|
Ramazan günlerinde
birbirlerine rastlayanların, birbirlerine sordukları soru aynıydı.
- Ramazanla nasılsın?
Bu soruya çeşit çeşit cevap
verilirdi. Kimisi günlük olayları anlatırdı. Mesela fessiz sokağa çıkmış da
gülenleri görünce aklı başına gelmiş, gerisin geriye, eve dönmüş. Namaza durmuş
da bitirdikten sonra abdestsiz olduğunu hatırlamış. Yahut camide mukabele
dinlerken uyumuş da lastiklerini çalmışlar. Kimisi, mütevekkil bir tavırla "İki
gözüm Rabbim derdi, sabrını veriyor, zaten duyulmaz ki, bir gelir, bir gider
mübarek!" Bu cevap, çok defa yaz ramazanlarına, uzun günlere ait bir cevaptı.
Fakat fıkra da eksik olmazdı hani.
Bektaşîye sormuşlar:
- Ramazanla nasılsın? Cevap
vermiş:
- Pek iyiyiz erenler, ne fakir
mübareği incitiyorum, ne de o fakire dokunuyor.
Ramazanın on beşinden
sonra iftar başlardı. Öyle konaklar vardı ki kapıları, ardına kadar açılırdı.
Her giren, kendine layık gördüğü sofraya otururdu. Yemekten sonra da diş kirası
denen, az çok bir para ile çıkılırdı bu konaklardan.
Bektaşî, olacak bu ya, bir
hocayla aynı sofrada iftar etmiş. Ev sahibi rint bir adammış. İftardan sonra
kahveler içilmiş, sohbet başlamiş. Bektaşîye sormuşlar, erenler demiş, dem alır
mısın?
Bektaşi "Eyvallah!" demiş.
Afyon? Eyvallah. Kaygusuz? Eyvallah. Kızıldeli? Eyvallah. Bazı bazı gönül eğler
misiniz? Eyvallah.
Hocaya da aynı soruları
sormuş. Hoca, her soruyu mücevvet bir "Estağfurullah!"la karşılamış. Vakit
gelmiş, çıkmışlar. Çıkarken de haznedar yamağı, ikisine de atlas kese içinde diş
kirasını sunmuş. Bektaşî gene bir eyvallah bastırıp keseyi, şalvarının cebine
yerleştirmiş. Yolda, hoca dayanamamış, keseyi açmış, bir de ne görsün? İçinde
bir metelik, boynunu bükmüş, yatıyor. Hemen koşmuş, Bektaşîyi yakalamış. Sana ne
verdiler demiş. Bektaşî, vallahi daha bakmadım demiş. Aman, bir bak demiş hoca.
Bektaşî keseyi açmış, içinde bir altın. Hoca, yanlış oldu demiş, dönelim.
Dönmüşler. Soru, sual; bilen yok. Sonucu, ev sahibine çıkmışlar. Hoca, bir
yanlışlık olmuş demiş; nasıl olur, bu zındık herife bir altın, daîlerine bir
metelik?
Ev sahibi, yanlış değil
hocam demiş, onun masrafına bir altın bile yetmez, sense bir metelikle pekala
gününü gün edersin.
İftar deyip geçmeyin; o iftar
sofrasında, hem de iftariye olarak neler yoktu? İnsan onlarla doyardı da
yemekler artınca şaşmaz hükmünü verirdi:
- Mübarek, bereket ayı
vesselam.
İftariyeden sonra çorba,
et, sebze, börek, sütlaç, yahut muhallebi, iki tatlının arasını ayırmak için
araya giren pilav, derken baklava, yahut bir hamur tatlısı, yahut da kaymaklı
güllaç. Bu verdiğim liste, her konakta, her konak yavrusu evdeki liste. Öylesine
iftarlar olurdu ki yemeklerin ardı arkası bir türlü kesilmezdi. İnsan, Hocanın
dediği gibi Yarabbi derdi, ya midemi geniştir, ya Nail'imi yetiştir. Sanki on
bir ayın bir sultanı, on bir aylık yiyeceği, tatlısıyla, tuzlusuyla, etlisiyle,
sütlüsüyle, çeşit çeşit, bir araya getirir de bir bir, fakat birden sunardı
insana.
İftardan sonra sade
kahveler, derken teravih. Teravihi hatimle kıldıran imamlar vardı. Cemaat
birinci secdeden kalkmadan ikinci rekatı bitiren imamlar vardı. Bahariye
Mevlevihanesinin imamı (Hafız Zındık da derlerdi), Karagöz'e gideceği geceler
otuz üç rekat namazı on beş dakikaya sığdırıverirdi. Büyük konaklara imamlar
tutulur, teravih, konağın salonunda kılınırdı. Bu da ramazanın bir başka
şerefiydi.
Teravihten çıkıldıktan
sonra herkese, meşrebince bir seyran vardı. Kimisi mahya seyrederdi. Gerçekten
de bu, zevkine doyum olmaz bir seyirdi. Usta mahyacılar, ramazanın on beş
gecesi, iki minarenin arasını kandillerden yazılarla bezerlerdi. İlk günlerde
"Merhaba", "Hoş geldin", derken ayetler, hadisler. On beşinden sonra resim
başlardı. Gül, karanfil lale... Yirmi yedinci gece ve bazı camilerde bayram
gecesi, minareye kaftan giydirilirdi. Yani külahından şerefesine kadar dizi dizi
kandilden duvağa bürünürdü minare.
Mahya seyretmeyenler, yahut
seyrine doyanlar. Karagöz'e, orta oyununa, meddaha, o zaman modern sayılan
kuklaya giderlerdi. Gönül avcılarıysa Direklerarası'ndaki seyrana katılırlar,
teravihten çıkan dilberlere, mevsimine göre lale, gül, mevsimine göre şeker
atarlar, lavanta sıkarlar, göz süzerler, iç çekerler, harf atarak gönül
eğlerlerdi. Bu arada, içlerinde. Zenci bacıdan şemsiye yiyenler de
olurdu.
Bu alemler sahura kadar
sürer, sahur vakti evlere gidilir, hazır sofraya oturulur, yemekten sonra sigara
üstüne sigara içilir, yatılırdı. Meşhurdur; bir Bektaşî iftara gitmiş. Ev
sahibi, erenlerin sohbetinden pek hoşlanmış. Sahuru da edelim sultanım demiş.
Zaten dem vakti geçtiği için Bektaşi, eyvallah demiş. Yemişler, içmişler, bu
vakit gidilir mi, sabah gidersin demiş ev sahibi. Yatmışlar. Gece uykusu zaten
hak vere, tabiî ertesi gün öğle üstü uyanmışlar. Efendinin huzuruna girip diş
kirasını alarak yola revan olmak isteyen Bektaşîye ev sahibi. Erenler demiş,
zaten gün yarılandı, bu akşam da mihman ol. Bektaşî, çaresiz razı olmuş. Öğleden
sonra beraber çıkmışlar. Bu cami senin, o cami benim; akşamı etmişler. Akşam,
yemek biter bitmez Bektaşî, kahveyi bile içmeden Sultanım demiş, fakire destur.
Efendi ısrar etmişse de imkanı yok. Erenler mangırı alıp dışarıya fırlamış.
Ondan ötesi ehline malum. Ramazandan sonra bir mecliste hocanın biri, ah ah diye
hayıflanmış; nasılsa demiş, bu mübarek ramazanın bir gününü kaçırdım. Bektaşi
hemen atılmış, demiş ki:
- Hayıflanma hocam, zayi olmadı.
Senin o kaçırdığın günü nasılsa ben tuttum.
Ramazanın on beşine kadar
yokuş, on beşinden sonra iniş denirdi. İftar vermeler, iftara gidişler, bu gece
ne yapalım, sahura ne hazırlayalım gibi kaygılar, yirmi bir, yirmi yedi. Derken
hatim.
Bu arada Eyüp Sultanda
iftar, herhangi bir dergaha gidiş, yahut Hırka-i Saadet ziyareti. Nihayet arife
gelir çatardı. Mahyacı, o gece ya "El-firak" yazardı, ya "El-veda" yahut da bir
top arabası resmi yapardı, namludan çıkmış mermiyi de kırmızı kandille
gösterirdi, ay da biterdi.

(Ramazan Geldi Hoş Geldi, İst.
1962 s. 3-7)
|