|
Son günlerde kulaklarımız yine
Nâzım Hikmet teranesi ile dolmaya başladı. Bu, açılan ilk
kampanya değildir. Türkiye’de Nâzım Hikmet konusunda zaman
zaman rüzgârlar estirilir. Şairin memleketini çok sevdiğinden,
İstanbul’a hasret içinde öldüğünden, Anadolu’da bir “ceviz
ağacı” dibinde mezarının bulunmasını çok arzu ettiğinden
bahsedilir.
Bu büyük Türk (!) şairinin
mezarının Moskova’da bulunması milletimiz ve devletimiz için
büyük bir ayıp olarak gösterilir. Bizim bu ayıptan bir an önce
kurtulmamız için, Nâzım’ın mezarını Türkiye’ye getirmek ve
onun ruhundan özür dilemek zorunda olduğumuz tekrarlanır...
Acaba bu istek Nâzım’ın isteğine
uygun mudur? Burası önemli değil. Önemli olan, Marksistlerin
kendilerini tatmin edebilmeleridir. Komünist sistemin çok acı
bir şekilde iflâsından sonra, Türkiye gündeminde kendilerine
yer bulabilmeleridir. Bunun için genellikle kış ve ilkbahar
mevsimleri seçilir. Zira Marksistlerimiz yaz ve sonbahar
mevsimlerinde tatilde bulunurlar. O zamanlarda gündeme gelmek
gibi bir ihtiyaçları yoktur.
Gündeme gelmek istediklerinde,
Marksist olmayan kesimden de destekçi bulabilirler. Bu da
Marksist olmayan kişilerin, “gündeme gelmek için ille de
Marksistlerin yaygarasına ihtiyaç duyulduğu” şeklindeki batıl
inanışlarına dayanır. Bu aldanışa bazen bakan seviyesinde
kişiler de kapılarak, “Nâzım’ın mezarı mutlaka gelmeli/Muazzeb
ruhu huzura ermeli” nevinden tekerlemeler söylerler.
Zannederler ki koltukları
sallanmaya başladığında, Marksistler, bu desteklerine
karşılık, onları koruyacaklardır. Amma ne yazık! Bu beklenti
hiçbir zaman gerçekleşmez...
•••
Bu noktada Nâzım Hikmet’in
hayatına kısa bir bakış yapmak zorundayız.
Hazret annesinden doğduğu 1902
(Selânik) yılında sultanü’ş şüera değildir henüz. İleride
1950’li yıllardan itibaren, bu unvanın da az görülerek
kendisine sultanü’ş şüeraü’l cihan payesinin verileceğinden de
habersizdir. O da her çocuk gibi doğar doğmaz ağlamaya
başlamıştır. Ama bu ağlayıştaki ahenk, daha o zamandan en
büyük Türk şairi olacağının habercisi gibidir. O kendini her
ne kadar Türk kabul etmese de, dost ve âşıkları onu böyle
pazarlamaya devam edeceklerdir.
Nâzım 1921 yılında Moskova’ya
gidip, Doğu Halkları Üniversitesi’ne girene kadar milliyetçi
bir şair sayılabilir. Orada 24 saat Marks - 24 saat Lenin - 24
saat Engels okuduktan sonra iyi bir komünist olur. (Not:
Komünizm Ekim 1917’de Rusya’da yapılan ihtilâlle iktidara
gelmiş, milyonlarca kişinin ölümüne sebep olmuş, Kafkas ve
Orta Asya Türklerini de esaret ve zulüm altında inletmiş,
başlangıçta vaadettiği pembe dünyanın tam aksi zifiri karanlık
bir dünya gerçekleştirmiş, milyonlarca insanı açlık ve
sefalete mahkûm etmiş, nihayet 1988 yılında tarihe karışmış
bir ideolojidir. Nâzım -ileri görüşlü, büyük dahi ve şair
Nâzım- ömrünü bu ideolojiyi Türkiye’de de iktidara getirme ve
Türk halkına böyle bir refahı (!) yaşatma mücadelesine
adamıştır.)
Lütfen dikkat edelim! Kurtuluş
Savaşı destanının şairi Nâzım, Kurtuluş Savaşı yıllarında
(1919-1922) 17-20 yaşlarındadır. Her nasılsa bu savaş
sırasında bırakın cepheye gitmeyi, Ankara’ya bile gitmemiş;
kendisine eğleşme mahallî olarak Moskova’yı seçmiştir.
Anadolu’da 16 yaşındaki Türk
gençleri yokluklar içinde cephe cephe dolaşırken, Türk kadını
kağnılar üzerinde mermi taşırken, çocuğunun üzerine örteceği
örtüyü nem kapmasın diye top mermisinin üzerine örterken,
destan şairi Nâzım Moskova’da komünizm tahsil etmektedir.
Türkiye’ye dönüşü de her şey olup bittikten, Cumhuriyet
kurulduktan sonradır (1924).
Türk milleti, Türk gençleri
Kurtuluş Savaşı’nı yapmış, hazrete de Moskova’dan izlediği
savaşın destanını yazmak kalmıştır. Kurtuluş Savaşı
Destanı’nın şiir değeri ayrı bir yazı konusudur. Ancak
destanda da yer alan “Karayılan” isimli Türk kahramanının
niçin “korkak bir tarla faresi”ne benzetildiğini sormak
hakkımızdır.
Dahinin hayatını incelemeye devam
edelim.
1924’te İstanbul’a döndü. 1925
yılında komünizm propagandasından 15 yıl hapse mahkûm olunca,
Rusya’ya birinci kaçışını gerçekleştirdi. 1928’de tekrar
Türkiye’ye döndü. Cezasının yanlışlıkla verildiği kanaatine
varılmış olacak ki, aklandı.
1933’te tekrar yargılanırken
imdadına cumhuriyetin 10. yılı affı yetişti. 1936’da yine
mahkemedeydi. Suçlama “komünist kışkırtıcılığı” idi (Elbette
bu Nâzım için son derece şerefli bir işti).
1938’de orduyu ve donanmayı
isyana teşvikten 28 yıl 4 aya mahkûm oldu. Çankırı ve Bursa
cezaevlerinde yattı. 1950 yılında Demokrat Parti onu hapisten
çıkardı. O da anavatanı Rusya’ya ikinci defa kaçtı. Yani Nâzım
Rusya’ya kaçtığında hapiste değildi. Mahkûm da değildi.
Hakkında açılmış herhangi bir dâva da yoktu. Hür bir insandı.
Hür iradesiyle karar verdi ve Rusya’ya kaçtı. Kendine vatan
olarak orayı seçti. Bu, şuurlu bir seçiş idi. 29 Haziran 1951
tarihinde Moskova havaalanına inen Nâzım Hikmet’in orada
verdiği beyanat 30 Haziran 1951 tarihli Cumhuriyet gazetesinde
şöyle haber oldu:
“Moskova radyosu dün akşamki
yayınlarında Kızıl şair Nâzım Hikmet’in Moskova’ya vardığını
ve havaalanında beyanatta bulunurken, “Beni yaratan
Stalin’dir” diye bağırdığını bildirmiştir. Gene Moskova
radyosuna göre kızıl şair, Stalin’i göklere çıkaran şu sözleri
de sarfetmiştir: “Gözlerimin ışığını Stalin’e borçluyum, her
şeyimi ona borçluyum, o beni yarattı, o beni yaşatıyor.”
Nâzım komünizme öylesine
körükörüne bağlıdır ki, bu sözleri ile en az 50 milyon insanın
katilini, Stalin’i, ilâh mertebesine yükseltmektedir. Büyük
dahi, ne yazık ki Stalin’in bu yönünü görememiştir.
Nâzım Türkiye’de yaşadığı
yıllarda toplam 17 yıl hapis yattı. Bunların hepsi Atatürk ve
İsmet İnönü dönemlerindedir. Demokrat Parti iktidara geçince
serbest bırakılmıştır. Yani Nâzım’a yapılan haksızlıkların (!)
vebali Atatürk’e ve İsmet İnönü’ye aittir. Bugünün Marksist-entel
Nâzımcıları bu konuda hesap sorarken, yanlış adrese
geldiklerini bilmek zorundadırlar. Ya Atatürkçülükten vaz
geçeceklerdir, ya Nâzımcılıktan. Nâzım’ın İnönü devrinde
yattığı 12 yıl hapsin hesabını da sayın Erdal İnönü’den
sormaları daha mantıklı olur. O, “Ben siyaseti bıraktım.”
derse, sayın Deniz Baykal’a müracaat edebilirler.
Söylemek istediğimiz şudur:
Hem Atatürkçü hem Nâzımcı olmak
bize iki yüzlülük gibi geliyor.
•••
Gelelim Nâzım’ın vatan hasreti
ile öldüğü meselesine. Bu konuda onun, ölümünden 17 ay 26 gün
önce (7 Aralık 1961) Sovyetler Birliği vatandaşı olmak için
zamanın başbakanı Kruşçef’e dilekçe verdiğini okuyoruz. Bu
dilekçe Nâzım’ın Rusya’ya kaçısından 10 yıl sonra yazılmıştır.
Mektupta sonsuz bir komünizm ve Rusya sevgisi devam etmekte,
ayrıca Türkiye’ye duyduğu söylenen hasret konusunda ise en
ufak bir ip ucu bulunmamaktadır.
“SAYGIDEĞER NİKİTA SERGEYEVİÇ
19 yaşından beri, yalnızca kalbim
ve kafamla değil, geçmişimle de Sovyetler Birliği’ne bağlıyım.
Bolşevik Partisi’ne, ilk olarak
1923 yılında üye oldum. Ardından 1924 yılında yine Moskova’da,
Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi oldum.
1925 yılı başında Moskova’daki
Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ni bitirdim ve parti
işleri için Türkiye’ye gittim. 1925 yılı sonunda, Ankara’da
yeraltı çalışmaları gösterdiğim için gıyaben 15 yıl hapis
cezasına çarptırıldım.
Sonra, yine Moskova’ya döndüm.
1928 yılında Türkiye’de parti işleriyle uğraştım. O zamandan
1950 yılına kadar toplam 56 yıl hapis cezasına çarptırılmama
karşın toplam 17 yıl cezaevinde kaldım. Başta Sovyet halkı
olmak üzere, ilerici insanların mücadelesi sonucu cezaevinden
çıkarıldım. Ben sayılı komünist şairlerindenim. Çok mutluyum.
Çünkü büyük Ekim Devrimi’nin beşinci yıldönümünü Moskova’da
kutladım, şiir yazdım. SBKP’nin 22’inci kongresini kutladık.
Bu nedenle de şiir yazdım.
Artık 10 yıldır Moskova’da
yaşıyorum. Ailem de yanımda. Bütün Sovyet halkı gibi buradaki
yaşama alıştım.
Saygıdeğer Nikita Sergeyeviç,
yardım edin, ben Sovyet vatandaşı olmak istiyorum.
En iyi dileklerimle.
Saygılarımla.
Nâzım HİKMET
7 ARALIK 1961”.
Uzun sözün kısası: Nâzım bilinçli
olarak Rusya’ya kaçmış ve bilinçli olarak Sovyet vatandaşı
olmak istemiştir. Bir insanın ölüsünün, vatan bildiği yerde
bulunması da son derece normal ve hakkaniyet ölçülerine
uygundur. O da 3 Haziran 1963’te Moskova’da ölmüş ve vatanının
topraklarına gömülmüştür. Nâzım’ın mezarını Türkiye’ye
getirmek isteği, bu insanın ruhî durumunu tartışmaya açmak ve
onun Rusya’ya kaçma ve Sovyet vatandaşı olmak kararlarını aklı
yerinde olmadığı bir zamanda verdiğini kabul etmek demektir.
Şimdi Nâzım’ın mezarını Türkiye’ye getirmek isteyenlere
soruyoruz:
Nâzım Hikmet deli miydi?
Önemli not: Nâzım Hikmet’in
Türkçenin en büyük şairi olduğu şeklindeki iddia hakkında
aydınlanmak ve etraflı bir Nâzım Hikmet tahlili okumak
isteyenler şu yazıya bakabilirler/bakmalıdırlar: Prof. Dr.
Birol Emil, Nâzım Hikmet Masalı, Türk Edebiyatı, Haziran 1996,
sayı 272. s. 7.

|