|
Ramazanın
birinci günü daima halkta bir acemilik olur. Orucun kendine mahsus tiryakiliği,
neşesi, sekri ile henüz ülfet etmeyen vücutlar, dimağlar biraz zahmet çeker.
Sabahleyin eyyam-ı adiyede böyle adet edindiği için erkenden yataktan fırlayıp,
tam başı ucundaki tütün paketine sarılırken:
-Efendi ne yapıyorsun,
ramazan unuttun mu?
ikazıyla kendine
gelenler, mükeyyifattan, münebbihten mahrumiyetin tevlit ettiği
dalgınlıkla gayr-i ihtiyarî olarak vakitsiz evden çıkıp da sair günler mutad olan süratte dairesine varan ve kapıyı kapalı bulunca aklını başına
toplayanlar; tramvayda sigarayı ağızlığa takip tam kibriti çaktığı sırada
yanında oturan hoca efendinin dik dik bakışından mütenebbih olanlar,
burnunu silmek için mendilini ararken cebinde bulduğu eskiden kalmış bir
tek kebap fındığını ağzında çiğneyip yutacağı esnada kaldırım üstünde
duran simitçinin:
-Ramazaniyelik, sıcak,
sıcak!...
avazıyla oruçlu olduğunu
hatırlayanlar, hep bu mübarek ilk günde sık tesadüf olunur şahiyetlerdir.
Yine ramazanın ilk günü
yankesiciler için bir ıyd-i ekberdir. Hele ikindiden sonra...
Fes yana eğilmiş, gözler
süzük, dudaklar morarmış ve kuru, simanın rengi uçuk, bacaklar dermansız,
kolları uyuşuk, düğmeleri çözük, ceketin etekleri sarkmış, elde, içerisi esnayı
rahda rast gelinip imrenilen her çeşit nesneden birer parça dolu mahut kağıt
torba, efendi tramvay bekler. Mevkif kalabalık mı kalabalık. Birbirini
sıkıştıran sıkıştırana! Tramvay arabaları üzerine sinek üşüşmüş birer cesîm ve
müteharrik akide şekeri gibi gelip geçiyor.
-Fesubhanallah, daha ne kadar
bekleyeceğiz? Ezana yarım saat var!
derken bir feryat:
-Amanın, polis efendi, polis
efendi! Canım, nah gidiyor, tutun!
Velet başında alamet-i
farika-i mahsusası olan kapela, yan sokaklardan birine sapıp kaybolur. Ahali,
bîçare efendinin yanında. Sualler, mütalaalar, nasihatlar başlar:
-İçinde çok para var mıydı?
-Alan adamı görmüşsün?
-Be adam, ceketin yan cebine
de para konur mu?
-Zo, bu İstanbul da şu ara ne
kıyak şey oldu. Dünyanın bütün kapkaç herifleri bunda!
-Sivilizasyon diye daha ne
çeşit işler göreceğiz!
-Ti ine kale, kılefeti?
-Ayol, ne de tavşan gibi
sekti? Bir feryat daha:
-Ne karıştırıyorsun ulan? O
cebin içinde ben para bulamıyorum ki sen bulasın! (Etrafındaki ahaliye
dönerek) Köpoğlunun veledi, elini boş cebime sokmuş habire araştırıyor,
bereket bir şey yok!
Öteden bir çığlık:
-İlahi, elin kopsun! Deminden
beri nedir diyorum. Meğer şurada duran kokana imiş! Aaa, gizli yerlerimi
karıştırdı durdu!
İlk efendi melül melül
evinin yolunu tutar. İftardan sonra aklını toparlayınca vay evdeki kaşık
düşmanının başına gelecekler! Tekmil hıncını ondan çıkaracaktır.
Ramazanın bu ilk gününün
eskiden başka hususiyetleri de vardı. Paraya tevakkuf eden hazırlıklardan,
iftarlardan, diş kiralarından bahsedip de hem kendimin, hem de karilerin derdini
depreştirmeyeceğim. Yalnız yavaş yavaş unutulduğunu görmekle müteessir olduğum
bazı kadim ananelerin ihyasını temenni ediyorum. Mesela bundan birkaç sene evvel
Ramazan hulul etti mi, küçük büyük herkes birbirini tebriğe şitaban olurdu.
Samimî, riyasız ziyaretler, mektuplar teati edilir, sohbetler, ictimalar olur,
birlikte camiler, sergiler, ahbaplar dolaşılır, otuz gün için müşterek ibadet,
ziyaret, eğlence programları yapılırdı.
Bu mevsimde oruç tutmak
gerçi biraz güç oluyor. Günler uzun, havalar sıcak. Lakin bu şerait dahilinde
farîza-i sıyamı ifa etmek her halde daha ziyade makbuldür. Zavallı Borazan
Tevfik merhumun burada bir menkıbesini hatırladım. Bugünkü musahabemi bununla
bitireceğim.
Bundan üç dört sene evvel
yine böyle bir yaz ramazanı Tevfik Erenköyü'nden trene biner. Bîçare Tevfik dini
bütün bir Müslümandı. Oruç başına vurmuş, bîtap, şişman olduğu için sıcaktan da
müteessir bir halde kompartımanın birine yerleşir. Meğer karşısında öteden beri
tanıdığı biri Saim, diğeri Abid isimli iki birader oturuyormuş. Bunlardan biri
Tevfik'e hitaben:
-Tevfik Bey! der; galiba oruç
seni fena sarsıyor! Borazan, bila-teemmül cevap verir:
-Ne yapayım? Siz iki kardeş
taksim-i vazife etmişsiniz. Bana gelince hem saim, hem abid olmak
mecburiyetindeyim. Bu sıcakta da kolay iş değil!

(İkdam, 2 Ramazan 1339/11 Mayıs
1921 )
|