|
“Azası olmak şeref ve saadetine mazhar olduğunuz Bulgaristan
Komünist Partiyası, bütün dünyada şöhret kazanmış bir
partiyadır.”
“Siz burada bundan 20 sene evvel Sovyetler Birliği’nde olduğu
gibi, sosyalizmi kurmak bahtiyarlığı içindesiniz.
Sovyetler Birliği, hakikî insan gibi nasıl yaşamak lâzım
geldiğini gösteren yegâne memlekettir.”
Yukarıdaki başlık
1955 yılında Bulgaristan’da basılmış olan 130 sayfalık bir
kitabın adıdır. Blaga Dimitrova tarafından yazılmış olan
kitabın özgün adı “Nazım Hikmet ve Bılgariya”dır. Eser Hüseyin
Karahasan’ca Türkçeye çevrilmiş ve Narodna Prosveta (Devlet
Neşriyat Evi) tarafından 2000 tirajla Sofya’da basılmıştır.
Kitabın iç kapağında “Yolculuk Notları” alt başlığı da
bulunmaktadır.
1950’lerin başlarında büyük kalabalıklar hâlinde
Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçen Türklerin göçünü durdurmak
için Bulgar hükûmeti Nâzım Hikmet’i görevlendirmiştir. Nâzım
Hikmet bu maksatla 1951 yılında, yanında kitabın yazarı Blaga
Dimitrova ve Komünist Parti yetkilileri de bulunduğu hâlde
Bulgaristan’daki Türk köylerini dolaşmış ve Dimitrova’daki
kayda göre “ceman 150 bin kişinin iştirakiyle 20 miting,
halkla 10 konuşma, 12 muhtelif yerde partiya aktif gruplarıyla
görüşme” (s. 130) yapmıştır. İşte Blaga Dimitrova’nın kitabı
bu gezinin notlarıdır.
Zekeriya Sertel’in “Nâzım Hikmet’in Son Yılları” (İstanbul,
1978) adlı eserinde bu görev ve yolculuk şu satırlarla
anlatılır:
“Nâzım Hikmet Moskova’ya döndükten pek az sonra Sofya’dan bir
davet aldı. Bulgar Komünist Partisi ve hükûmeti Nâzım Hikmet’i
Sofya’ya davet ediyordu.”
“Bu davetin amacı şuydu:”
“Bulgaristan Komünist Partisi ve hükûmeti, yerli Türkler
sorununu nasıl çözeceklerini bilmiyorlardı. O vakit
Bulgaristan’ın nüfusu altı milyondu. Bunun altı yüz bini yani
onda biri Türktü. Bu büyük kalabalık Bulgar parti ve
hükümetini iki bakımdan endişeye düşürüyordu. Bulgaristan’da
yaşayan Türkler dil, din, gelenek ve duygu ile Türkiye’ye
bağlıdırlar... Bunlardan kurtulmak gerek.”
“Sonra Bulgar Türkleri, devrimi benimsemiyorlar, bir türlü
kolhozlara girmiyorlar, bağımsızlıklarını korumaya
çalışıyorlar, hükümetin ve partinin baskısına karşı
direniyorlar. Bulgar hükümeti de onları benimsemiyor. Bulgar
köylerine elektrik verirken, Türk köylerini atlıyorlar. Bu
karşılıklı anlaşmazlıklar ortaya büyük bir problem çıkarmış
bulunuyor.”
“Sonunda Bulgar hükümeti bu sorunu çözebilmek için
Bulgaristan’da bulunan bütün Türkleri memleketten çıkarmaya
karar veriyor. Kapıları açıyor, isteyenler Türkiye’ye
gidebilir, diyor.”...
“Bu karar yerli Türklere bildirilince, bütün Türk köyleri
birden ayaklanıveriyor. Tüm Türkler Türkiye’ye göçmeye
kalkıyorlar. Sofya’daki Türk Konsolosloğu, Türkiye’ye gitmek
isteyenlerin hücumuna uğruyor.”
“Bulgar hükümeti, görür ki, altı yüz bin Türk Türkiye yolunu
tutmak kararındadır. Yollar, Sofya sokakları, trenler,
göçmenlerle doludur. Evet ama, bir anda nüfusun onda birinin
ekonomiden çekilmesi Bulgar ekonomisini altüst edebilir.”...
“Bu nedenle bu genel ayaklanma, Bulgar parti ve hükümetini
ürkütür. Verilen kararın yanlış olduğu anlaşılır. Zararın
neresinden dönülürse kârdır deyip, bu göçü durdurmak kararı
verilir. Fakat bir kez ayaklanmış olan bu halkı tekrar
yurtlarına döndürmek, hükümetin içtenliğine inandırmak artık
kolay değil. O vakit düşünüp taşınırlar ve Nâzım Hikmet’in
Türk halkı üzerindeki etkisinden faydalanmaya karar verirler.”
(s, 42-44).
Blaga Dimitrova kitaba şu sözlerle başlıyor:
“– Memleketinize gelmeyi çok arzu ediyorum. Orada 500.000 Türk
var, onlarla görüşüp konuşmam gerekiyor.”
“Bu sözleri Nâzım Hikmet, Moskova’ya yeni geldiği sıralarda
karşılaştığı bir grup Bulgara söylemişti.”
Demek ki Dimitrova’ya göre Bulgaristan hükûmetinin daveti söz
konusu değil, Nâzım Hikmet’in arzusu söz konusuydu. Dimitrova,
Nâzım Hikmet’e verilen bir dosyanın muhteviyatıyla eserine
devam eder. Dosyaya göre Türkler için birçok şeyler
yapılmıştır. (s. 4,5). Buna rağmen Dimitrova, 1950 ilk
baharındaki göç sahnelerini hatırlamadan edemez: “Bir grup
arkadaş, Dobruca’da bediî eserler okumak maksadıyla aynı
trende yolculuk ediyorduk. Tren Deliorman’daki küçük garlarda
sadece iki-üç dakika duruyordu. Halbuki bu garlar, karınca
yuvaları gibi kaynaşıyordu. Bütün köyler oralara dökülmüştü;
garlar siyah ferace ve rengârenk sarık denizi (Türklerin
giyimleri kastediliyor. A.B.E.) halindeydi.” (s. 6,7).
Nâzım Hikmet’in biyografisi ve hatta şiir görüşleri üzeride
çalışacak olanlar Dimitrova’nın kitabını da okumalıdırlar.
Eserin 69-75. sayfaları arasında Nâzım Hikmet’in “ilham ânı,
şiir yaratıcılığının şartları, Komünizm ve şiir, destanî
şiirin şartları, şiirde kompozisyon” gibi konulardaki
düşünceleri yer almaktadır. Dimitrova, Nâzım Hikmet’in bu
konularda anlattıklarını aktarmaktadır. Şu düşünceler dikkat
çekicidir: “Nâzım Hikmet’e göre, şiir, tamamiyle irade ve
fikir tarafından yönetilen, azimli ve şuurlu yaratıcı emekle
yoğrulmalıdır. Meselâ, o her şiirinin şekline ait bütün
nüansları en derin inceliklerine kadar önceden hesap
etmektedir. Muhtevaya ne nispette mükâleme, nesir ve his
entonasyonu, ne nispette epik ve lirik unsur lâzım olduğu
peşinen hesaplanmalıdır.”...
“Nâzım Hikmet’in kanaatine göre, devrimiz büyük şiiri
yaratmalıdır. Zira, müşterek yüce bir gaye uğrunda, yani
komünizm için bu kadar muazzam, bir umum halk hareketi bütün
insanlık tarihinde hiçbir zaman görülmüş değildir.” (s.71).
“Yaşamak Güzell Şey Be Kardeşim” romanında Nâzım Hikmet’in
anlattığı köpek ısırması ve kuduza yakalanma korkusu da
Dimitrova’nın kitabında Nâzım’ın ağzından verilir (s. 80-83).
Yine Nâzım Hikmet’in meşhur dokumacılığı da eserde yer alır
(s. 90-93). Nâzım Hikmet’le ilgili birçok araştırma ve
hatırada görülen bu “hapishanede dokumacılık yapma” işi için
Dimitrova’nın kitabından şu satırları nakledelim: “Kazanılan
para ile geçinebileceklerinden başka, partiyaya da muayyen bir
meblağ ayrılabileceğini görünce, komünist mahpuslar emeklerini
en makûl surette organize ediyorlar. Sovyet fabrikalarının
emek teşkilâtını mükemmelen tanıyan Nâzım Hikmet, sıkı bir
arkadaşlık disiplini kuruyor.”
“– Bu, benim Türkiyemde, ilk sosyalist fabrikaydı. Sekiz
saatlik iş günümüz, emek normalarımız ve hamlecilerimiz vardı.
Dokumaları pazarda sattığımız için kaliteye bilhassa önem
veriyorduk...” (s. 90-91). “Biz, partiyaya ehemmiyetli
miktarda para ayırma imkânını elde ettiğimiz için gayet
memnunduk.” (s. 92). “Gardiyanlar, bizim dokuma atelyesinde
sağlam kumaşlardan başka, sağlam komünistlerin de işlendiğinin
farkına varabildiler. İki senelik bir çalışmadan sonra atelye
kapatıldı” (s. 93)
Demek ki Nâzım Hikmet’in Blaga Dimitrova’ya anlattığına göre,
Türkiye’de hapishane hayatında iki yol boyunca dokuma
tezgâhları çalıştırmış; buradan kazanılan paranın bir kısmını
“partiyaya” (Türkiye Gizli Komünist Partisine-A.B.E.) ayırmış
ve bu arada hapishanede komünist de yetiştirmişlerdi.
Blaga Dimitrova’nın kitabının asıl ilgi çekici tarafı,
Bulgaristan’daki Türklerin Türkiye’ye göçmelerini önlemek için
Nâzım Hikmet’in onlara Türkiye hakkında söyledikleridir.
Bunlardan bazılarını aşağıya alıyorum:
“– Kardeşlerim! kendi anavatanımdan kaçtım. Canım memleketim
Türkiye, Amerikalılar tarafından esaret altına alınmıştır. Ben
on yedi yıl boyunca, vatan göklerini hapishane parmaklıkları
arasından görüyordum. Hür Bulgarya’da, Dimitrofun bahtiyar
memleketinde göğüs dolusu hürriyet havası teneffüs ediyorum.
Fakat, henüz içim rahat değil. Çünkü burada, hürriyeti,
evlâtlarının saadetini, sosyalist emeğinin yarattığı saadeti
akılsızca bırakıp, benim güçlükle kurtulabildiğim zindana
gitmek isteyen millettaşlarım var. Kardeşlerim, size bugünkü
Türkiye’yi anlatmadıkça, satılmış yalancıların sizi uçuruma
sürüklediklerini bildirmek olan vazifemi yerine getirmedikçe
içim rahata kavuşmayacak!” (s. 12).
“Türkiye’de durum bambaşkadır! Orada her hangi bir Amerikalı,
bir Türk kızını beğendi mi, ara da bul bir daha... Orada
şikâyete gidecek kimse yoktur. Himaye isteyeceğin yer yoktur.
Unutmayın ki, Bulgaristan halk idaresinin başında bizim büyük
dostumuz olan Vılko Çervenkof yoldaş durmaktadır. O, sizin her
isteğinize, her an, şahsen cevap vermeğe hazırdır. (s.21).
“– Arkadaşlar, sizin vatanınız burasıdır! Siz Amerikalıların
tahakküm ettiği Türkiye’de değil, burda hürsünüz, burada kendi
toprağınızdasınız!” (s. 22).
“– Satılmış Türkiye hükûmeti Bulgaristan’dan niçin muhacir
istemiyor dersiniz? Gayet basit! Çünkü onlardan korkmaktadır.
Türkiye’deki câni idareciler biliyorlar ki, bu insanlar emekçi
halkın büyük bir saygı gördüğü ve sosyalizmin kurulmakta
olduğu bir memleketten geliyorlar.” (s. 54).
Bir köyde kendisine bir Bulgar kilimi hediye edilmesi üzerine
Nâzım Hikmet şöyle diyor:
“– Partiyanın verdiği bu hediyeyi, hiç açılmamış olarak,
Türkiye’nin kurtuluşu gününe kadar saklayacağım ve tâ o zaman
kendi halkıma vereceğim!” (s. 76).
Şu sözler de Nâzım Hikmet’in Bulgaristan Komünist Partisi
hakkındaki düşüncelerini yansıtıyor:
“– Bu bir partiya toplantısıdır. Biz, komünist sıfatıyla açık
olarak, komünistçe konuşmalıyız. Bu asrın kahramanları ve
vatanseverleri komünistlerdir. Bizi öldürüyorlar,
takibediyorlar, lâkin biz günden güne daha fazlalaşıyor ve
daha kuvvetli oluyoruz. Azası olmak şeref ve saadetine mazhar
olduğunuz Bulgaristan Komünist Partiyası, bütün dünyada şöhret
kazanmış bir partiyadır. Milletlerarası şöhreti olan komünist
Georgi Dimitrof, bu partiyanın başında bulunuyordu. Böyle bir
partiyaya aza olmak, her namuslu insan için bir emeldir.” (s.
85).
Aşağıda ise Sovyetler Birliği ve Bulgaristan hakkında Nâzım’ın
söyledikleri yer alıyor:
“– Yoldaşlar! Bütün insanlığın kudreti işte bu yoldaki
vaatlerdir. Kendi namınıza ve partiyanız adına söylediğiniz
sözlerden dolayı sizlere teşekkür ederim. Ben, Sovyetler
Birliği gibi dünyada en hür ve bahtiyar bir memleketin
misafiriyim! Fakat emin olun ki, bir ayağım her zaman burda,
Bulgaristan’da olacaktır.” (s.111).
“Siz burada bundan 20 sene evvel Sovyetler Birliği’nde olduğu
gibi, sosyalizmi kurmak bahtiyarlığı içindesiniz. Sovyetler
Birliği, hakikî insan gibi nasıl yaşamak lâzım geldiğini
gösteren yegâne memlekettir.” (s. 114).
•••
Nâzım Hikmet’in âdeta millî bir şair gibi tanıtılmak
istendiği, Moskova’daki mezarında yetkililerin de katıldığı
törenler düzenlendiği, onu anmak için UNESCO’lara resmen
başvurulacağından bahsedildiği bu günlerde Nâzım’ın
Bulgaristan günlerini bir Bulgar yazarından okumak herhâlde
ilgi çekici olmalıdır.
 |