise, 1514'de Tebriz'in
fethiyle bağlantılı olarak bazı İranlı sanatçıların saraya
gelmesiyle Safevi üslubu etkili olur. Yaklaşık 40 yıllık bir süreç
içerisinde Fatih döneminden gelen batı etkileri özümsenir ve bunun
yanı sıra çeşitli doğu okullarının etkileri hissedilmeye başlar.
Henüz belli bir üsluplaşma görülmese de, bu dönem için bir
hazırlık evresi niteliği belirgindir.
Kanuni döneminde Osmanlı minyatürü nihayet kişiliğini bulur.
İmparatorluk doğuda ve batıda sınırlarını genişletirken fethedilen
ülkelerin sanatçıları da Osmanlı sarayına alınır ve bunlar Osmanlı
sanatçıları üzerinde etkili olurlar. Nevai'nin 1530-31 tarihli
Hamse'sinin minyatürlerinde Avrupa, Pers ve Osmanlı
gelenekleri kaynaşmıştır. Bu dönemde; Şahi'nin Divan'ı (1528), Ali
Şir Nevai'nin biri 1534 tarihli diğeri tarihsiz iki Divan'ı gibi
edebi içerikli yazmaların dışında en önemli çalışmalar tarihi
konulu elyazmaları olmuştur.
Bu konu, sonradan Osmanlı minyatürünün ana teması olur ve daha
gerçekçi bir yaklaşımın gelişmesine yol açar. Kanuni döneminin
ortalarına doğru, Osmanlı tarihine ait olayları tasvir eden
tamamen yeni bir tarz ortaya çıkar. Matrakçı Nasuh'un resimlediği
1534 tarihli Bayan-ı manazil-i sefar-i Irakeyn, Kanuni'nin
Irak seferini anlatır. Sultanın sefer güzergahındaki İstanbul,
Halep, Diyarbakır, Tebriz, Bağdat şehirlerinin ve kurulan
kampların görünümleri tasvir edilir. Büyük bir gerçekçilikle
yapılan resimler, dikkatli gözlemlerin sonucudur ve sanatçı
ayrıntıya girmeden en önemli özellikleri vermeyi başarır. Bu
özellikleri ile çoğu kuşbakışı çizimlerden oluşan bu görünümler,
topografik resim tarzının ilk ve en canlı örneklerini oluşturur.
Yaklaşık 30 yıl süren II. Selim ve III. Murat dönemlerinde,
Osmanlı minyatürü dış etkilerden tamamen kurtularak, tam anlamıyla
bağımsız ve özgün bir stil geliştirir. Osmanlı tarihiyle ilgili
tasvirler bu dönemde olgunlaşarak, realizm büyük bir sadeliğe
ulaşır. Bu dönemde minyatürün en önemli konusu Osmanlı tarihidir.
Osmanlı sultanlarının tarihini, dönemlerinin toplumsal ve sosyal
olaylarını anlatan şahnameler yüzlerce minyatürle süslüdür. Ayrıca
II. Mehmet döneminde ilk kez görülen portreler de popüler olur.
Öte yandan edebi eserlerin illüstrasyonu önemini kaybeder.
Dönemin en önemli şahnamecisi Lokman'dır. Onun Zafername,
Şahname-i Selim Han ve Şehinşahname adlı üç şahnameyi yazdığı
bilinmektedir. Dönemin en önemli nakkaşı ise Nakkaş Osman'dır.
Lokman ile birlikte pekçok minyatürlü elyazmasında çalışmıştır.
Portre resminde önemli bir isim Barbaros Hayrettin, Kanuni ve II.
Selim'i resimleyen Nigari takma isimli Haydar Reis'tir. Nigari,
35X40 cm. ebatlarında büyük boy minyatürler yapmıştır. Osmanlı
portrelerinin en önemli örneği III. Murat döneminde resimlenmiş
olan Lokman'ın Kıyafet el-insaniye fi Şemail el- Osmaniye'sindeki
çeşitli Osmanlı sultanlarına ait 20 portredir. Bu portreler için
araştırma yapılarak sultanların özellikleri çıkartılmıştır.
Portrelerdeki resmi özelliğe rağmen bireysel nitelikler ve
ifadeler başarıyla yansıtılmıştır.
III. Murat'ın oğlu III. Mehmet'in sünnet töreni için verdiği
52 günlük şöleni anlatan Surname, bu dönemin en önemli
minyatürlü yazmasıdır. Bu el yazması sadece Osmanlı minyatür resmi
açısından değil, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu'nun
16.yüzyıldaki ekonomik ve sosyal durumu için bir belge niteliği
taşıması açısından da önemlidir.
Osmanlı resminin en anıtsal el yazması hiç şüphesiz Şehnameci
Lokman'ın iki ciltlik Hünername'sidir (1584). Kitabın
birinci cildinde I. Osman'dan I. Selim hükümdarlığının sonuna
kadar her sultanın tahta çıkışı, atış ve av yiğitlikleri, bedeni
kuvvet, cesaret, felsefe, dönemin en önemli olayları ve ölümü gibi
konuları işleyen sahneler yer alırken; ikinci cilt yalnızca I.
Süleyman'ı konu alır. Bu dönemde yapılan pekçok minyatürlü diğer
elyazmasıyla Osmanlı minyatürü klasik hüviyetini bulur. Dönemin
sonlarına doğru bu okul en olgun işlerini üretirken tamamıyla yeni
bir üslup ortaya çıkar. Bu üslubun doğuşu gerek yüzlerce
minyatüründeki üslup gerekse konu açısından tarihi resimlerden
farklı olan 5 ciltlik Siyer-i Nebi'de görülür. Burada, Hz.
Muhammed'in hikayesi anlatılır. Az sayıdaki figürler olağandan
büyüktür ve yumuşak konturludur. Minyatürler çok renkli, titreyen
ve bükülmüş melek kanatları, alevli haleler ve bulutlarla
zenginleştirilmiştir. Tarihi resimlerin ve sade kompozisyonlara
dayalı hikayelerin tersine yumuşak hatlar, parlak renk skalası ve
sadece birkaç figür kullanımı geç-klasik dönemin ana
özellikleridir.
Bu dönemde sahnelerde birkaç büyük figürün yer alması, yumuşak
hatlar ve güçlü renklerin vurgulanması genel özellikler.
Genellikle geç-klasik dönem tarihi konulu minyatürlerinde divan
toplantıları, şehzadelerle konuşan sultanlar, elyazması üzerinde
çalışan yazar ve ressamlar dönemin gözde konularıdır. Klasik
dönemin doğal toprak renkleri yerini mor ve koyu kırmızının parlak
tonlarına bırakır.
Şehname-i Mehmet Han (1609)'da Sultan'ın İstanbul'a dönüşünü
anlatan sahne tamamıyla yeni bir kompozisyon anlayışını yansıtır.
Figürler diyalog halinde, zaferin neşesi içerisindedirler.
III. Mehmet döneminin önemli sanatçısı Hasan'dır. Bu dönemde
klasik dönemin aksine konularda büyük çeşitlilik görülür. III.
Mehmet döneminde saray ressamlığıyla karşılaştırıldığında çok
farklı bir görünüş ortaya koyan başka bir resim okulunun varlığı
saptanır. Bunlar eyalet resimleridir. Fuzuli'nin Hadikat el
Sueda'sı gibi örneklerde pekçok sahneye artık çeşitli
toplumsal sınıflardan kişi dahil olur. Zengin hayal gücüne dayanan
bu resimlerde bir halk üslubu vardır. Bu okulun serbest, samimi
atmosferiyle saray oklunun etkileyici, resmi üslubu arasında büyük
bir fark vardır.
Tarihi konulu resimler azalarak da olsa 17.yüzyılın ortasına
kadar yapılmaya devam eder. Öte yandan 17.yüzyılın başından
itibaren albüm yapımı ve bununla beraber tek figürler ve ayrı
portreler önem kazanır. Klasik ve geç-klasik dönem minyatürleriyle
olan en çarpıcı farklılaşma minyatürlerin ebatlarındadır.
Falname'nin 36 minyatürü yaklaşık 36X48 cm. ebadındadır.
Bunlar, renkli, kalın fırçalarla boyanmış ve dekoratif detayların
önem kazandığı minyatürler.
II. Osman döneminde gerek tarihi konular gerek şahnameler
yeniden popüler olur. Dönemin en önemli yazması Tercüme-i
Şakayık-ı Nümaniye, her alandaki Türk büyüklerini konu alır.
Bunlar Nakşi'nin minyatürleridir. Nakşi'nin resimlerinde
sahneler çok az figür içerir ve dış mekan tercih edilir. Onun
tarzı klasik dönemden ve sonraki resim okullarından farklıdır.
Çalışmalarının en önemli özelliği zarif fırça vuruşlarına
temellenen saf desendir ve manzaralar genellikle çeşitli mat
renklerle boyanır. Arka plandaki ağaçlar ve binalar sahneye
derinlik verme çabasıyla dikkatle gözlenmiştir ve olağandışı bir
perspektif duygusuyla çizilmiştir.
Bu durum özellikle kemerli pencere ve kapılarda görülür.
Nakşi'nin renkleri de zengin ton çeşitlilikleri ve usta uygulanış
teknikleriyle dikkat çekerler. Onun, minyatürlerinde pencereden
görülen patikalar, doğrudan resmin içine uzanan kemerli portaller
ve uzaktaki gölgevari figürler, derinlik duygusuna çok fazla
önem verdiğini gösterir. Kemerli açıklıklar resme güçlü bir
perspektif duygusu verir. Bu da 17.yüzyıl başlarından itibaren
batı sanatının en önemli özelliği olan üç boyutlu anlatıma yönelik
illüzyonların Osmanlı minyatürüne girmeye başladığını gösterir.
II. Osman döneminde, sultanın tarihini anlatan son Osmanlı
Şahname'si yazılır. II. Osman'ın Hotin seferi sırasında
ordusuyla ilerlediği sahnede, ön plandaki izleyici grubunun
gösterilişi en yenilikçi özelliktir... Figürler sultana
bakmaktadırlar ve arkadan gösterilmişlerdir. Ön plana, alt
kısımları resmin çerçevesi tarafından kesilmiş şekilde
yerleştirilmişlerdir. Bu, tüm sahneye derinlik duygusu verir.
16.yüzyıl klasik dönem üslubunu sürdürmeye devam eden saray
sanatçılarından ayrı olarak Nakşi'nin sunduğu yeni üslup hem batı
sanatının etkilerini hem de derinlik sorununun çözümü girişimini
yansıtır. Bu döneme ait anonim bir albüm saray dışındaki
örneklerin niteliği hakkında bilgi verir. Bunlar daha ilkel ve
naif bir şekilde ele alınmışlardır ve yerel halk kültürü ve
popüler zevki yansıtırlar.
18.yüzyıl Osmanlı resmi, III. Ahmet (1703-1730) Edirne
Sarayı'nı terk edip İstanbul'a geri döndükten sonra (1718) başlar
ve Lale Devri'nin (1718-30) sonuna kadar sürer. III. Ahmet ve
Sadrazamı İbrahim Paşa, kişilik olarak benzer özelliklere sahiptir
ve enerjisinin çoğunu önemli kültürel ilerlemelere adamışlardır.
III. Ahmet, tüm şairleri, kaligrafları ve çağının sanatçılarını
korumuş ve 12 yıllık Lale Devri minyatür alanında sadece yüzyılın
en üretken ve verimli dönemi olmakla kalmamış, ayrıca Osmanlı
resminin son yaratıcı çağı olmuştur. Bu dönem resmi, geçmiş
gelenekle bağları koparmamış da olsa yaklaşım olarak yenidir.
Bunun nedeni Avrupa ile olan yakın kültürel ilişkilerdir.
Levni, III. Ahmet döneminde çalışmıştır. Surname-i Vehbi,
III. Ahmet'in düzenlediği bir şöleni anlatır (1720). Figürler
büyük ölçülüdür ve her sahnede büyük yer kaplarlar. Arka plan ve
kuruluş detaylı gösterilmez. Böylece dikkat figürlere çekilir.
Figürler akılcı gölgeleme ve kıyafetin ele alınış şekliyle üç
boyutlu gibidir.
18.yüzyılda portre geleneğini Levni ile devam eder. Levni'nin
tek sayfalar halinde, kitaplardan bağımsız minyatürlere (murakka)
önem vermiş olması da ilginçtir. Ondan önce bu tarz resimlere
rastlanılırsa da asıl önemini Levni ile kazanmıştır. Ayrıca Levni
ile birlikte kadın figürü ilk kez minyatüre büyük ölçüde girmiş ve
sahnelerde önemli bir yer tutmuştur.
Levni'yi izleyen dönemde (1735-45 arası) çağının zevkine uygun
çiçek resimleri ve çoğu kadın tek figürler yapmış olan Abdullah
Buhari önemlidir. Onun 1741-2 tarihli yıkanan kadın resmi kadın
figürünün konu alındığı minyatürlerin en ilgi çekicilerinden
birisidir.
18.yüzyılda Avrupa zevki ilkin süslemede Rokoko ile
gelir. Sonra yabancı ressamlarla yüzyılın ikinci yarısında etkisi
artar. 19.yüzyılda yapılmış olan ve III. Selim'i Vezir Koca Yusuf
Paşa ile gösteren resim, artık minyatür özelliğini tamamen
kaybederek perspektifli batı resmine uygun bir hale getirir.
Minyatürlü el yazmalarının son derece masraflı bir iş olması,
giderek ekonomik zorluğa sürüklenen Osmanlıda bu sanatın görkemini
kaybetmesine neden olur. Aynı sıralarda Osmanlının batıya olan
ilgisi artmakta ve ülkeye sürekli artan sayıda batılı sanatçı
girmektedir. Bu durum batılı anlamda resim sanatına ve tekniğine
duyulan ilginin artmasına neden olur. Böylece gelişim süreci yeni
bir aşamaya gelen minyatür sanatı, değişen koşullar nedeniyle bu
aşamayı gerçekleştirme imkanı bulamamış ve yerli sanatçıların
Avrupa resmine temellenen yeni sanat biçimine yönelmesiyle son
bulmuştur.
(Ayyıldız Gazetesi)
 |