|
Benim çocukluğumun ramazanları
karakışa rastlamıştı.
Onun içindir ki, kulağımda kalan
ilk davul sesi oldukça kof ve hayli neşesizdir. Zira deri, rutubetten
porsumuş bulunurdu; ayrıca kapalı camlar ve kafesler ardından ses, içeriye
boğuklaşarak girerdi.
Fakat annemin kış ramazanını
yazınkilere tercih ettiğini iyice hatırlıyorum. Kışın günler kısadır; insan, bir
de bakar, top vakti yaklaşıvermiş. Halbuki yazın, hararetten bunalmanızı,
dudaklarmızın susuzluktan böcek kabuğu gibi kaskatı kesilmesini bir tarafa
bırakınız, bir türlü akşam olmak bilmez ki... Allah iş, güç sahibi olanların
yardımcısı olsun!
Yaz ramazanını sevenler de şöyle
derlerdi: Gündüzün zahmet çekilir amma kırda, bahçelerde kurulan sofralarda oruç
açmak pek hoştur. İftar masası da çeşit çeşit salatalarla, cacık ve domatesle,
şeftaliler, karpuzlar, kavunlarla daha renkli, daha iştah çekici ve keyifli
olur!
Kısmetimde iki mevsim
ramazanı da görmek varmış; hatta, işte tekrar kışınkine de giriyorum.
Lakin ikimiz de -ramazan ve ben- ne kadar değiştik... O ramazanlar beni
tanıyamazlar; kendileri ise benden daha tanılmaz halde!
Berat kandili geçince evde ramazan
hazırlığına başlanırdı; iki hafta süren bu hazırlık esnasında evler, baştan başa
yıkanır, günlerce tahta gıcırtıları. İstanbul şehrine, sokaklarından kağnılar
geçen bir Anadolu kasabası ahengi verirdi.
Asıl ehemmiyet verilen yer, mutfak
ve kilerdi. "On iki ayın sultanı" unvanıyla anılan ramazan, her şeyden evvel,
boğaz ve mide ile alakadardı; bu ayda, israf denilebilecek bir bolluk hüküm
sürer, İstanbul, en nefîs yemeklerin her "merhaba" diyene sunulduğu muazzam bir
imarethaneye dönerdi.
Büyük konakların iftar sofrasında
yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktu ki... Gözüne kestirdiğine girerdin.
Kimse kim olduğunuzu, nerede, ne münasebetle tanışıldığını, isminizi ve işinizi
sormazdı. Sadece, kapıda duran ağa, kılığınıza, kıyafetinize bakarak, size yer
gösterirdi: Ya büyük sofrada, ya orta sofrada, yahut da alt katta, kahve ocağı
sofrasında...
Otur masanın bir kenarına;
istersen ne konuş, ne dinle; yaranmaya çalışma; sekiz on türlü yemekten, tıka
basa karnını doyur; kahveni iç; usulcacık sıvış, git... Kimse farkında olmaz,
onlar dahi işi acayip bulmazdı. Otuz gün ramazanı böylece, yabancı konaklarda
iftar etmek suretiyle lord gibi yiyip içerek geçiren binlerce adam vardı!
Şurasını da unutmamalı: Bugün,
şayet iyi bir lokantada aynı yemeği, aynı bollukla yemek icap etse -hususiyle o
yemeklerin bulunması kabil olsa- her öğünde altı lira ile on lira arasında bir
masraf ihtiyar etmeniz lazım gelir!
Bizim iftarımız da herkese açıktı.
Ramazandan bir, iki hafta evvel,
babam, bir sabah "evradını okuduktan ve namazını kılıp zikrini bitirdikten,
"Sabah şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler defola!" diye duasını da
tamamladıkta sonra -başında keten takke, sırtında nafe kürk, burnunda altın
gözlük- köşesine hususî bir ehemmiyetle oturur, evin erkanını nezdine çağırırdı.
Önünde hokka, kalem ve elinde bir defter hazır... İçtimadan maksat, ramazan
erzakını tespit etmek, yani listesini yapıp asmaaltı tüccarlarından Yağcı
İbrahim Beye göndermek... Sorardı:
- Rugan-i sade, kaç teneke?
Bu, malum olduğu üzere,
sadeyağ, yemeklik yağ manasınadır. Altı teneke mi, sekiz teneke mi, ne kadarsa
söylerler, babam bunu yazar, yeni bir suale geçerdi:
- Un ne kadar olmalı?
Ölçü ve miktar taayyün edince
kamış kalem yeniden cızırdardı; lakin kağıda "un" yazmak usulden değildi;
"dakîk" demek icap ederdi. O devirde böreklik un Odesa'dan, kuvvetli yemeklik
yağ da Sibirya'dan gelirdi, adına Petrovki derlerdi, Sibir yağının alası!
Ben de söze karışırdım: Mutfak
erzakı arasında, "elmasiye" yapılmasına yarayan elvan "jelatin" yapraklar
unutulmaması için! Usta aşçılar bunu bir masal köşkü gibi renk renk kurarlardı;
sütlüsünü, çikolatalısını, portakal ve mandalinlisini kata kat dondurarak ve üst
kubbelerini yakut kırmızısına boyayarak... Tabakta tir tir titrerdi ve kaşık
sokulunca her tarafından şahrem şahrem ayrılır, yumuşacık çökerdi. Herkes "Aman,
yenilir şey midir o? İnsanın dudakları birbirine yapışıyor?" derdi; evet amma,
ben tadına değil, manzarasına, hayalimi okşayıp peri saraylarını, Hint, Çin ve
Japon mabetlerini düşündürmesine bayılırdım; minimini bir şövalye kıyafetinde,
belimde meç, başımda tüylü şapka, kadife elbisemle burç ve barularında
dolaşamadığıma üzülür bu şekerden, şuruptan yapılmış şatonun sarışın sahibesiyle
muaşakalar tasavvur ederdim!
İyi evler mahalle bakkallarından
alış veriş etmeyi haysiyete muvafık bulmazlardı. Zaten eski zamanda her semtte
bakkaliye mağazaları yoktu; mahalle bakkalları ise her şeyin adisini, ucuzunu,
bayat, bozuk, mahlut, böcekli ve sineklisini satarlardı. Halleri, vakitleri
yerinde olanlar erzakı, karabiberinden pirinç ununa, havyarından maltız
sardalyasına, pastırmasından kuru cevizine kadar, mevsimlere göre, hep birinden,
üçer aylık, Asmaaltı'ndan alırlar, yük arabalarıyla getirtip kilerlerine
doldururlardı. Kaşar peyniri kelleleri, bozulmasın diye, pirinç ambarlarında
hıfzolunurdu; sabunlar evde kesilir, kurutulurdu. O zamanlarda şekerler kelle,
daha doğrusu mahrutî şekilde satıldığından yine boy boy, evlerde kırılır, öyle
saklanırdı.
Evlerde tel ile sabun kesilişi ve
çekiçle şeker kırılışı eğlenceli olduğundan bugünleri kaçırmaz, genç
hizmetçilerin saçlarına biriken sabun zerrelerini ve yüzlerine toplanan şeker
tozlarını seyretmekten, bilhassa Giridîzade sabununun kokusundan çok
hoşlanırdım.
Kahveyi tane halinde selamlığa
verirlerdi; onu uşaklar, alevli ateşte ve kalın saçtan yapılmış döner tavada
kavururlar ve sapının üzerine tespit edilen kocaman değirmende okkalarcasını
çekerlerdi.
Mahlut olmasından korkulduğu
cihetle toz kahve alan yok gibiydi; kahveler, benim çocukluğumda, her tarafından
dikili, ufacık kazevilerde satılırdı; Mısır pirinçleri de büyüklerinde... Tuz da
evlerde dövülür, ince ve beyaz sofra tuzları yalnız Beyoğlu bakkallarında
bulunurdu. Bunun içindir ki, bazı konaklarda çifte taşlı ve ortası oluklu tuz
değirmenlerine de rast gelmek mümkündü.
İşte, büyük konaklarda şaban
ayının son haftaları, bütün bu hazırlıkların ikmali için telaşla, alış verişle
geçerdi.
Üç tarafı ambarlı büyük kilerin
tavanına kancalı büyük çiviler kakılmıştı; bu çivilerden de uçları kancalı
demirler sarkardı: Hem hava alması, hem de fare dokunmaması icap eden öteberiyi
asmak için... Bu kilere pek girmezdim; benim zevkimi okşayan orta kattaki ince
kilerdi. Raflarına reçel kavanozlarının dizildiği, çömleklerin boy boy
sıralandığı bu ferah, havadar yerde henüz teneke dediğimiz ve bugün en fazla
kullandığımız madenî kaba yer verilmemişti. Nevale, ya toprak, ya cam, yahut
fıçı ve kutu gibi tahta kaplarda saklanırdı. Meraklıları, taze yaprak örtülü
teneke kutuda satın aldıkları havyarı da hemen çömleğe naklederlerdi. Haklı
idiler; zira teneke her şeye, hatta kuru olanlara bile o acayip, çeşnisini,
kokusunu sindiren bir madendir. Tenekecilerin kızgın havyarı nişadıra
sürtüştürdükleri zaman duyduğumuz hem buruşturucu, hem tuzlu kokunun bir derece
hafiflemişi, fakat daha yavanlaşmışı...
Ramazandan evvel listesi yapılan
bir de reçel ve şurup çeşidi vardı. Yazın, ev hanımlarının itina ile
kaynattıkları reçellerle şurupların kıymet bilip bilmedikleri malum olmayan
kimselere -harran gürra- yedirilip içirilmesine kıyılamadığından, yine en meşhur
dükkandan alınmak şartıyla, bunlar hariçten tedarik olunurdu.
Ben, yeşilimtrak kabuğu içinden
yine yeşilce eti ve beyazımsı çekirdeği sezilen hünnap reçelini tercih ederdim;
frenk üzümü ile çilek de hoşuma giderdi. Ayrıca Bursa'dan salep reçeli de
getirttirirdik. Evet... salebin de, dörder köşe kesilmiş tanelerden reçeli
yapılırdı amma nasıl? Ve şimdi, hala var mıdır, bilmiyorum. Tuhafıma giden
reçellerden biri de zencefil reçeliydi. Galiba, artık onu da bulmak zor... Hoş,
pek özge bir şey değildi.
Bizim evde şurup sevilmezdi;
kuvveti, güç olmakla beraber, şerbete, yani kaynamamış meyva suyuna ve şekerine
nane sürtüştürülmüş limonataya verirdik. Turşulardan da makbul tutulanı dolmalık
kırmızı biberdi; amma içi rendelenmiş lahana ve kerevizle doldurulmuş olanı...
Kızıl derisine bıçağı vurdunuz mu tabağınızda bir bahçe açılırdı. O,
daima hazır duran nefîs bir salata hazinesiydi!
Görüyorsunuz ki, bahis gittikçe
yemeğe dökülüyor. Şayet ramazan yemeklerini saymaya, hatırlatmaya ve
bilmeyenlere tarife kalkışsam dört sayfalık harp devri gazetesinin yarısını bu
işe hasretmekliğim lazım gelir. Hatta, mübalağa olmasın amma, yalnız pastırmalı
yumurtanın nasıl hazırlandığına ve piştikten sonra tepsisinin mükellef tasvirine
koca bir sütun ayırabilirim. Ah, bizdeki yemek kitapları! Her muharririn, roman
gibi, içtimaî tetkik veya felsefi etüt gibi bir gayesi vardır; can atıp da bir
türlü başaramadığı sevgili gayesi... Benimki de -söylemesi belki ayıp- bir yemek
kitabıdır.
Bir yemek kitabı ki, asırlarca
sofralarımızda saltanat sürmüş ve izi hayatın dört tadından en mühimine
kandırmış olan haşmetli yemeklerimizin bir "Şehname"sini teşkil etsin!

(Üç Nesil Üç Hayat,
İnkılâpKitapevi)
|