|
Eskiye rağbet olsaymış 'Bitpazarı'na nur yağarmış. Bu sözü de eskiler
söylediğine göre o zamanlar eskiye rağbetin olmadığı anlaşılıyor. Hayyam bir
rubaisine "Geçmiş günü beyhude yere yad etme" diye başlar.
Bundan, rağbetin hep yeniye olması gerektiği manası çıkmaz mı? Halbuki yine o,
rubainin ikinci mısraında buna da hayır diyor: "Bir gelmeyecek ân için de feryad
etme". İnsanoğluna geçmiş ve gelecek dışında zaman olarak ne kaldığını ise son
iki mısra söylüyor: "Geçmiş gelecek hepsi masal bunlar hep / Eğlenmene bak,
ömrünü berbad etme." Gün bugün, saat bu saat. Hedonist, eyyamcı belki biraz da
pragmatist bir felsefe. Eğer geçmişi yad etmeyecek olsak şimdi Hayyam'ı da
okumamış olurduk. Hayyam'ın, geçen yüzyıldaki (ağzım alışsın diye 20. yüzyıl
için söylüyorum) tilmizlerinden biri de André Gide idi. Belki Hayyam'ı
okumamıştı da. Ama onun Hayyam'dan biraz daha cesaretle Dünya Nimetleri'nde "At
elinden o kitabı Nathanael" diyebilmişti.
Şimdi eskiye rağbet var. Yani 'Bitpazarı'na nur yağıyor. Abdülhak Hamid'in şiir
için söylediği "Evet tarz-ı kadim-i şi'ri bozduk, herc ü merc ettik" dediği gibi
bir ara eskiyi, hemen her şeyi ile bozup yok ettikten sonra şimdi kılıç artığı
olanları baş tacı ediyoruz. En güzellerini yakıp yıktıktan sonra eski evlerin
artakalanlarını korumaya gayret ediyorlar. Antikacılarda, muhakkak gerçek değer
taşıyan objelerin yanında daha otuz kırk sene evveline kadar kullandığımız ateş
ütüsü, sacayak gibi akla gelmeyecek nesneler itibar görüyor.
Bu nesneler gibi, geçmişte yaşanan hayat da bir başka itibar görmeye başladı.
Son yıllarda ne kadar çok hatıra kitabı çıktı. Hiç şüphesiz bunların hepsi
tarihin bir köşesine ışık tuttuğu için çok da faydalı oluyor. Fakat aralarında
pek çoğu adeta marazî bir "maziperestlik" taşıyor: Ne kadar çok "Bir zamanlar.."
veya benzeri adlarla çıkan kitap var: Bir zamanlar Boğaziçi, bir zamanlar
Galata, bir zamanlar Kadıköy vs. Sosyologlar veya psiko-sosyologlar düşünsün. Bu
kadar marazî bir geçmiş hasreti de toplumca hâlden memnun olmamanın ve geleceğe
güvenememenin ifadesi olsa gerek.
Şimdilerde eski Ramazanlar da aranıyor. Eski Ramazanlar gerçekten daha mı
güzeldi? Yoksa her kaybettiğimiz şey gibi o da mı bize güzel geliyor? Televizyon
kanallarında konuşan otuz-kırk yaşlarındakiler bile çocukluk Ramazanlarının daha
güzel olduklarından bahsediyorlar. Yaşım yetmişe gelmiş biri olarak, ben de
çocukluğumda yaşlıların benzer şeyleri söylediklerini dinler ve onların
çocukluklarındaki Ramazanların güzelliğinin nasıl olduğunu hayal etmeye
çalışırdım. Çocukluğumuzun her şeyi güzeldir. Ağaçtan düşüp kolumuzu bile kırmış
olsak. Şimdi insanın bu hissî davranışını dikkate alarak söyleyeyim ki benim
çocukluğumdaki, yani altmış küsur yıl öncesinin Ramazanları da bugünkünden daha
güzel değildi. Ve ileriki nesiller bizim bugün yaşadığımız Ramazanları da
hasretle anacaklar.
Bu söylediklerim, şahsî veya toplum hafızasını dile getirmeye mani değildir.
Değişen şeyleri değişmeleriyle görmekte ve yaşaması, devamı gerekli olanları ya
ihya etmek veya geçmiş bir hatıra olarak bilmekte fayda vardır.
Ben bir kış Ramazan'ında doğmuşum. Kendimi hatırladığım zaman Ramazan artık
sonbahara, çocukluk-gençlik arası yıllarımda da yaza geliyordu. Malum, her çocuk
gibi beni de önce yarım oruçla kandırdılar. Yani sahura kalkmak, sonra ya
öğünleri tam yiyip aralarda yememek veya öğleye kadar tutmak gibi. Bu, doğrusu
işin eğlenceli tarafıydı. Oyuna da engel olmuyordu. Fakat yine çocuk yaşlarda,
kendi isteğimle tuttuğum ilk tam orucumu iyi hatırlıyorum. Öğle vaktini biraz
geçtikten sonra anneme sık sık, iftara ne kadar kaldığını, iftar yaklaşınca da
babama, bayrama kaç gün kaldığını sorduğumu da unutmadım.
O yıllar devletin ve devletlilerin Ramazan'a ilgi gösterdiklerini bilmiyorum.
Diyanet İşleri Reisliği o zaman da vardı; ama bir bülteni filan olmadığı gibi
zaten tek olan devlet radyosunda da diyanet saati diye bir şey yoktu.
Gazetelerin Ramazan'ı haber verdiklerini biliyorum da onların Ramazan ilâveleri
değil, herhangi bir dinî yazı bile yayınlamadıkları da muhakkaktı. Ama toplum
hayatında böyle bir kesinti yoktu. Mahallemiz, Balat ve Fener, çoğunlukla gayri
müslimlerin yaşadıkları bir semtti. Çoğunu Rumların işlettikleri meyhaneler de
kandillerde ve Ramazalar'da kapanır, hatta kepenklerine bunu hatırlatan bir
kâğıt da yapıştırılırdı. Ramazan'a yakın alış-veriş artar, Ramazan'da camiler
mutaddan daha çok canlanır. Fatih, Beyazıt, Sultan Ahmed gibi büyük camilerde
özellikle ikindi akşam arası, pufla gibi minderlere oturmuş hafızlar mukabele
okur, vaazlar verilirdi. Bu büyük camilere ilk girdiğiniz zaman sağdan-soldan
değişik sesler birbirine karışır, her birinin etrafında, gördüğü ilgiye göre
kırk-elli kişilik cemaat toplanmış kürsülerden hangisini dinlemek isterseniz
oraya çökerdiniz.
Ramazan'ı, Osmanlı toplumunda özel bir zaman haline getiren, teravih ile sahur
arasının doldurulması örfüdür (veya âdeti). Bu ayda esnaf ve devair de gündüz
daha az çalıştığından teravihten sonra uyumak çok defa düşünülmezdi. Aileler
arasında sohbetler, aile oyunları, bazı meclislerde dinî-ilmî bahisler (son
yüzyıllarda sarayda verilen huzur dersleri gibi), bazı mekânlarda şiir ve
edebiyat sohbetleri gibi zamanı faydalı, hiç değilse zararsız geçirme gibi bir
gelenek teşekkül etmişti. Ancak bir süre sonra bunun Ramazan'ın ulviyetine
yakışmayacak derecede seviyesiz gösterilere döndüğü görülmektedir. Muhtemelen
19. yüzyıl sonlarına doğru yani Tanzimat'ın getirdiği alafrangalaşmanın
tesiriyle başlamış olan Direkler Arası eğlenceleri gibi. Ancak bunun da
zannedildiği kadar genelleşmediğini, hepsi üç dört yüz metre uzunluğunda bu
caddenin bile sadece bir kısmında çoğu Ermeni ve Rum truplarına ait kanto ve
benzeri gösterilerin yer aldığını, bunun dışında daha seviyeli tiyatrolar,
musiki fasılları, şiir sohbetleri yapılan mekânların bulunduğunu belirtmek
gerekir. Unutulmamalıdır ki İkinci Meşrutiyet'e kadar dillere destan olan Hacı
Reşit'in çayhanesi de, bir konservatuvar gibi çalışan Darüttalim-i Musiki de,
Meşrutiyet'ten sonra ilmî sohbetlerin yapıldığı İttihad ve Terakki'nin İlmiye
Mahfili de hep bu Direkler Arası'ndadır.
Benim çocukluğumda ise böyle Ramazan eğlenceleri pek kalmamıştı. Yalnız kışa
rastlayan bir Ramazan'da Balat'ta bir kahvehanede bütün Ramazan boyunca Karagöz
oynatıldığını biliyorum. Yaza gelen Ramazan'da ise, evimize yakın boş bir arsaya
ip cambazları yerleşirdi. Çok defa bedava tarafından ya evimizin balkonundan
yahut da bahçe duvarımıza oturarak seyrettiğim bu cambazların yüreklerimizi
ağzımıza getiren gösterileri, ince saz fasılları ve yer yer Şekspir'den
makaslanmış dramları bir başka konudur. |