|anasayfa |
 

Edebî Yazılar  
Eski Devirde Ramazan - - - - Not: Bütün metinler aynı sayfa-
Eski Ramazanlar Abdülbaki Gölpınarlı dadır. Metin başlıklarını
Eski Ramazanlarda Ramazan Hazırlığı Refik Halid Karay "tık"layıp istediğiniz metne ula-
Eski Ramazanlar Abdüllatif Duygulu şabilirsiniz. işareti, metnin
Ah O Eski Ramazanlar Orhan Okay bittiğini da üst sayfaya
Bir Röportaj Kenan Işık ulaşmayı belirtir.
Tirebolu'da Eski Ramazanlar ve Bayram Ayhan Yüksel
Ah Nerede O Eski Ramazanlar Halit Fahri Ozansoy
Ramazanda Bir Başka Şenlenir Üsküp Nedim Yalçın
Şenlik Var Ulvi Alacakaptan
İbrahim Efendi Konağında Ramazan Samiha Ayverdi
İbrahim Efendi Konağında İftar Samiha Ayverdi
Oruç Mustafa Kutlu
Birinci Gün Ercüment Ekrem Talu
Eğlencelik
Direklerarası
Davulcu Mânileri Anonim
Ramazan Mânileri Anonim
Karagöz Oyunu  Emin Şenyer'den derleme
Eski Devirlerde Ramazan / Derleme

Ramazan ayı Türkler için çok önemli ve kutsal aydır. On bir ayın sultanı olarak adlandırılan Ramazan'da iftar ve sahur olmak üzere iki kez yemek yenir. Bütün bir ay boyunca ve bayram dahil mutfak devamlı devrededir. Osmanlı döneminde halkın, sarayın ve tekkelerin imaretlerin yemek çeşidi artar. Bugün için de Ramazan yiyecek-içecek açısından tüketim ayıdır. Ramazan öncesi alınan iftariyeler, börek ve tatlılar için yapılan yufkalar, kuruyemişler, hoşaflık malzeme, Ramazan mevsimine göre insanın canının isteyebileceği her şey hazırlanır. Özellikle evdeki bütün bakır kaplar kalaylanır ve Ramazan beklenirdi.
İftar ve sahurda neler yenirdi. Aşağıda 1906 yılı Ramazan'ı içinde tutulan bir ruz-nâmede bütün bir Ramazan'da Kadirhâne Asitanesi'nde verilen iftarlardan bir örnek verilmiştir.

"Ramazan 13 Salı"
Yenilen ta'am:
Birinci sofraya: Şehriye çorbası, kızartma kesme et, yumurta, börek, baklava, patlıcan, kabak, kereviz, dolma, pilav.

Diğer sofralara: Et, bamya, börek, baklava, kereviz, ıspanak, pilav. Ta'amhaneye on sofra kurulmuştur. Tamamen oturulmuştur. Muahharan ayakta hizmet edenler için edenler için ayrıca sofra kurulmuştur.

Lahm: Kasaptan 20 okkalık bir adet koyun alınmıştır. Kifayet etmiş ve geriye de kalmıştır.
Ekmek: on okka çarşıdan alındı. İki okka da yevmiye alınan ekmek ki 12 kıyyedir. İçeriden 30 adet somun alınmış, başabaş gelmiştir. Simit 20 adettir. Pide 1 adettir....
Kahve umuru: Ulvi Dede tarafından ifa olunmuş ve tevziat ise uşak Ali Ağa, Niyazi Efendi, Derviş Ahmet, Şerafettin Efendi tarafından ifa alınmıştır.

Semâhâne: Âvizelerin kâffesi ışıklı olunmuştur. Cemaat semahâneyi tamamen doldurmuştur. Bir kişilik mahal bile kalmamıştır. Yukarı müezzinlik mahfeli ise lebâlebidi.

Aşçılık: Hafta gününe mahsus olmak üzere, Mustafa Ağa umurunda gayet usta bir yardımcı aşçı getirilmiştir. Hakikaten mahir hamurkâr idi.

İftarın diğer bir özelliği de iftariyeliklerdir. Bu iftariyelikler de eskiden özellikle İstanbul'da belirli yerlerden alınır hiç üşenilmez meselâ peynir çeşitleri bir yerden alınırken zeytin çeşitleri tamamen aksi bir istikametteki zeytinleriyle ünlü bir dükkândan temin edilirdi. Ama her hâl ükârda iftardan en az bir veya yarım saat evvel evde olmak koşuluyla yapılırdı. Bu alışverişler. Pek tabii ki bu iş zamanla erkekler tarafından yerine getirildi. İki türlü zeytin, tulum, pastırma, rengârenk küçük kâseler içinde çeşit çeşit reçeller, hurma ama muhakkak pide. Bütün bunların hazırlanması ve sunulması pek tabii ki diğer yemeklerle birlikte düşünüldüğünde âdetâ bir tören şeklinde olurdu. Ramazanın kendine mahsus ekmeği pide, tatlısı ise güllaç, başlangıç yemeği ise çorbadır.

Çorbasız bir iftar pek düşünülemez. Diğer yemekler ise ailenin maddi durumuna göre değişebilirdi. Eskiden iftarlar cami, türbe ve tekkelerde de yapılırdı. İstanbul'da Ayasofya Camii'ne gidilir, Eyüp Sultan Türbesi'nde toplanılır, teraviden (aslı terâvîh) sonra eve dönülürdü. Ramazan ayı topluma biraz çekidüzen getirir ve ayrıca şairlerce de Ramazaniye adı ile kutlama şiirleri kaleme alınırdı. Eskiden Ramazan mahalle bekçisinin davuluyla ilân edilir, sahurda da yine halk davulla uyandırılırdı. Bu gelenek biraz yozlaşmış biçimde hâlâ devam etmektedir. Eskiden davulcular zarif insanlardı. Hem davul çalar hem de duruma uygun mani söyler ve bahşiş beklerlerdi. En çok söylenen manilerden biri aşağıya alınmıştır:

Yeni Cami direk ister
Söylemeye yürek ister
Benim karnım toktur amma
Arkadaşım börek ister

Sahurda yenen yemekler iftarda yenen yemeklere oranla da basitti. Kurutulmuş meyvelerden yapılan hoşaf, börek veya pilav sahurda tercih edilen yemeklerdendi. Son zamanlarda hoşafın yerini çay almıştır.

 
Eski Ramazanlar / Abdülbaki Gölpınarlı

    Ramazan günlerinde birbirlerine rastlayanların, birbirlerine sordukları soru aynıydı.

    - Ramazanla nasılsın?

   Bu soruya çeşit çeşit cevap verilirdi. Kimisi günlük olayları anlatırdı. Mesela fessiz sokağa çıkmış da gülenleri görünce aklı başına gelmiş, gerisin geriye, eve dönmüş. Namaza durmuş da bitirdikten sonra abdestsiz olduğunu hatırlamış. Yahut camide mukabele dinlerken uyumuş da lastiklerini çalmışlar. Kimisi, mütevekkil bir tavırla "İki gözüm Rabbim derdi, sabrını veriyor, zaten duyulmaz ki, bir gelir, bir gider mübarek!" Bu cevap, çok defa yaz ramazanlarına, uzun günlere ait bir cevaptı. Fakat fıkra da eksik olmazdı hani.

   Bektaşîye sormuşlar:

    - Ramazanla nasılsın? Cevap vermiş:

    - Pek iyiyiz erenler, ne fakir mübareği incitiyorum, ne de o fakire dokunuyor.

   Ramazanın on beşinden sonra iftar başlardı. Öyle konaklar vardı ki kapıları, ardına kadar açılırdı. Her giren, kendine layık gördüğü sofraya otururdu. Yemekten sonra da diş kirası denen, az çok bir para ile çıkılırdı bu konaklardan.

    Bektaşî, olacak bu ya, bir hocayla aynı sofrada iftar etmiş. Ev sahibi rint bir adammış. İftardan sonra kahveler içilmiş, sohbet başlamış. Bektaşîye sormuşlar, erenler demiş, dem alır mısın?

    Bektaşi "Eyvallah!" demiş. Afyon? Eyvallah. Kaygusuz? Eyvallah. Kızıldeli? Eyvallah. Bazı bazı gönül eğler misiniz? Eyvallah.

   Hocaya da aynı soruları sormuş. Hoca, her soruyu mücevvet bir "Estağfurullah!"la karşılamış. Vakit gelmiş, çıkmışlar. Çıkarken de haznedar yamağı, ikisine de atlas kese içinde diş kirasını sunmuş. Bektaşî gene bir eyvallah bastırıp keseyi, şalvarının cebine yerleştirmiş. Yolda, hoca dayanamamış, keseyi açmış, bir de ne görsün? İçinde bir metelik, boynunu bükmüş, yatıyor. Hemen koşmuş, Bektaşîyi yakalamış. Sana ne verdiler demiş. Bektaşî, vallahi daha bakmadım demiş. Aman, bir bak demiş hoca. Bektaşî keseyi açmış, içinde bir altın. Hoca, yanlış oldu demiş, dönelim. Dönmüşler. Soru, sual; bilen yok. Sonucu, ev sahibine çıkmışlar. Hoca, bir yanlışlık olmuş demiş; nasıl olur, bu zındık herife bir altın, daîlerine bir metelik?

    Ev sahibi, yanlış değil hocam demiş, onun masrafına bir altın bile yetmez, sense bir metelikle pekala gününü gün edersin.

   İftar deyip geçmeyin; o iftar sofrasında, hem de iftariye olarak neler yoktu? İnsan onlarla doyardı da yemekler artınca şaşmaz hükmünü verirdi:

 - Mübarek, bereket ayı vesselam.

    İftariyeden sonra çorba, et, sebze, börek, sütlaç, yahut muhallebi, iki tatlının arasını ayırmak için araya giren pilav, derken baklava, yahut bir hamur tatlısı, yahut da kaymaklı güllaç. Bu verdiğim liste, her konakta, her konak yavrusu evdeki liste. Öylesine iftarlar olurdu ki yemeklerin ardı arkası bir türlü kesilmezdi. İnsan, Hocanın dediği gibi Yarabbi derdi, ya midemi geniştir, ya Nail'imi yetiştir. Sanki on bir ayın bir sultanı, on bir aylık yiyeceği, tatlısıyla, tuzlusuyla, etlisiyle, sütlüsüyle, çeşit çeşit, bir araya getirir de bir bir, fakat birden sunardı insana.

    İftardan sonra sade kahveler, derken teravih. Teravihi hatimle kıldıran imamlar vardı. Cemaat birinci secdeden kalkmadan ikinci rekatı bitiren imamlar vardı. Bahariye Mevlevihanesinin imamı (Hafız Zındık da derlerdi), Karagöz'e gideceği geceler otuz üç rekat namazı on beş dakikaya sığdırıverirdi. Büyük konaklara imamlar tutulur, teravih, konağın salonunda kılınırdı. Bu da ramazanın bir başka şerefiydi.

     Teravihten çıkıldıktan sonra herkese, meşrebince bir seyran vardı. Kimisi mahya seyrederdi. Gerçekten de bu, zevkine doyum olmaz bir seyirdi. Usta mahyacılar, ramazanın on beş gecesi, iki minarenin arasını kandillerden yazılarla bezerlerdi. İlk günlerde "Merhaba", "Hoş geldin", derken ayetler, hadisler. On beşinden sonra resim başlardı. Gül, karanfil lale... Yirmi yedinci gece ve bazı camilerde bayram gecesi, minareye kaftan giydirilirdi. Yani külahından şerefesine kadar dizi dizi kandilden duvağa bürünürdü minare.

    Mahya seyretmeyenler, yahut seyrine doyanlar. Karagöz'e, orta oyununa, meddaha, o zaman modern sayılan kuklaya giderlerdi. Gönül avcılarıysa Direklerarası'ndaki seyrana katılırlar, teravihten çıkan dilberlere, mevsimine göre lale, gül, mevsimine göre şeker atarlar, lavanta sıkarlar, göz süzerler, iç çekerler, harf atarak gönül eğlerlerdi. Bu arada, içlerinde. Zenci bacıdan şemsiye yiyenler de olurdu.

     Bu alemler sahura kadar sürer, sahur vakti evlere gidilir, hazır sofraya oturulur, yemekten sonra sigara üstüne sigara içilir, yatılırdı. Meşhurdur; bir Bektaşî iftara gitmiş. Ev sahibi, erenlerin sohbetinden pek hoşlanmış. Sahuru da edelim sultanım demiş. Zaten dem vakti geçtiği için Bektaşi, eyvallah demiş. Yemişler, içmişler, bu vakit gidilir mi, sabah gidersin demiş ev sahibi. Yatmışlar. Gece uykusu zaten hak vere, tabiî ertesi gün öğle üstü uyanmışlar. Efendinin huzuruna girip diş kirasını alarak yola revan olmak isteyen Bektaşîye ev sahibi. Erenler demiş, zaten gün yarılandı, bu akşam da mihman ol. Bektaşî, çaresiz razı olmuş. Öğleden sonra beraber çıkmışlar. Bu cami senin, o cami benim; akşamı etmişler. Akşam, yemek biter bitmez Bektaşî, kahveyi bile içmeden Sultanım demiş, fakire destur. Efendi ısrar etmişse de imkanı yok. Erenler mangırı alıp dışarıya fırlamış. Ondan ötesi ehline malum. Ramazandan sonra bir mecliste hocanın biri, ah ah diye hayıflanmış; nasılsa demiş, bu mübarek ramazanın bir gününü kaçırdım. Bektaşi hemen atılmış, demiş ki:

- Hayıflanma hocam, zayi olmadı. Senin o kaçırdığın günü nasılsa ben tuttum.

    Ramazanın on beşine kadar yokuş, on beşinden sonra iniş denirdi. İftar vermeler, iftara gidişler, bu gece ne yapalım, sahura ne hazırlayalım gibi kaygılar, yirmi bir, yirmi yedi. Derken hatim.

     Bu arada Eyüp Sultanda iftar, herhangi bir dergaha gidiş, yahut Hırka-i Saadet ziyareti. Nihayet arife gelir çatardı. Mahyacı, o gece ya "El-firak" yazardı, ya "El-veda" yahut da bir top arabası resmi yapardı, namludan çıkmış mermiyi de kırmızı kandille gösterirdi, ay da biterdi. 

(Ramazan Geldi Hoş Geldi, İst. 1962 s. 3-7)

 
Eski Ramazanlarda Ramazan Hazırlığı / Refik Halid Karay  

Benim çocukluğumun ramazanları karakışa rastlamıştı.

Onun içindir ki, kulağımda kalan ilk davul sesi oldukça kof ve hayli neşesizdir. Zira deri, rutubetten porsumuş bulunurdu; ayrıca kapalı camlar ve kafesler ardından ses, içeriye boğuklaşarak girerdi.

Fakat annemin kış ramazanını yazınkilere tercih ettiğini iyice hatırlıyorum. Kışın günler kısadır; insan, bir de bakar, top vakti yaklaşıvermiş. Halbuki yazın, hararetten bunalmanızı, dudaklarmızın susuzluktan böcek kabuğu gibi kaskatı kesilmesini bir tarafa bırakınız, bir türlü akşam olmak bilmez ki... Allah iş, güç sahibi olanların yardımcısı olsun!

Yaz ramazanını sevenler de şöyle derlerdi: Gündüzün zahmet çekilir amma kırda, bahçelerde kurulan sofralarda oruç açmak pek hoştur. İftar masası da çeşit çeşit salatalarla, cacık ve domatesle, şeftaliler, karpuzlar, kavunlarla daha renkli, daha iştah çekici ve keyifli olur!

        Kısmetimde iki mevsim ramazanı da görmek varmış; hatta, işte tekrar kışınkine de giriyorum. Lakin ikimiz de -ramazan ve ben- ne kadar değiştik... O ramazanlar beni tanıyamazlar; kendileri ise benden daha tanılmaz halde!

Berat kandili geçince evde ramazan hazırlığına başlanırdı; iki hafta süren bu hazırlık esnasında evler, baştan başa yıkanır, günlerce tahta gıcırtıları. İstanbul şehrine, sokaklarından kağnılar geçen bir Anadolu kasabası ahengi verirdi.

Asıl ehemmiyet verilen yer, mutfak ve kilerdi. "On iki ayın sultanı" unvanıyla anılan ramazan, her şeyden evvel, boğaz ve mide ile alakadardı; bu ayda, israf denilebilecek bir bolluk hüküm sürer, İstanbul, en nefîs yemeklerin her "merhaba" diyene sunulduğu muazzam bir imarethaneye dönerdi.

Büyük konakların iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktu ki... Gözüne kestirdiğine girerdin. Kimse kim olduğunuzu, nerede, ne münasebetle tanışıldığını, isminizi ve işinizi sormazdı. Sadece, kapıda duran ağa, kılığınıza, kıyafetinize bakarak, size yer gösterirdi: Ya büyük sofrada, ya orta sofrada, yahut da alt katta, kahve ocağı sofrasında...

Otur masanın bir kenarına; istersen ne konuş, ne dinle; yaranmaya çalışma; sekiz on türlü yemekten, tıka basa karnını doyur; kahveni iç; usulcacık sıvış, git... Kimse farkında olmaz, onlar dahi işi acayip bulmazdı. Otuz gün ramazanı böylece, yabancı konaklarda iftar etmek suretiyle lord gibi yiyip içerek geçiren binlerce adam vardı!

Şurasını da unutmamalı: Bugün, şayet iyi bir lokantada aynı yemeği, aynı bollukla yemek icap etse -hususiyle o yemeklerin bulunması kabil olsa- her öğünde altı lira ile on lira arasında bir masraf  ihtiyar etmeniz lazım gelir!                                  

Bizim iftarımız da herkese açıktı.

Ramazandan bir, iki hafta evvel, babam, bir sabah "evradını okuduktan ve namazını kılıp zikrini bitirdikten, "Sabah şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler defola!" diye duasını da tamamladıkta sonra -başında keten takke, sırtında nafe kürk, burnunda altın gözlük- köşesine hususî bir ehemmiyetle oturur, evin erkanını nezdine çağırırdı. Önünde hokka, kalem ve elinde bir defter hazır... İçtimadan maksat, ramazan erzakını tespit etmek, yani listesini yapıp asmaaltı tüccarlarından Yağcı İbrahim Beye göndermek... Sorardı:

    - Rugan-i sade, kaç teneke?

        Bu, malum olduğu üzere, sadeyağ, yemeklik yağ manasınadır. Altı teneke mi, sekiz teneke mi, ne kadarsa söylerler, babam bunu yazar, yeni bir suale geçerdi:

    - Un ne kadar olmalı?

Ölçü ve miktar taayyün edince kamış kalem yeniden cızırdardı; lakin kağıda "un" yazmak usulden değildi; "dakîk" demek icap ederdi. O devirde böreklik un Odesa'dan, kuvvetli yemeklik yağ da Sibirya'dan gelirdi, adına Petrovki derlerdi, Sibir yağının alası!

Ben de söze karışırdım: Mutfak erzakı arasında, "elmasiye" yapılmasına yarayan elvan "jelatin" yapraklar unutulmaması için! Usta aşçılar bunu bir masal köşkü gibi renk renk kurarlardı; sütlüsünü, çikolatalısını, portakal ve mandalinlisini kata kat dondurarak ve üst kubbelerini yakut kırmızısına boyayarak... Tabakta tir tir titrerdi ve kaşık sokulunca her tarafından şahrem şahrem ayrılır, yumuşacık çökerdi. Herkes "Aman, yenilir şey midir o? İnsanın dudakları birbirine yapışıyor?" derdi; evet amma, ben tadına değil, manzarasına, hayalimi okşayıp peri saraylarını, Hint, Çin ve Japon mabetlerini düşündürmesine bayılırdım; minimini bir şövalye kıyafetinde, belimde meç, başımda tüylü şapka, kadife elbisemle burç ve barularında dolaşamadığıma üzülür bu şekerden, şuruptan yapılmış şatonun sarışın sahibesiyle muaşakalar tasavvur ederdim!

İyi evler mahalle bakkallarından alış veriş etmeyi haysiyete muvafık bulmazlardı. Zaten eski zamanda her semtte bakkaliye mağa­zaları yoktu; mahalle bakkalları ise her şeyin adisini, ucuzunu, bayat, bozuk, mahlut, böcekli ve sineklisini satarlardı. Halleri, vakitleri yerinde olanlar erzakı, karabiberinden pirinç ununa, havyarından maltız sardalyasına, pastırmasından kuru cevizine kadar, mevsimlere göre, hep birinden, üçer aylık, Asmaaltı'ndan alırlar, yük arabalarıyla getirtip kilerlerine doldururlardı. Kaşar peyniri kelleleri, bozulmasın diye, pirinç ambarlarında hıfzolunurdu; sabunlar evde kesilir, kurutulurdu. O zamanlarda şekerler kelle, daha doğrusu mahrutî şekilde satıldığından yine boy boy, evlerde kırılır, öyle saklanırdı.

Evlerde tel ile sabun kesilişi ve çekiçle şeker kırılışı eğlenceli olduğundan bugünleri kaçırmaz, genç hizmetçilerin saçlarına biriken sabun zerrelerini ve yüzlerine toplanan şeker tozlarını seyretmekten, bilhassa Giridîzade sabununun kokusundan çok hoşlanırdım.

Kahveyi tane halinde selamlığa verirlerdi; onu uşaklar, alevli ateşte ve kalın saçtan yapılmış döner tavada kavururlar ve sapının üzerine tespit edilen kocaman değirmende okkalarcasını çekerlerdi.

Mahlut olmasından korkulduğu cihetle toz kahve alan yok gibiydi; kahveler, benim çocukluğumda, her tarafından dikili, ufacık kazevilerde satılırdı; Mısır pirinçleri de büyüklerinde... Tuz da evlerde dövülür, ince ve beyaz sofra tuzları yalnız Beyoğlu bakkallarında bulunurdu. Bunun içindir ki, bazı konaklarda çifte taşlı ve ortası oluklu tuz değirmenlerine de rast gelmek mümkündü.

İşte, büyük konaklarda şaban ayının son haftaları, bütün bu hazırlıkların ikmali için telaşla, alış verişle geçerdi.

Üç tarafı ambarlı büyük kilerin tavanına kancalı büyük çiviler kakılmıştı; bu çivilerden de uçları kancalı demirler sarkardı: Hem hava alması, hem de fare dokunmaması icap eden öteberiyi asmak için... Bu kilere pek girmezdim; benim zevkimi okşayan orta kattaki ince kilerdi. Raflarına reçel kavanozlarının dizildiği, çömleklerin boy boy sıralandığı bu ferah, havadar yerde henüz teneke dediğimiz ve bugün en fazla kullandığımız madenî kaba yer verilmemişti. Nevale, ya toprak, ya cam, yahut fıçı ve kutu gibi tahta kaplarda saklanırdı. Meraklıları, taze yaprak örtülü teneke kutuda satın aldıkları havyarı da hemen çömleğe naklederlerdi. Haklı idiler; zira teneke her şeye, hatta kuru olanlara bile o acayip, çeşnisini, kokusunu sindiren bir madendir. Tenekecilerin kızgın havyarı nişadıra sürtüştürdükleri zaman duyduğumuz hem buruşturucu, hem tuzlu kokunun bir derece hafiflemişi, fakat daha yavanlaşmışı...

Ramazandan evvel listesi yapılan bir de reçel ve şurup çeşidi vardı. Yazın, ev hanımlarının itina ile kaynattıkları reçellerle şurupların kıymet bilip bilmedikleri malum olmayan kimselere -harran gürra- yedirilip içirilmesine kıyılamadığından, yine en meşhur dükkandan alınmak şartıyla, bunlar hariçten tedarik olunurdu.

Ben, yeşilimtrak kabuğu içinden yine yeşilce eti ve beyazımsı çekirdeği sezilen hünnap reçelini tercih ederdim; frenk üzümü ile çilek de hoşuma giderdi. Ayrıca Bursa'dan salep reçeli de getirttirirdik. Evet... salebin de, dörder köşe kesilmiş tanelerden reçeli yapılırdı amma nasıl? Ve şimdi, hala var mıdır, bilmiyorum. Tuhafıma giden reçellerden biri de zencefil reçeliydi. Galiba, artık onu da bulmak zor... Hoş, pek özge bir şey değildi.

Bizim evde şurup sevilmezdi; kuvveti, güç olmakla beraber, şerbete, yani kaynamamış meyva suyuna ve şekerine nane sürtüştürülmüş limonataya verirdik. Turşulardan da makbul tutulanı dolmalık kırmızı biberdi; amma içi rendelenmiş lahana ve kerevizle doldurulmuş olanı... Kızıl derisine bıçağı vurdunuz mu tabağınızda bir bahçe açılırdı. O, daima hazır duran nefîs bir salata hazinesiydi!

Görüyorsunuz ki, bahis gittikçe yemeğe dökülüyor. Şayet ramazan yemeklerini saymaya, hatırlatmaya ve bilmeyenlere tarife kalkışsam dört sayfalık harp devri gazetesinin yarısını bu işe hasretmekliğim lazım gelir. Hatta, mübalağa olmasın amma, yalnız pastırmalı yumurtanın nasıl hazırlandığına ve piştikten sonra tepsisinin mükellef tasvirine koca bir sütun ayırabilirim. Ah, bizdeki yemek kitapları! Her muharririn, roman gibi, içtimaî tetkik veya felsefi etüt gibi bir gayesi vardır; can atıp da bir türlü başaramadığı sevgili gayesi... Benimki de -söylemesi belki ayıp- bir yemek kitabıdır.

Bir yemek kitabı ki, asırlarca sofralarımızda saltanat sürmüş ve izi hayatın dört tadından en mühimine kandırmış olan haşmetli yemeklerimizin bir "Şehname"sini teşkil etsin!

(Üç Nesil Üç Hayat, İnkılâpKitapevi)

 
 
Eski Ramazanlar / Abdüllatif Duygulu

Eski ramazanlar deyince çok eskilerden değil, bundan 10 sene-15 sene öncesinden, öğrencilik yıllarında İskenderpaşa Camii'nde geçirdiğimiz ramazanlardan bahsetmek istiyorum.
Caminin arka tarafındaki yurtta kalıyorduk. Otuz arkadaştık. Efendi Hazretleri (Rh. A.) imamlık yapıyorlardı. Çok zaman namazları kendileri kıldırırlardı. Namazlardan sonra cemaatle yakından ilgilenirler, camiden evin kapısına kadar sıralanmış olan muhtelif kimselerin dertlerini dinler, yardımcı olmağa çalışırlardı. Kapıları her zaman açıktı. Her fırsatta hakkı tavsiye ederler, büyük küçük herkese şefkatle muamele ederlerdi.
Ramazan ayı gelince, ilk teravih kılındıktan sonra ramazan hakkında kısa bir konuşma yaparlar ve cemaatin ramazanını tebrik ederlerdi. Bir seferinde şöyle dediklerini hatırlıyorum: "Bu ramazanda beş şeye dikkat edelim, dostlarımıza ve ahbaplarımıza da söyleyelim: Gözümüze hakim olalım, günahlara bakmayalım!.. Kulaklarımıza hakim olalım; kötü, günah şeyleri duymayalım!.. Ağzımıza hakim olalım, ağzımızdan kötü söz çıkartmayalım!.. Ellerimize de hakim olalım, kimseyi incitmeyelim.. Ramazan-ı şerifin kabulü bunlara bağlı... Bunlara hakim olamazsak, açlık yanımıza kâr kalır!"
Teravihler hatimle kılınırdı. Değişik iki imam kıldırırdı; on rekatini birisi, on rekatini birisi kıldırırdı. Efendi Hazretleri de cemaat olarak katılırlardı. İstanbul'un her yerinden gelenler olur, cami dolar taşardı. İmamlardan ince sesli ve hızlı okuyanlar daha çok sevilirdi. Teravihten sonra Hatm-i Hacegân yapılırdı. Efendi Hazretleri bulunmadığı zamanlar, Necati Amca yaptırırdı. Onun kendine mahsus Kuran okuyuşunu ve Hatm-i Hacegân duasını, "Fetekabbelehâ rabbüha bikabûlin hasenin sırrına mazhar eyle..." deyişini hep hatırlarım.
O zamanlar, Hatm-i Hacegan'dan sonra bir salevat okunurdu. O salevat artık "İskenderpaşa Salevatı" denilecek kadar cami ile özdeşleşmişti. Cemaatle bir ağızdan söylenirdi: "Allaaahümme salli alaaa seyyidinaaa muhammedin ve alaaa...aaali seyyidinaaa muhammed. Bi adedi külli daaain ve devaaain ve baaarik ve sellim. Aleyhi ve aleyhim kesiiiraaa..."
Sabah namazlarından evvel genç hafızlar bir cüz mukabele okurlardı. Sabah namazından sonra --diğer günlerde olduğu gibi-- İşrak vaktine kadar camide beklenir, evrad okunur, hatm-i hacegân yapılırdı. Cemaat ancak işrak namazını kıldıktan sonra dağılırdı.
Efendi Hazretleri, ramazanda çok şevkli ve gayretli olurlardı. Normalde her zaman yaptıkları, cuma günleri cumadan evvel ve pazar günleri ikindiden sonraki hadis derslerine ilave olarak yeni dersler yaparlardı. Bir seferinde (1974) ilk onbeş günde, öğle ve ikindi namazlarından sonra yarım saat Et-Tergîb vet-Terhib'den oruç bahsini anlattılar; ikinci onbeş günde ise, aynı saatlerde Münebbihat'dan ders yaptılar. Daha sonraki yıllar, yatsı namazından önce de ders yaptıkları olurdu.
Akşamları camide iftarlık bir şeyler dağıtılır, daha sonra cemaatle akşam namazı kılınırdı. Efendi Hazretleri, evvabin namazını normal günlerde altı rekât kıldıkları halde, ramazanda iki rekât kılarlardı. Bir seferinde yine iki rekat kılıp çıkmak istediler. Arkada namaz kılanlar vardı, çıkamadılar. İki rekat daha kıldılar. Çıkarken, kenarda dikilenlere gülerek: "Şimdi yemek zamanı, sofuluk zamanı değil!.." dediler.
Akşam namazından sonra caminin yemekhanesinde iftar yemeği verilirdi. Yemeklere daha çok öğrenciler katılırlardı. Bazan davet sahibinin yakınları da gelirdi. Cami cemaati, fazla kalabalık etmeyelim diye evlerine gitmeyi tercih ederlerdi.
Yemekte servisi yurtta kalan arkadaşlar yapardı. Efendi Hazretleri'nin sofrasına genellikle misafirler, uzaktan gelen kimseler oturtulurdu. Oranın servisini tecrübeli arkadaşlar yaparlardı. Herkes teberrüken, Efendi Hazretleri'nin tabağından bir şeyler almayı, ondan yemeyi çok arzu ederdi. Tanıdıklarımıza, sevdiklerimize o tabaklardan iletirdik.

Yemekten sonra Efendi Hazretleri, yemek yiyenler için ve davet sahibi için uzun dualar ederlerdi. O yıllarda caminin yaşlı, heyecanlı, sinirli bir müezzini vardı; Efendi Hazretleri'ni de çok severdi. Millet ayağa kalkarken o da bir dua ederdi:
"-Ya Rabbi! Davet sahibinin sa'yini meşkur, amelini makbul, zenbini mağfur eyle... Hoca Efendimiz'i başımızdan eksik etme! O olmasaydı, bu davetler olmazdı." derdi.
Ramazanın son on günü gelince, Efendi Hazretleri i'tikâfa girerlerdi. Kendileriyle beraber 10-15 kişi de i'tikâfa girerdi. Kendileri caminin alt katında, müezzin mahfelinin sağ tarafında bir oda vardı orda kalırlardı. Diğer kimseler caminin üst katında kalırlardı. İ'tikafa girenlerin çoğu yaşlı kimselerdi; İçlerinde bir-iki de genç olurdu.
Efendi Hazretleri i'tikâfa çok önem verirler ve çok tavsiye ederlerdi. Bir seferinde şöyle dediklerini hatırlıyorum: "İ'tikâfın faydaları saymakla bitmez. En evvelâ, insanın misafir olduğu zata bakılır. Şimdi, bir bakana misafir olsanız, bir reis-i cumhura misafir olsanız; onu anlatmakla bitiremezsiniz. Siz, varlıkların sahibi Allah-u Teala'nın evinde, Allah celle ve alaya misafir oluyorsunuz.
Kadir gecesi bu on günün içerisinde... Bu sünneti ihya etmekle hem kadir gecesini kaçırmıyoruz, hem de memleketimize gelecek belâları önlemiş oluyoruz.
Şimdi, herkes bir bahane bulur, işim çok diye... Peygamber SAS'deki işler kadar kimde iş vardı? On sene zarfında 27 tane muharebeye girmiş. Milletin işi var, devletin işi var... Fakirlik var, zaruretler var. Öyleyken yine de Cenab-ı Peygamber i'tikâfı bırakmamıştır."

Kadir gecesi olunca çok şevkli olurlardı. Teravihten sonra, mihrabda oturdukları yerde dualar ve nasihatlar ederlerdi. Hatm-i hâcegân ve sesli zikir yapılırdı. Sonunda musafahalaşma olurdu. Bazan sakal-ı şerif ziyareti yapılırdı. En sonunda tesbih namazı kılınırdı.
Son yıllarında (1980) rahatsızlıkları dolayısıyla teravihe kısmen gelebildiler. --Hadis derslerini ve i'tikâfı M. Es'ad Coşan Hoca Efendimiz yaptırdı.-- Ancak cuma namazlarından sonra15-20 dakika sohbet edebiliyorlardı. Fakat o yıl çok değişik bir uygulamaları oldu; ramazan boyunca her gün ikindiden sonra evlerinde Hatm-i hâcegân ve zikir yaptırdılar. Sesli sessiz değişik zikirler, ileri düzeyde zikirler öğretiyorlar ve tatbik ettiriyorlardı. Birkaç saat sürüyordu ama, içinde bulunulan mânevî hazdan dolayı bitmesini hiç istemiyorduk.

Aradan on yıl geçtikten sonra 1990 ramazanında, bir sabah vakti İskenderpaşa Camii'ne gitmek nasib oldu. İçeriye girerken ruhâni bir havayla karşılaştım, içimi bir huzur kapladı. Bir yere oturdum ama, sanki kâmil bir zât ile dizdize oturuyordum.
Mukàbele okundu. Namaz kılındı. Evrad okundu, Hatm-i hâcegân yapıldı. İşrak namazı kılındı. Cemaatin bir kısmı çıktı, bir kısmı içerde kaldı. İçerde kalanlar i'tikâfdaydılar. Çoğu genç kimselerdi, sayıları yetmiş kadar vardı. Halsiz görünüyorlardı ama yüzleri pırıl pırıldı. M. Es'ad Coşan Hoca Efendimiz de üst katta, perde ile ayrılmış küçük bir bölmede i'tikâfa girmişlerdi. Bir vesile ile yanına çıktık; orada ruhâniyet ve huzur daha da fazla idi. Yanından ayrılmayı canımız hiç istemedi.

O akşam kadir gecesiydi. Terâvih yine hatimle kılındı, yine iki imam kıldırdı. Hatm-i hâcegân ve dualardan sonra sakal-ı şerif ziyaret edildi. Önce yüksek sakal-ı şerif rahlesi mihrabın önüne kondu. Cemaat ayağa kalktı, salevat getirilmeye başlandı. Hoca Efendimiz salevatlarla kırk bohçayı açtılar; sakal-ı şerifi öpüp gözlerine sürdüler. Sonra iki eliyle rahlenin üzerinde tuttular. Herkes öpüp gözüne sürüyordu. Sevinç ve heyecan içindeydik; sanki Rasûlüllah SAS'in elini öpüyorduk.
Cemaat çok kalabalıktı. On yıl önceki yaşlı amcalardan 4-5 kişi kalmıştı. O zamanki arkadaşlardan bazılarını gördüm; çocuklarıyla beraber gelmişlerdi. Tanımadığım genç kimseler çoğunluktaydı. Çok şey eskisi gibiydi. Değişen bir kaç şey vardı: Efendi Hazretleri gençleşmiş, cami büyümüş, cemaat çoğalmış; biz de yaşlanmıştık...
Ramazanda kâmil insanların civarında olmak ne güzel!..


(İslâm Dergisi , Mayıs 1991)

 
Ah O Eski Ramazanlar / Orhan Okay

Eskiye rağbet olsaymış 'Bitpazarı'na nur yağarmış. Bu sözü de eskiler söylediğine göre o zamanlar eskiye rağbetin olmadığı anlaşılıyor. Hayyam bir rubaisine "Geçmiş günü beyhude yere yad etme" diye başlar.
Bundan, rağbetin hep yeniye olması gerektiği manası çıkmaz mı? Halbuki yine o, rubainin ikinci mısraında buna da hayır diyor: "Bir gelmeyecek ân için de feryad etme". İnsanoğluna geçmiş ve gelecek dışında zaman olarak ne kaldığını ise son iki mısra söylüyor: "Geçmiş gelecek hepsi masal bunlar hep / Eğlenmene bak, ömrünü berbad etme." Gün bugün, saat bu saat. Hedonist, eyyamcı belki biraz da pragmatist bir felsefe. Eğer geçmişi yad etmeyecek olsak şimdi Hayyam'ı da okumamış olurduk. Hayyam'ın, geçen yüzyıldaki (ağzım alışsın diye 20. yüzyıl için söylüyorum) tilmizlerinden biri de André Gide idi. Belki Hayyam'ı okumamıştı da. Ama onun Hayyam'dan biraz daha cesaretle Dünya Nimetleri'nde "At elinden o kitabı Nathanael" diyebilmişti.
Şimdi eskiye rağbet var. Yani 'Bitpazarı'na nur yağıyor. Abdülhak Hamid'in şiir için söylediği "Evet tarz-ı kadim-i şi'ri bozduk, herc ü merc ettik" dediği gibi bir ara eskiyi, hemen her şeyi ile bozup yok ettikten sonra şimdi kılıç artığı olanları baş tacı ediyoruz. En güzellerini yakıp yıktıktan sonra eski evlerin artakalanlarını korumaya gayret ediyorlar. Antikacılarda, muhakkak gerçek değer taşıyan objelerin yanında daha otuz kırk sene evveline kadar kullandığımız ateş ütüsü, sacayak gibi akla gelmeyecek nesneler itibar görüyor.
Bu nesneler gibi, geçmişte yaşanan hayat da bir başka itibar görmeye başladı. Son yıllarda ne kadar çok hatıra kitabı çıktı. Hiç şüphesiz bunların hepsi tarihin bir köşesine ışık tuttuğu için çok da faydalı oluyor. Fakat aralarında pek çoğu adeta marazî bir "maziperestlik" taşıyor: Ne kadar çok "Bir zamanlar.." veya benzeri adlarla çıkan kitap var: Bir zamanlar Boğaziçi, bir zamanlar Galata, bir zamanlar Kadıköy vs. Sosyologlar veya psiko-sosyologlar düşünsün. Bu kadar marazî bir geçmiş hasreti de toplumca hâlden memnun olmamanın ve geleceğe güvenememenin ifadesi olsa gerek.
Şimdilerde eski Ramazanlar da aranıyor. Eski Ramazanlar gerçekten daha mı güzeldi? Yoksa her kaybettiğimiz şey gibi o da mı bize güzel geliyor? Televizyon kanallarında konuşan otuz-kırk yaşlarındakiler bile çocukluk Ramazanlarının daha güzel olduklarından bahsediyorlar. Yaşım yetmişe gelmiş biri olarak, ben de çocukluğumda yaşlıların benzer şeyleri söylediklerini dinler ve onların çocukluklarındaki Ramazanların güzelliğinin nasıl olduğunu hayal etmeye çalışırdım. Çocukluğumuzun her şeyi güzeldir. Ağaçtan düşüp kolumuzu bile kırmış olsak. Şimdi insanın bu hissî davranışını dikkate alarak söyleyeyim ki benim çocukluğumdaki, yani altmış küsur yıl öncesinin Ramazanları da bugünkünden daha güzel değildi. Ve ileriki nesiller bizim bugün yaşadığımız Ramazanları da hasretle anacaklar.
Bu söylediklerim, şahsî veya toplum hafızasını dile getirmeye mani değildir. Değişen şeyleri değişmeleriyle görmekte ve yaşaması, devamı gerekli olanları ya ihya etmek veya geçmiş bir hatıra olarak bilmekte fayda vardır.
Ben bir kış Ramazan'ında doğmuşum. Kendimi hatırladığım zaman Ramazan artık sonbahara, çocukluk-gençlik arası yıllarımda da yaza geliyordu. Malum, her çocuk gibi beni de önce yarım oruçla kandırdılar. Yani sahura kalkmak, sonra ya öğünleri tam yiyip aralarda yememek veya öğleye kadar tutmak gibi. Bu, doğrusu işin eğlenceli tarafıydı. Oyuna da engel olmuyordu. Fakat yine çocuk yaşlarda, kendi isteğimle tuttuğum ilk tam orucumu iyi hatırlıyorum. Öğle vaktini biraz geçtikten sonra anneme sık sık, iftara ne kadar kaldığını, iftar yaklaşınca da babama, bayrama kaç gün kaldığını sorduğumu da unutmadım.
O yıllar devletin ve devletlilerin Ramazan'a ilgi gösterdiklerini bilmiyorum. Diyanet İşleri Reisliği o zaman da vardı; ama bir bülteni filan olmadığı gibi zaten tek olan devlet radyosunda da diyanet saati diye bir şey yoktu. Gazetelerin Ramazan'ı haber verdiklerini biliyorum da onların Ramazan ilâveleri değil, herhangi bir dinî yazı bile yayınlamadıkları da muhakkaktı. Ama toplum hayatında böyle bir kesinti yoktu. Mahallemiz, Balat ve Fener, çoğunlukla gayri müslimlerin yaşadıkları bir semtti. Çoğunu Rumların işlettikleri meyhaneler de kandillerde ve Ramazalar'da kapanır, hatta kepenklerine bunu hatırlatan bir kâğıt da yapıştırılırdı. Ramazan'a yakın alış-veriş artar, Ramazan'da camiler mutaddan daha çok canlanır. Fatih, Beyazıt, Sultan Ahmed gibi büyük camilerde özellikle ikindi akşam arası, pufla gibi minderlere oturmuş hafızlar mukabele okur, vaazlar verilirdi. Bu büyük camilere ilk girdiğiniz zaman sağdan-soldan değişik sesler birbirine karışır, her birinin etrafında, gördüğü ilgiye göre kırk-elli kişilik cemaat toplanmış kürsülerden hangisini dinlemek isterseniz oraya çökerdiniz.
Ramazan'ı, Osmanlı toplumunda özel bir zaman haline getiren, teravih ile sahur arasının doldurulması örfüdür (veya âdeti). Bu ayda esnaf ve devair de gündüz daha az çalıştığından teravihten sonra uyumak çok defa düşünülmezdi. Aileler arasında sohbetler, aile oyunları, bazı meclislerde dinî-ilmî bahisler (son yüzyıllarda sarayda verilen huzur dersleri gibi), bazı mekânlarda şiir ve edebiyat sohbetleri gibi zamanı faydalı, hiç değilse zararsız geçirme gibi bir gelenek teşekkül etmişti. Ancak bir süre sonra bunun Ramazan'ın ulviyetine yakışmayacak derecede seviyesiz gösterilere döndüğü görülmektedir. Muhtemelen 19. yüzyıl sonlarına doğru yani Tanzimat'ın getirdiği alafrangalaşmanın tesiriyle başlamış olan Direkler Arası eğlenceleri gibi. Ancak bunun da zannedildiği kadar genelleşmediğini, hepsi üç dört yüz metre uzunluğunda bu caddenin bile sadece bir kısmında çoğu Ermeni ve Rum truplarına ait kanto ve benzeri gösterilerin yer aldığını, bunun dışında daha seviyeli tiyatrolar, musiki fasılları, şiir sohbetleri yapılan mekânların bulunduğunu belirtmek gerekir. Unutulmamalıdır ki İkinci Meşrutiyet'e kadar dillere destan olan Hacı Reşit'in çayhanesi de, bir konservatuvar gibi çalışan Darüttalim-i Musiki de, Meşrutiyet'ten sonra ilmî sohbetlerin yapıldığı İttihad ve Terakki'nin İlmiye Mahfili de hep bu Direkler Arası'ndadır.
Benim çocukluğumda ise böyle Ramazan eğlenceleri pek kalmamıştı. Yalnız kışa rastlayan bir Ramazan'da Balat'ta bir kahvehanede bütün Ramazan boyunca Karagöz oynatıldığını biliyorum. Yaza gelen Ramazan'da ise, evimize yakın boş bir arsaya ip cambazları yerleşirdi. Çok defa bedava tarafından ya evimizin balkonundan yahut da bahçe duvarımıza oturarak seyrettiğim bu cambazların yüreklerimizi ağzımıza getiren gösterileri, ince saz fasılları ve yer yer Şekspir'den makaslanmış dramları bir başka konudur
.

 
Bir Röportaj / Kenan Işık / Sevda Akan

"Kulağımız Radyoda Değil Minarede Olurdu "

Çocukluk yılları oruçlarından bugüne çok şeyin değiştiğini söyleyen tiyatro sanatçısı Kenan Işık, "O günü hiç unutmuyorum. O zaman da radyolar vardı. Ama nedense minareden gelen ezan sesini takip ederdik" diyor.
Oruç tuttuğunuz ilk günü hatırlıyor musunuz?
Tabii ki. O günü hiç unutmuyorum. O zaman da radyolar vardı. Ama nedense minareden gelen ezan sesini takip ederdik. Büyüklerim oruç tuttuğum ilk gün beni omuzlarına alıp bahçede tur attırmışlardı. Çok özel yemekler yapılmıştı o akşam. Gol atan oyuncuya yapılan tezahüratı ailem de benim için yapmıştı. Bir nevi kutlamaydı ilk oruç tuttuğum gün.
O eski Ramazanlar'a özlem duyuyor musunuz?
Son yıllarda Ramazan ayının çok özel bir tarafı yok benim için. Şahsi olarak yaşanan bir olay artık. Kendi içinizde taşıdığınız bir şey. Oysa geçmiş Ramazanlar'ın verdiği bir tat vardı, hiç bitmeyen. O çocukluk günlerinden kalma. Sahurda ya da iftarda zaman zaman anımsıyorum geçmişi.
Ramazan geleneklerinde dünden bugüne neler değişti?
Çok daha farklıydı tabii. Ramazan ayı bayram gibi özlemle beklenirdi. Ramazan'a 21 gün kaldı, 19 gün kaldı, 7 gün kaldı, yarın kalkacağız sahura diye günler sayılırdı. Tabii küçük kentlerde çok daha yoğun yaşanıyor her şey.
Sanat camiasında Ramazan ayı nasıl geçiyor?
Her kesimde Ramazan ayı farklı yaşanıyor. Kimi büyük otellerde eşine dostuna iftar yemekleri veriyor. Kimi ise Allah ne verdiyse oturup onu çoluk çocuğuyla birlikte paylaşarak iftarını yapıyor. Tabii ki bu noktada çok büyük farklılıklar var. Ramazan'ın bir tarafı da zaten kişiye özel olması. Aslolan buradaki şey, açlıkla alakalı olması değildir. Nefis terbiyesiyle alakasıdır.
İçinde bulunduğunuz çevreden dolayı mı eski Ramazanlar'a özlem duyuyorsunuz?
Hayır. Bununla bir alakası yok. Ben üç ayları da tutuyorum. Burada değişik ve farklı bir şey yok. Ayrıca eskiyi çok özleyen biri de değilim. Toplum değişiyor. Elbette ki bu değişim kaçınılmaz bir şey.
Yemek hiç aklıma gelmez. Tabii ki iftara yaklaştıkça, insanda "biraz sonra yemek yiyeceğim" duygusuyla, şartlanmış bir refleksle açlık oluşuyor. Yoksa tam acıktığımı hissederken iftar saati iki saat sonra olsaydı yine acıkmayacak, 2 saat sonra o duyguyu yaşayacaktım. Ama çocukluğumdan hatırlıyorum. Top oynardım o zaman. Yaz oruçlarıydı. Ağır geçerdi gerçekten. Top oynadığımda çok terler camiye gider güya ağzımı çalkalar gibi yapardım ama o arada da birkaç yudum su içerdim. Kış orucu için ise böyle bir şey söz konusu değil tabiî.
Çocukken babaannemle birlikte iftardan önce elimizde sahanlar komşuları dolaşırdık. Kimi yoksul insanlara yemek dağıtma adeti vardı. O dönemde daha gelenekçi bir Ramazan ayı vardı. Hafızlar gelip her gün evlerde Kur'ân okurdu. Zaman zaman hafızın okuduğunu göz ucuyla takip ederek biz çocuklar da hatim indirirdik. Bunlar çok değerli anılar.

 
Tirebolu'da Eski Ramazanlar ve Bayram / Ayhan Yüksel

Bir ibadet ve mağfiret ayı olması nedeniyle gelişi özlemle beklenen, hüzünle uğurlanan ramazan ayının sosyal hayatımızda ayrı bir yeri vardır. "On bir ayın sultanı" olarak tanımlanan Ramazan ayının Tirebolu'ya ne zaman gelip, ne zaman gittiği her nedense günümüzde pek bilinmez!
Pek çok yer gibi Tirebolu, kültür değişikliğine uğrayınca, bazı gelenek ve görenekler de yok olup gitmiştir. Bunların neler olduğunu kayıt altına almak için yaşadığımız günlerden hatıralarda kalan bilgileri aktarmayı uygun bulduk. Bizim çocukluğumuzda (1960'lı yıllar) Ramazan-ı Şerîf Tirebolu'ya gelmeden önce üç elçisini gönderirdi: Bunlar kuru kayısı, güllaç ile Vakfıkebir ve Of'tan gelen hocalar idi. Ramazan ayının gelmesiyle birlikte ortalıkta gözle görülür bir canlılık ve bir hareket olurdu. Herkes muhakkak Ramazan ayında yiyeceği tereyağını, diğer erzaklarını hazır ederdi. Sofralarda güveçler, subörekleri, çeşit çeşit yemekler eksik olmaz, hali vakti yerinde olanlar mahallesindeki câmilerde kalan, dışardan gelen hocaları iftarda ve sahurda yemeğe davet ederdi. Buna "hoca daveti" denirdi.
İftar olana kadar çocuklar genellikle sokaklarda kalır, topun atılmasını beklerdi. Bazıları çok uzak olmasına rağmen topu atanın sigarasını yakarak fitili tutuşturduğunu görebilirdi!?! Topun atılması ve ezanın okunmasıyla birlikte zeytinle ve Atlıyolu, Çatalçeşme, Selimağa, Soğuksu çeşmelerinden alınan sularla oruç açılırdı. Desti ve güğümlerle su alanlar çeşmelerin önlerinde uzun kuyruklar oluştururdu.
Ramazan topçularının en meşhurlarından birisi halk tarafından Salta Osman olarak anılan Osman Malkoç'tu. Salta Osman'ın ara sıra sahurda geç kalıp topu Buçuklu mahallesinin içinde de attığı olurdu ve yaşlılar bunu "kudret topu" zannederek çeşitli yorumlarda bulunurdu.

Ramazan ayındaki âdetlerden birisi de sahurda "davul çalınması" idi. Tirebolu'da ramazan davulunun çalındığı yıllarda akla ilk gelen isim Cintaşı ve Hamam mahallelerinin davulcusu Kel Emin (Emin Odabaş) idi. Yeniköy mahallesinde ise bu işi Mehmet Kanber (Mehmet Aga) yapardı. Kel Emin'in Tirebolu'da aydınlanmanın sokak fenerleri ile yapıldığı yıllarda ve bilhassa karlı kış gecelerinde başında bir çuval, ayağında çarık, belinde "finnuri" lâmba ile davul çalarak ve ustalıkla ramazan manileri söyleyerek vatandaşları sahura kaldırması hâlâ unutulmamıştır. Daha sonraları ise davulu Yeniköy mahallesinde Ömer Ustaoğlu (Ömer Kaptan), Cintaşı ve Hamam mahallelerinde Mustafa Bizal (Düdüğün Emin) çalmışlardır.

Oruç tutanlar, bilhassa gecelerin kısa olduğu zamanda yatıp uyumayıp sabaha karşı yenilen sahur yemeğini beklerlerdi. Böyle olunca da teravih namazı ile sahur arasında geçen sürede türlü eğlencelerle vakit geçirilir, seyirlik oyunların yanında yüzük-fincan oyunları oynanırdı.
Daha sonra gelen bayramın en büyük özelliği, dostların, hısım-akrabanın karşılıklı ziyaretleriydi. Gençler, yaşlıların ellerini öperler, dualarını almak isterlerdi. Çocuklara genelde para verilir, çok yaşlılar evlerinden çıkmazlar ve ziyaretçilerini beklerlerdi. Ziyarete gelenlere şeker ve duruma göre baklava ve burma börek ikram edilirdi.

Yine, bayramlarda ailelerinin rızası olmadan evlenenler, kendileriyle dargın olan aileleri ile konuşabilmek için bayramın gelmesini beklerlerdi. Bayramlarda bu durumda olanlar araya bir "uslu"nun girmesi ile aileleriyle barıştırıldı.

Bayramın birinci günü ramazan davulcusu bir bakıma sahurda çaldığı davulun ücreti sayılacak parayı yardımcısının elinde taşıdığı bayrakla toplamaya çalışırdı. Ev ev dolaşarak, pencereye uzattığı bayrağa herkes verecek bahşişi bağlar, davulcu bahşişe okuduğu bir mâniyle teşekkür ederdi.

Bayramda gençler ve çocuklar bayram yerlerinde buluşup eğlenirlerdi. Bayram yerinde satıcılar süs eşyası, oyuncaklar satarlar, dönme dolaplar kurulurdu. Bu dönme dolaplar Çatal'da, Soğuksu'da, Kale'de, Terzili'de, Yeniköy'de (günümüzde Orman İşletmesinin bulunduğu yerde), Hamam mahallesinde Musalla yanında (günümüzde Dumlupınar İlkokulunun önünde), Çatal ile Gacan arasında eski Cihan Otelinin önünde, Ciğercigilin evinin yanında kurulurdu.

Bir Ramazan ayının yaşandığı Tirebolu'da ne davulcu Kel Emin var, ne dönme dolap, ne de doğru dürüst hısım-akraba ziyaretleri. Sanki gizli bir el bu güzel âdetleri bilerek bir yere götürmüş bırakmış!


(Ayhan Yüksel, Giresun Tarihi Yazıları, Kitabevi Yayınları)

 
Ah Nerede O Eski Ramazanlar / Halit Fahri Ozansoy

Ah nerde o eski Ramazanlar, diye başlayan bir çok yazı okumuş ve bir çok sohbet dinlemişizdir. Ancak 'eski' her daim 'değişir' olmuştur ki, 'ne kadar eski?' sorusu hep sorulmuştur. Bu hafta 'Eski İstanbul Ramazanları' isimli kitabı ile Halit Fahri Ozansoy'u konuk ediyoruz. Bize gerçekten 'eski ramazanları ve tiyatro kumpanyalarını' anlatıyor. Ah nerde o eski ramazanlar!

Eski Direklerarası Bir Başka Alemdi

İftara bir saat kala, Direklerarası'nda çaycı dükkânlarının ve tiyatroların önünde biriken bir yığın halk bunlar seyirciler. Fakat sokaktan geçen kalabalık omuz omuza. Kupa ve payton arabaları da 'destur' sesleri ile bu mahşeri yarmakta. Kimler yok bu kalabalığın içinde. Pek tabiî polislerden başka, Abdülhamid'in hafiyeleri de mekik dokuyorlar. Fakat hüviyetleri fazla kırmızı fesleri bir yana, şahıslarından pek belli değiller ki... Zaten bu gizli tehlikeyi bilen akıllılar bir köşedeki bakkaldan 'Yıldız şehriyesi' bile istemezler. Yasak kelimelerden!
Halk, hiç durmadan, bir sel gibi geçiyor. Mevsim yazsa, fesleri kaşlarına doğru hafif eğik, sinekkaydı traşlı, pomatlı bıyıkları ince ve yukarı doğru kıvrık, eldivenli ellerindeki ucu gümüş veya altın başlı bastona nazik nazik basarak yürüyen alafranga şık beyler. Ceketlerinin arasından alamod desenli yelekleri görünüyor. Gözlüklüler kelebek gözlüklü.

İşte mektepliler, bazısının kitapları koltuğunda. İşte eli tesbihli, gözleri orucun tesiri ve sigara tiryakiliği ile dalgın, yaşlı beyfendiler, uşakları arkalarında. İşte uzaktan, beyaz sarıkları ile göze çarpan hoca efendiler, göbekli imamlar ve ara sıra ortaya çıkan, kimi cılız, kimi kısa boylu, kimi sırık gibi iri boylu medrese çömezleri. Sonra biraz düşkün hallerinden belli, iki yüz kuruş maaşlı kalem efendiler. Ketebeden diye anılanlar. Çayhanelerde her zamanki müşterileri var. İftar saatini bekliyerek, oruçlu oruçlu çaycı ile isteksiz lâf atanlar. Hele Meşrutiyetten sonra, Mersin Efendi'nin çayhanesinde tanınmış Darülfünun müderrislerinden birkaçının çehresi. Mersin gürültü de istemez, sessiz konuşulacak! Bu, iftar saati yaklaşınca,birden evlerine dağılacak olan kimselerin tablosu! Çapkın gençlerin bir kısmı Şehzadebaşı sebilinin köşesini, bir kısmı karşı ki Fevziye Kıraathanesi'nin önünü tutmuşlar, gelip geçen hanımlara söz atıyorlar. El sarkıntılığı eden, çimdik atan terbiyesizler de oluyor. O zaman karikatürlerimize konu olan Bacı Kalfa'nın meşhur şemsiyesi kafaya iniyor.

Kel Hasan Efendi Tiyatrosu'nun önündeki akortsuz bir muzika, geceyi beklemeden, ya İzmir ve Cezayir marşları, yahut valsa benzer bir şeyler çalıyor. İki tahta ayak üstüne tutturulmuş, ortası suluboya, oyunu anlatan resimli bir ilan. Tiyatronun tek ilanı. O zamanlar afiş mafiş yok. Bu ilanın üstünde 'Hayalhane-i Osmanî' ve 'Hasan Efendi idaresinde' yazısı büyücek ve başka boyalarla. Birisi oturuyor bu ilanın yanındaki tiyatro kapısının önünde. Kim bu, ara sıra leylek bacaklı ilana göz atan? Kim olacak? Yaz kış sırtından kürlü paltosunu çıkardığını görmediğimiz Kâmil Efendi. Hasan Efendi'nin, şimdiki deyimle, dramaturgu. Tercüme edilmiş romanlardan çıkardığı senaryoları kaç yıl evvel sansüre tasdik ettirmiş. Üç dört kağıt. En önemli satırı: 'İbiş gelir, o işini bilir.' Sansürün Hasan Efendi'ye itimadı vardır. Böylece kabul edilmiştir. Bunların dışında, Hasan'ın oynadığı klasik diyebileceğimiz tulûat oyunları gelir. Direklerarası'ndan Vezneciler'e doğru kalabalık arttıkça artmaktadır. Gece de öyle. Şimdiki Üniversite'nin Letâfet Apartmanı'na bakan tarafında bir Rum şekerci var. Şekerleri, hele İsviçre'den gelen bisküileri ağza lâyık. Bu bisküilerin ceviz biçiminde olanı çocukluğumdan benim pek hoşuma giderdi. Ortasından tutunca hiç bozulmadan ikiye bölünürdü. Tulûatçı Şevki Efendi'nin tiyatrosu da bu şekercinin sırasında idi. Bu tarafta, ayrıca, çadırların içinde, balmumundan makinalı insanlar ve ayna akisleri oyunu ile Kesik Baş gösterenler vardı. Siyah bir fonun ortasında Rum şivesi ile bu Kesik Baş bir Rum kızıdır. Safa geldiniz, der ve bazan bir iki cümle ile bir soruyu cevaplandırırdı. O yaşta, bizlerdeki hayreti düşünün! Mınak efendi'nin Osmanlı Dram Kumpanyası, yıkılan Ferah tiyatrosunda oynardı. Letâfet Apartmanı'nın altındaki kıraathanede de Hayâlî Kâtip Salih Efendi'nin karagöz oyunları. Bunun kapısında da Karagöz'le Hacıvad'ın resimleri. Halk, geçerken, gerek bu ilanın, gerek bütün tiyatro ilanlarının kapısında bir iki dakika duru, geceki eğlencesini ona göre tasarlardı. 1897'ye doğru Hasan'ın tiyatrosunda mı, yoksa ona yakın başka bir tiyatroda mı - ben altı yaşında iken- bir at cambazhanesinin oyunlarını, atların koşusunu, üstündekilerin hünerlerini ve palyançoların maskaralıklarını yanımda babamla yukarı localardan birinden seyretmiştim.

Şehzadebaşı'nda arabalar hâlâ geçiyor. Paytonda olanlar pek kurumlu! Başka ne yazayım? Yazacak çok şey var daha. Fakat Şehzadebaşı'ndaki bu ramazan gezginleri arasında öyle sayısız çeşitli insanlar var ki bir roman yazılsa sonu gelmez. Esasen bu konu yazılıp duruyor da! Ahmet Rasim'in 'Şehir Mektupları' ve Hüseyin Rahmi'nin romanları elde iken daha da yazacaklar! Baksanıza, müzikal oyununu bile oynadılar!

(Eski İstanbul Ramazanları, İnkilap ve Aka Kitabevleri, 1968 )

 
Ramazanda Bir Başka Şenlenir Üsküp / Nedim Yalçın

Eğer vatanınızdan ayrıysanız bayramlar kandiller gibi Ramazanlar da neşeyle karışık bir hüznü misafir eder gönlünüze. Eşinizle dostunuzla geçirdiğiniz Ramazanları düşünüp kaybolan değerleri hasretle yad eden ihtiyarlar gibi "Ah.. nerede o eski Ramazanlar!" sözü dökülür dudaklarınızdan. Hemen her sohbette sözlerinin bir yerine sıkışmış "gurbet" boyutu eklenir bu "gufranla tüllenen ay"ı vatanından, sevdiklerinden ve doğup büyüdüğü cevre ve kültürden uzak bir şekilde idrak edenler için. Bunu en çok hissedenler de, Sovyet boyunduruğundan ve komünizm zulmünden birkaç yıl önce kurtulan ve yeniden "Ramazan"lara kavuşan "bizim beldelerimiz"de "hicret" anlayışıyla seferber olmuş muhabbet fedaileridir herhalde. Zira, ruhumuzun mayası olan değerlerimiz adına coraklaşmışdurumdaki o topraklarda, çoğu zaman bir ezan sesini bile duyamayan, Ramazanın havasını da ancak kendisi gibi ayni maksatlarla oralara gitmiş insanlarla bir araya geldiğinde hisseden bu hasretlilerin, nasıl bir halet-i ruhiyede olabileceklerini varın siz düşünün.

Ancak, bütün eski Doğu Bloku ülkeleri için geçerli olan bu hissiyatın ve özellikle Ramazan ayı hakkında sözkonusu olan bu atmosferin, Yugoslavya'dan bağımsızlığımızı kazanan Makedonya'da bu şekilde olmadığını ifade edelim hemen. Meşhur sairimiz Yahya Kemal'in ifadesiyle "Sultan Murada Han diyarı ve Evlad-ı Fatihan'a onun yadigârı" olan Üsküp'te, Anadolu'nun herhangi bir kösesinde rastlayabileceğimiz Ramazan heyecanını, onun manevi havasını hissedebilirsiniz. Dini değerlerin yaşatılması, İslami motiflerin korunması açısından, sadece Sovyetler Birliği'nden bağımsızlık kazanan ülkelerin değil, Balkanlar'ın da, en canlı ülkesi Makedonya...

İslam'ın en canlı olduğu Balkan ülkesi

Nüfusunun yüzde ellisinin Müslüman olduğu bu ülkede, dinen mükellef olanlardan oruç tutmayanlar yok denecek kadar az. Her Müslüman ayrı bir heyecanla hazırlanıyor Ramazana. Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin dağılması ve Makedonya'nın bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkması, bu ülkedeki Ramazan iklimini halk arasında pek etkilememiş, ancak bürokraside ve resmi dairelerde çalışan Müslümanlar arasında önemli bir rahatlama getirdiğini ise çoğu kişi ifade ediyor. Tam aksine "Nerede o eski Ramazanlar" demekten kendilerini alamıyor Üsküp'ün yaşlıları. Şimdiki demokratik ortama rağmen niye böyle düşündüklerini soracak olursanız, kısmen kapalı yönetimin verdiği sakinliği ve o donemde daha çok olan ulemanın Ramazanlara ayrı bir renk kattığını dile getiriyorlar. Ancak, bugün gençlerin camileri doldurmalarına, rahatlıkla dini bilgi ihtiyaçlarını karşılamalarına da sevinmeden edemiyorlar.
Başını Moskova'nın çektiği Doğu Bloku ülkelerinin sosyalizmine göre, tabir yerindeyse daha liberal bir yönetim uygulayan eski Yugoslavya Cumhuriyeti dine ve dini değerlere genellikle endirekt baskı yolu uygulamış. Bu da, koklu ve sağlam bir dini anlayışa sahip bölge Müslümanlarını inançlarından soğutamamış. Dolayısıyla da eskiden beri bu topraklarda Ramazan, dini gün ve bayramlar rahatlıkla yadedilebilmiş.

Camiler dolu, minareler ışıklı

Bugün iki milyonluk Makedonya'da 440 civarında cami faaliyette. Başkent Üsküp'teki tamamı tarihi ecdad yadigârı olan ve birkaç tanesi son senelerde eskilerinin yerine yapılan irili-ufaklı toplam 22 cami, cuma ve teravih namazlarında genç ve ihtiyarlarca tiklim tiklim doluyor. Bu camileri diğer vakitlerde de pek bos görmek mümkün değil.
Ramazan boyunca sabah namazlarına kadar yanan şerefeler, ayrı bir renk katıyor Üsküp semalarına. Makedonya'daki Müslümanların farklı etnik kökenden olmalarından ötürü genellikle Uskup'teki camilerin tamamına yakınında Arnavutça vaazlar, sohbetler yapılıyor. Bu şehirdeki yerli Türkler, umumen teravih namazlarını Eski Çarşı olarak da bilinen tarihi Türk Çarşısı'ndaki Murat Paşa Camii'nde kılıyorlar. Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı ile Makedonya İslam Birliği arasında varılan mutabakat gereği son 3-4 senedir buraya gelen din görevlilerimiz, Üsküp cemaatine ayrı bir heyecan veriyor. Bu yıl Diyanet tarafından gönderilen bir de Türk Demokrat Partisi vasıtasıyla gelen muhterem hocalarımız, Ramazanın ilk günlerinde Üsküp'te verdikleri vaaz, okudukları mevlid ve kasidelerle daha şimdiden Müslüman halkın arasında konuşuluyorlar. Bu görevliler, ülkenin diğer şehirlerini de Ramazan boyunca dolaşacaklar.

Yönetim Hıristiyan olmasına rağmen, Müslüman azınlıklara ait müesseselerde iftar vakitlerine göre mesai saatleri ayarlanmasına izin veriliyor. Mesela Üsküp'te bulunan Makedon Eğitim Bakanlığı'na bağlı Tefeyyüz adlı 8 yıllık Türkçe ilkokulda dersler iftar vaktinden yarım saat önce bitiriliyor. Okulun toplantı salonunda ise haftada iki-üç kez teravih sonrasında çay sohbetleri düzenleniyor.

Makedonya'da müesseseler ve kuruluşlar tarafından iftar yemeği verme âdeti olmadığı için, genellikle teravihlerden sonra gerçekleştirilen çay sohbetlerinde toplanıyor Müslümanlar. Devlet desteğiyle faaliyet gösterseler de radyo-TV programlarında Müslümanlar için dini yayınlar yapılıyor. Gazeteler de Ramazan sayfaları yayınlıyorlar. Bu sene dikkat çeken bir husus da, Makedonya Devlet Radyosu'nun Türkçe yayınlar bölümünde, ülkemizin mümtaz şahsiyetlerinden muhterem Fethullah Gülen Hoca Efendi'nin 1978 yılında seri halde verdiği Ramazan ve oruç hakkındaki 4 kasetlik vaazının 15'er dakikalık bölümler halinde hafta içinde yayınlanması oldu. Sahibi Müslüman olan firmaların bastırdıkları imsakiyelerin yaygın şekilde dağıtılması da bu evlad-i fatihan diyarında Ramazan heyecanını hissettiren diğer bir husus.

Kısacası, ülkenin fakirlik ve işsizliğin kol gezdiği doğu bölgelerinde dağınık yasayan Müslümanlar arasında aynı canlılık olmasa bile, Bati Makedonya da denen Üsküp ve diğer şehirlerde çok hareketli bir Ramazan yaşanıyor.

Ramazan heyecanını hissetmek bakımından Üsküp'te insan bir sıkıntı çekmese de, maalesef içindeki gurbet atmosferinin yol açtığı hasreti gideremiyor. Zira, anaya-babaya, eşe-dosta özlem seklinde kendini gösteren hasret duyguları, aslında, gönlümüzde ötelere duyulan özlemin bir boyutu ve o da ancak ötede tatmin olacak herhalde.

 
Kız Kulesi Yazıları - Şenlik Var / Ulvi Alacakaptan

Bu yazının başlığı Direklerarası'na Kıstırılmak da olabilirdi.Ramazanla birlikte gelen şu vıcık Ah nerde o Eski Direklerarası feryadının inananlarla ilgisi ne?
Telcambazı,ortaoyununu çalmış ortada şaklabanlık,Fransız aksanlı Ermeni mösyölerinin 3 Perde faciaları,ak gerdanlı cırtlak sesli tombul Matmazel Amelya'nın kantoları mı ,Kitab'ın indiği ayda özlenenler?
İstemem eksik olsun!
Önderliğini Üsküdar Belediyesi'nin yaptığı Çadırda Ramazan Eğlenceleri'nin son yıllarda girdiği şekle edindiği biçime ne demeli?
Say ki Rio Karnavalı, tut ki Münih Faşingi, Havai fişeği de eksik değil bir tek bir tek atmak memnu.
Ben karar aldım bu yıl Üsküdar çadırından başka hiçbir yere çıkmayacağım.
Hoş pek fazla yerden de teklif yok ya.
Niye olsun? Star değilim,cinsel tercihim özgün ve özgür değil, laz, roman veya makbul bir etnik kökenim yok.
Son Ramazanların makbul mekanı Feshane'de mübarek açılışı Seda Sayan Hanımefendi yaptılar,ortalara doğru Muazzez Ersoy ile Bülent Ersoy hanımlar şereflendireceklermiş kutsal geceleri.
Geçenlerde vakıf açılışı,adını vermek istemediğim İstanbul yakasının bir Belediye Başkanı geldi herkesin elini sıktı da yüzüme bile bakmadı.
Giderayak mutfakta etli pilav kaşıklıyoruz Başkan geldi beni görünce bir iltifat eh bir yerde meslektaş sayılırız.Onun şiir CD"si var benimse herhangi bir türde bir CD'm nâmevcut.
-Ne o Başkan elimizi sıkıyorsun da yüzümüze bakmıyorsun?
-Şimdiye kadar hangi politikacı elini sıktıklarının yüzüne bakmış?
Ben de yapıştırdım:
-Ne zamandan beri politikacılar doğruyu söylüyor?
Bana sorarlar.
-Abi veya daha resmi:
-Ulvi Bey niye bizim programlarda yoksunuz?
Bir daha sormayın tamam mı?
Hayırlı Bayramlara!

 
İbrahim Efendi Konağında Ramazan Hazırlıkları / Samiha Ayverdi

İstanbul şehrinde ramazan, toplar, davullar ve manilerle karşılanmadan çok evvel hazırlığı başlardı.Çamaşır yıkanır, ütü yapılır, tahtalar fırçalanır, evler temizlenir, kilerler elden geçer, iftarlıklar sahurluklar raflara dizilir; çarşı pazar işleri, biçki dikiş meseleleri bir düzene bağlanırdı.

İbrahim Efendi'nin konağında da ramazana giriş, şehrin mutad görenek ve geleneğine uygun çizgiler içinde cereyan ederdi. Sıra sıra beş altı leğenin basında güle şakalaşa köpüklü sularda güreşen genç halayıklar, sabahın erken saatlerinde başladıkları çamaşırı akşama doğru bitirip işten çıkınca, çamaşıra girmemiş kapı yoldaşları onları bir tarafa çekerek günlük işlere sokmaz, sıcak su içinde pembeleşip yumuşayan ellerine, mevsimine göre şerbet, limonata vererek ya da önlerine tepsi tepsi kuru yemiş getirerek ikram ederlerdi.

Ertesi gün üç dört masada birden başlayan ütü, geç vakitlere kadar devam eder; bir yanda da önünde dikiş sepetiyle oturan yardımcı bir kalfa, eksik düğmeleri, sökükleri, yırtıkları diker, bu iş de bittikten sonra, sıra çamaşırların aynlıp yerlerine yerleştirilmelerine gelir, böylelikle de çamaşır faslı tamam olmuş olurdu.

Kiler işine gelince, evin temizliği kadar belki daha da teferruatlı ve müşkül iş, zahire deposu kadar zengin olan kilerin temizliğiydi. Zira kiler denen o uçsuz bucaksız taş odalarda neler yoktu? Bir zamanlar Varna'dan Köstence'den çekimlerle gelen yağların, pekmezlerin yerine, şimdi Halep'in, Trabzon'un, Vakfıkebir'in fıçı fıçı yağları. Balkan kaşerleri, kızanlık tulum peynirleri, kazeviler dolusu Mısır pirinçleri, dağlar gibi yığılmış kelle şekerler, çuvallarla sabunlar, hevenk hevenk tavanda asılı kışlık soğanlar, siyah ve yeşil zeytin fıçıları; eskiden Kazan'dan Eflak ve Boğdan'dan gelen zahireler yerine şimdi Suriye'nin Trablusgarp'ın, Bağdat'ın ve Anadolu vilayetlerinin türlü türlü mahsulleri hep bu kilerlerin, sanki ot gibi kendi kendine üreyip tükenmek bilmeyen muhteviyatı arasında idi. Sandık odalarının yonca, çiçek ve sabun kokusuna karşılık, kilere başımızı uzattığımız zaman genzimiz yağ, peynir, pastırma, sucuk, turşu ve salamura karışımı bir kokuyla gıdıklanır, biraz da yanar gibi olurdu.

Daima dolu, daima üst üste istifli olan bu erzak deposu, gerçekten de, kopardıkça süren bir nebat gibi, yenip azaldıkça adeta kendi eksiğini belli etmeden kendi dolduran bir sihirbaz el çabukluğu ile telafi ederdi.

Kim, ne zaman bu kilere girecek olsa daima raflarında Antep'in kuru baklavalarını, bademli, fıstıklı cevizli sucuklarını Şam'ın Malatya'nın Tokat'ın kayısılarını, Ankara'nın ballarını, Kastamonu'nun uryanîlerini, Bağdat'ın, Hicaz'ın hurmalarını görmesi mümkündü.

Hele Ramazan yaklaşırken hoşaflık kuru yemişlerin çeşitleri daha da artar, İzmir'den gelen kuru incirler, kuru üzümler, kuru vişneler pekmez, bulama, tarhanalar, bulgurlar, kuskuslar, Karadeniz'in fıçı fıçı havyarları; bilhassa kalfaların kendi elleriyle güle söyleye kaynattıkları reçeller, şuruplar; adeta merasimle hazırladıkları biber, salatalık, patlıcan turşuları, hardaliyeli tükenmezler, üzüm turşuları bu geniş ve loş kilerin kalabalığı içinde adeta kendilerine zorla yer bulmuş kimseler gibi üst üste tıklım tıklım yerleşmiş bulunurdu.

(İbrahim Efendi Konağı, İst. 1998, s. 102-104)

 
İbrahim Efendi Konağındaki İftarlar / Samiha Ayverdi

Nihayet ramazan gelir, oruç ayının ilk gecesi ile beraber teravih, iftarlar ve dolayısıyla eğlenceler de başlamış olurdu.

Ramazanda zengin, orta halli hatta fakir, herkesin kapısı ve sofrası herkese acıktı. Akraba ve yakın dostlar arasında, davetsiz olarak iftara gitmek, bir saygı ve nezaket kaidesi idi. Buna mukabil akrabalık, ahbaplık ve komşuluk münasebetleri gereğince yapılan iftar davetleri de gene, davet edilene karşı davet edenin alaka, itibar ve saygısının bir nişanesi demekti. Onun için bir yandan eşi dostu, hısımı akrabayı ağırlamak, bir yandan fakiri fukarayı kollamak için kurulan iftar sofraları. Kadir Gecesi'ne kadar devam eder ve böylece otuz ramazan İstanbullunun kapısı açık bulunurdu.

İftara yarım saat kala, evlerin içinde sessiz ve sabırsız bir telaş başlardı. Yüzler ruhanîleşip hafifçe solar, her zamankinden daha anlayışlı daha mülayim olurdu. Hatta tiryakilerin abus ve kavgacı çehrelerinde bile bir imanın felsefesini okumak mümkündü.

İftar sofralannın en cazip tarafları şüphesiz ki iftarlıklardı. Küçük küçük kahvaltı tabakları içinde renk renk, çeşit çeşit reçeller, türlü türlü peynirler, zeytinler, sucuklar, pastırmalar, susamlı susamsız simitler, ramazan sofralarının değişmez çizgilerindendi.

Çerez faslı bittikten sonra iftarlıklar toplanır, keyfe göre bir veya bir kaç türlü çorbadan, isteyen istediğini alır, bu iş de tamam olduktan sonra kıymalı ve pastırmalı yumurta tepsisi ortaya gelirdi. Fakat yalnız iftarlıkla bile doyulabilecekken, yumurtadan sonra etler, sebzeler, börek, tatlı ve meyveler, sırasıyla konup kalkardı. Oldu olası mutfağı ile damağı arasında sıkı bir münasebet kurmuş olan bu ecdat mirası boğaz düşkünlüğü, bilhassa ramazan aylarında alabildiğine at koşturur, mevsimine göre değişen oruç saatlerinin açlığını, nakil gibi donattığı sofralarla karşılardı.

Hele iftar sofralarından kalkıp da ağırlaşan vücutlar bir kenara çekilince, tütünle kahve, bu donuklaşmış kafalara ve yükünü tutmuş midelere deva gibi gelirdi.

Amma fazla gevşeyip oturacak, yarenliğe dalıp işi uzatacak vakit de pek olamazdı. Zira yatsı ezanı okunur okunmaz, abdestler tazelenir ve teravih hazırlığı başlardı. Bazıları camilere gider, bazıları da namazlarını evlerde yalnız veya cemaatle kılarlardı.

Eski insanlar namazlarını vaktinde ve bilhassa cemaatle kılmaya dikkat ve itina gösterirlerdi. Cami, kalabalıkların en kolay ve en samimî bağlarla sosyalleşebildikleri ve kendi aralarında bir aşinalık alış verişi edip manevî bir köprü kurdukları bir mahaldi. Öyle ki, insanoğlu kendi kendini madde aleminin günlük boğuntusundan, iş gibi yemek içmek, uyku gibi mekanik esaretinden bir manevî istiklal bölgesinin huzur ve emniyetine atmak suretiyle hürriyete iltica ederdi.Namazdaki teslimiyet, kulun kendini inkar etmesi veya nefyeylemesi değil; belki bindiği gemi batarken, ya da ateş hattında kurşunlar tepesinden yağarken dahi onu, rahatlıkla Hakk'ın huzurunda tutabilen hudutsuz kudretli.

Ramazan ayında İstanbul'un hemen her konağının bir köşesi, bir çeşit mescit haline konurdu. Otuz ramazan, teravih kıldırmak üzere güzel sesli bir imam tutulur ve konak halkından başka, civardan isteyen herkes, camiye gidecekleri yerde buraya gelebilirlerdi.

İbrahim Efendinin konağı da gelenek îcabı bu teamüle uygun hareket ederek, selamlığın büyük salonunu teravih namazına tahsis ederdi. Hareme geçen mabeyn kapılarının önüne birer paravana nur ve her iki salona da sırma, kasnak, anavata, dival işlemeli ipek arakiye ve yazma seccadeler serilirdi. Her iki rekatta salavat getiren güzel sesli müezzinler ve ilahîcilerin de iştirakiyle sabadan, bestenigardan, hicaz ve acemaşirandan ilahîler okunur mağfiret ayının bu toplu ibadeti ile yürekler yumuşar, bir hafiflik, bir huzur ufkuna doğru kayan gönüller, iyilik kabülüne ve güzellik zuhüruna elverişli bir zemin haline gelirdi.

(İbrahim Efendi Konağı)

 
Oruç  /  Mustafa Kutlu

      Fırından çıkan sıcak pidelerin buğusu kavrulmuş susam kokusuna karışıyor. Hangi mevsimde olursak olalım marulun, kıvırcık salatanın bir deste maydanozun yeşilinden fışkıran dirilik ve ferahlık içimize yayılıyor. Dedeler ceplerinde şekerlemeler ile torunlarını kucaklıyorlar. Akşamın pembe lacivert tülü büyük bir sükûnet ile insanların, bütün dünyanın üzerine iniyor.

   Melekler saf saf iniyorlar.

   Cennet kapıları açılıyor.

        Rahmet ve merhamet ve bereket her yandan kuşatıyor bizi.

İnsanlar birbirlerine sevgi ile bakıyorlar. Zenginler zenginliklerinden soyunuyor, yoksulların yoksulluğu kayboluyor. Kalbimizin paslı kilidi açılıyor. Bize selam veren bir kişiyi kardeş biliyoruz. Kimse sesini sertleştirmiyor. Yüzlerde nur, gönüllerde karşı konulmaz bir incelik, bir rikkat.

Açlık bizi doyuruyor. En çok kıymet verdiğimiz şeyleri başkaları ile paylaşmaktan sonsuz bir haz duyuyoruz. Bize yük olan her unsur, her tasa, her ihtiras tasını tarağını toplayıp savuşuyor. Kapımız ve soframız açık. Derdimizi ve sevincimizi söylemekten hoşnutuz.

Sabır bizi coşturuyor. Kalbin ırmakları dolu dizgin. Merhamet sağanak gibi boşalıyor. Hizmetten, hürmetten, ibadetten yeryüzünde oluşumuzun derinliklerinden, sebeplerden ve sonuçlardan geçiyoruz. Bir imtihan içinden yüz akı ile çıkıyoruz.

İçimizde kurulan kürsü bizi hesaba çekiyor. Ağlıyor ve tövbe ediyoruz. Tövbe suları sonsuz çağlayanların şırıltısını, aydınlığını, engin ufukların parıltısını taşıyıp duruyor işte. Bu taşı bu yoldan niçin kaldırmadım ben, bu çiçeğe bu hafta niçin su vermedim ben, şu çocuğun yanağına bir öpücük niçin kondurmadım ben, komşumun kapısını bir kez olsun çalmadım mı ben, alnımı secdeye bir kez olsun koymadım mı ben?

Derken ben. Benlikten sıyrılıyor.

Benlikten sıyrılırken, çiçek açmış badem dalının, kelebek kanadının, su sesinin ve yıldız parıltısının, dostun ve akrabanın, ayak bastığımız toprağın, buğdayın ve zencefilin, yani akşam ezanı ile yeryüzüne yağmur gibi dökülen varoluşun sırlarını fark ediyor.

        Bizi bu menzile eriştiren kılavuza binlerce teşekkür. Bize bu basireti bağışlayan güce sonsuz secde.

Bu sırada çocuk sıcak pidenin buğusuna sarılmış olarak gülümsüyor. Baba işinden dönüyor, eve yaklaştıkça göğsünde bir genişlik. Anne yeşil salatanın üzerine birkaç zeytin bırakıyor.

        Paydos.

        Ses kesiliyor. Rüzgar duruyor. Güneş dağların ardına çekiliyor. Kuzeyde bir yıldız göz kırpıyor. Nefesimizi tutuyoruz. Kuşlar kanatlarını kapatıyorlar. Çekiç örsün kenarında bekliyor. Dalgalar diniyor.

Sükut... Sükut...

Ve ağızları misk gibi kokanlar ve o gün insanlara gülden ağır bir söz söylememiş olanlar ve o gün almayı değil hep vermeyi düşünenler ve o gün "sabredenlere hesapsız ecirler verilecektir" müjdesi ile müjdelenmiş olanlar meleklerle birlikte iftar sofrasına oturuyorlar.

Allah'ım, şükürler olsun oruçluyuz...

 
Birinci Gün / Ercüment Ekrem Talu

    Ramazanın birinci günü daima halkta bir acemilik olur. Orucun kendine mahsus tiryakiliği, neşesi, sekri ile henüz ülfet etmeyen vücutlar, dimağlar biraz zahmet çeker.     

    Sabahleyin eyyam-ı adiyede böyle adet edindiği için erkenden yataktan fırlayıp, tam başı ucundaki tütün paketine sarılırken:

     -Efendi ne yapıyorsun, ramazan unuttun mu?

ikazıyla kendine gelenler, mükeyyifattan, münebbihten mahrumiyetin tevlit ettiği dalgınlıkla gayr-i ihtiyarî olarak vakitsiz evden çıkıp da sair günler mutad olan süratte dairesine varan ve kapıyı kapalı bulunca aklını başına toplayanlar; tramvayda sigarayı ağızlığa takip tam kibriti çaktığı sırada yanında oturan hoca efendinin dik dik bakışından mütenebbih olanlar, burnunu silmek için mendilini ararken cebinde bulduğu eskiden kalmış bir tek kebap fındığını ağzında çiğneyip yutacağı esnada kaldırım üstünde duran simitçinin:

      -Ramazaniyelik, sıcak, sıcak!...

avazıyla oruçlu olduğunu hatırlayanlar, hep bu mübarek ilk günde sık tesadüf olunur şahiyetlerdir.

      Yine ramazanın ilk günü yankesiciler için bir ıyd-i ekberdir. Hele ikindiden sonra...

      Fes yana eğilmiş, gözler süzük, dudaklar morarmış ve kuru, simanın rengi uçuk, bacaklar dermansız, kolları uyuşuk, düğmeleri çözük, ceketin etekleri sarkmış, elde, içerisi esnayı rahda rast gelinip imrenilen her çeşit nesneden birer parça dolu mahut kağıt torba, efendi tramvay bekler. Mevkif kalabalık mı kalabalık. Birbirini sıkıştıran sıkıştırana! Tramvay arabaları üzerine sinek üşüşmüş birer cesîm ve müteharrik akide şekeri gibi gelip geçiyor.

    -Fesubhanallah, daha ne kadar bekleyeceğiz? Ezana yarım saat var!  derken bir feryat:

    -Amanın, polis efendi, polis efendi! Canım, nah gidiyor, tutun!

    Velet başında alamet-i farika-i mahsusası olan kapela, yan sokaklardan birine sapıp kaybolur. Ahali, bîçare efendinin yanında. Sualler, mütalaalar, nasihatlar başlar:

    -İçinde çok para var mıydı?

    -Alan adamı görmüşsün?

    -Be adam, ceketin yan cebine de para konur mu?

    -Zo, bu İstanbul da şu ara ne kıyak şey oldu. Dünyanın bütün kapkaç herifleri bunda!

    -Sivilizasyon diye daha ne çeşit işler göreceğiz!

    -Ti ine kale, kılefeti?

    -Ayol, ne de tavşan gibi sekti? Bir feryat daha:

    -Ne karıştırıyorsun ulan? O cebin içinde ben para bulamıyorum ki sen bulasın! (Etrafındaki ahaliye dönerek)         Köpoğlunun veledi, elini boş cebime sokmuş habire araştırıyor, bereket bir şey yok!

     Öteden bir çığlık:

    -İlahi, elin kopsun! Deminden beri nedir diyorum. Meğer şurada duran kokana imiş! Aaa, gizli yerlerimi karıştırdı durdu!

    İlk efendi melül melül evinin yolunu tutar. İftardan sonra aklını toparlayınca vay evdeki kaşık düşmanının başına gelecekler! Tekmil hıncını ondan çıkaracaktır.

     Ramazanın bu ilk gününün eskiden başka hususiyetleri de vardı. Paraya tevakkuf eden hazırlıklardan, iftarlardan, diş kiralarından bahsedip de hem kendimin, hem de karilerin derdini depreştirmeyeceğim. Yalnız yavaş yavaş unutulduğunu görmekle müteessir olduğum bazı kadim ananelerin ihyasını temenni ediyorum. Mesela bundan birkaç sene evvel Ramazan hulul etti mi, küçük büyük herkes birbirini tebriğe şitaban olurdu. Samimî, riyasız ziyaretler, mektuplar teati edilir, sohbetler, ictimalar olur, birlikte camiler, sergiler, ahbaplar dolaşılır, otuz gün için müşterek ibadet, ziyaret, eğlence programları yapılırdı.

    Bu mevsimde oruç tutmak gerçi biraz güç oluyor. Günler uzun, havalar sıcak. Lakin bu şerait dahilinde farîza-i sıyamı ifa etmek her halde daha ziyade makbuldür. Zavallı Borazan Tevfik merhumun burada bir menkıbesini hatırladım. Bugünkü musahabemi bununla bitireceğim.

   Bundan üç dört sene evvel yine böyle bir yaz ramazanı Tevfik Erenköyü'nden trene biner. Bîçare Tevfik dini bütün bir Müslümandı. Oruç başına vurmuş, bîtap, şişman olduğu için sıcaktan da müteessir bir halde kompartımanın birine yerleşir. Meğer karşısında öteden beri tanıdığı biri Saim, diğeri Abid isimli iki birader oturuyormuş. Bunlardan biri Tevfik'e hitaben:

    -Tevfik Bey! der; galiba oruç seni fena sarsıyor! Borazan, bila-teemmül cevap verir:

    -Ne yapayım? Siz iki kardeş taksim-i vazife etmişsiniz. Bana gelince hem saim, hem abid olmak mecburiyetindeyim. Bu sıcakta da kolay iş değil!

(İkdam, 2 Ramazan 1339/11 Mayıs 1921 )

 
Direklerarası

Eğlencenin adı, Direklerarası

Eski İstanbul'un eğlence hayatının kaynaştığı en canlı ve hareketli yer olan Direklerarası, özellikle Ramazan aylarında tiyatrolar, musiki fasılları, meddah, Karagöz, cambazlık ve göz boyacılığı gibi seyirlik oyunlarla şenlenirdi Cadde boyunca "piyasa eden" kadınlı - erkekli kalabalığın neşeli gürültüleri, İstanbul'a en uzun gecelerini yaşatırdı

Ramazan deyince, her kuşaktan insanın aklına farklı şeyler gelir Bugünün genç kuşağı için hiçbir şey ifade etmeyen "Direklerarası" sözcüğü de, üç - dört kuşak öncenin İstanbullularında, çok sıcak duygular, tatlı anılar uyandırır
Kimi kayıtlarda Direklerarası, "İstanbul'da modern tiyatronun kuruluş ve gelişmesinde çok önemli bir yere sahiptir," diye anılır Bu doğrudur Ama hayatta her şey, insanına göre değişir; dediğimiz gibi, birkaç kuşak geriye giderseniz, Direklerarası'nın bir "eğlence merkezi", özellikle de Ramazan eğlencelerinin merkezi olduğunu görürsünüz
Evet, 100 yıl önce, İstanbullular, en çok Ramazan'da eğlenirlerdi.
Burhan Arpad "Direklerarası" adlı kitabında, 1890'ların sonundan bir bir İstanbul görüntüsünü şöyle aktarıyor: "Sokaklar kapkaranlık, elleri muşamba fenerli insanlar, üçer beşer kişilik gruplar halinde, güle konuşa geçiyorlar Teravi namazı yeni bitti Oruçlarını tutmuş, namazlarını kılmış insanlar, Direklerarası'na gidiyorlar Ramazan'ın ibadetlerini yerine getirmiş olmanın iç rahatlığıyla, Direklerarası'nda eğlenmeye gidiyorlar."


Direklerarasında nasıl eğlenilirdi?

Baş eğlence, tiyatro idi Hayalhanei Osmani, Eğlencehanei Osmani gibi isimler taşıyan "dar koridorlu, dar localı, dar koltuklu, dar sandalyeli" bu mekanlar, Direklerarası'ndaki kahvehaneleri kiralayan "kumpanyalar", tiyatro toplulukları tarafından oluşturulurdu "Tuluat" denilen tiyatro tarzı, Kavuklu Hamdi, Abdürrezzak, Küçük İsmail, Şevki ve Kel Hasan gibi isimlerle, bu mekanlarda ölümsüzleşti
1880'lerden sonra Şehzadebaşı semtinde, Direklerarası'nda, çeşitli tiyatro binaları yaptırıldı Bunlar, Beyazıt yönünden gelirken solda üç ve sağda iki olmak üzere, beş taneydi.
Tiyatrolarda yerler dolunca, açıkta kalan halk, diğer eğlence mekanlarına koşardı Geleneksel Karagöz'den kukla gösterisine, hokkabazdan pehlivan güreşine kadar, seçenekler çoktu! Ama tabii, hiçbir şey, tiyatro kumpanyalarının "kantocu kızlar"ı kadar etkileyici olamazdı!
Herkes merak ederdi, 'Kantocu kızlar kimbilir yeni yeni ne havalar çıkarmışlar' diye Onların al, mor elbiseleri de pek dikkat çekici olur, Ramazan'dan sonra ünlü konakların harem dairelerinde, hep bu giysilerin öyküsü konuşulurdu
"İstanbul Geceleri" adlı kitabında Samiha Ayverdi, Direklerarası'nın semti Şehzadebaşı'nın Ramazan gecelerindeki cümbüşlü halini, pek güzel anlatır: "Nereye ve niçin gidip geldiğini bilmez bir kalabalığın" dalgalandığı mekanlarda, Abdülhamit'in gizli polisi bile arzı endam eder Ayverdi'nin deyişine göre, Fehim Paşa burada, "hafiye teşkilatına bağlı hususi bir şube" bile oluşturur. Çünkü devlet adamından külhanbeyine, Osmanlı'nın her tür insanı, gece yarısını iki üç saat geçesiye, hep buradadır. "

 
Davulcu Mânileri / Anonim
İşte geldim iki büküm
Üstümdedir davul yüküm
A benim ağalarım
Selamun aleykum

Besmeleyle çıktım yola
Selam verdim sağa sola
A benim ağalarım
Namazınız mubarek ola.

Akşamdan pilavı pişirdim
Gene karnımı şişirdim
Ben çok mani bilecektim ama
Defteri yolda düşürdüm

Eski cami direk ister
Söylemeye yürek ister
Benim karnım tok ama
Arkadaşımın canı börek ister

Ahmet ağa uyursun uyursun
Uykularda ne bulursun
Kalk al abdest, kıl namaz
Sabahleyin cenneti bulursun

Arnavut musun Tatar mısın
Ekşili çorba yapar mısın
Ben sana davul çalıyorum amma
Acaba sen oruç tutar mısın

Davulumun ipi kaytan,
Kalmadı sırtıma mintan,
Virin ağalar bahşişim,
Alayım sırtıma mintan

Hayalıklar halayıklar
Ocak başında uyuklar
Davulumun sesini duyunca
Pirincin daşını ayıklar.

Ne uyursun ne uyursun,
Bu uykudan ne bulursun,
Al aptesti kıl namazı
Cenneti alayı bulursun.  

 
Ramazan Mânileri / Anonim
Bu gece ayın evveli 
Açıldı İslâm’ın gülü
Geldi Mubarek ramazan
Mesrur etti cân ü dili.


Hakk’ın bize ihsanısın
Hem ayların sultanısın
Sen bir saadet kânısın
Ey mâhı sultan merhaba


Evveli rahmettir kula
Girelim sıdk ile yola
Hulûs ile eyleyelim
Ta ki dua makbul ola


Akşam ezanı dinlemek
Sahur vakti yemek yemek
Ramazana mahsus şeydir
Gece davulcu söylemek


Ramazan’ım merhaba!
Bizlere verdin sefâ,
Rabbimize hamdolsun,
Her nefeste bin defa.

Kavuştuk Ramazan’a,
Hem de büyük ihsana,
Bu ayda oruç tutmak,
Huzur verir insana.

Göz aydın hepimize,
Mübârek günler bize,
Onbir ayın sultanı,
Hoş geldin evimize.

Şükür bu aya girdik.
Akşam hilâli gördük,
Sevinçlere garkolup,
Yüzü secdeye sürdük

Onbir ayın sultanı,
Kıymetlidir her ânı,
Süslersin şu cihânı,
Hoşgeldin yâ Ramazan!

Bu aya hürmet gerek,
Nîmete şükür gerek,
Mübârek Ramazan’da,
Hakka ibâdet gerek.

Secdeye varan başla,
Gözlerden akan yaşla,
Müslüman arkadaşla,
Ne güzeldir Ramazan.

Bak bülbül sedâsına,
Şükreder Hüdâsına...
Aşıklar boyun eğmiş,
Yalvarır Mevlâsına.

Sahur oldu ışıyor,
Bülbüller ötüşüyor,
İftara çay deyince,
Yüreğim tutuşuyor.

Hoşafın suyu boldur,
Bir kepçe daha doldur,
Sahurda köfte varmış,
Ne olur erken kaldır.

Yaram derindir eşme.
Aman derdimi deşme,
Sahurda börek yoktu.
Gözlerim oldu çeşme.

Karşıma fener geldi,
Aklıma neler geldi,
Börek bekledim ama,
Sofraya döner geldi

Su içtim serinledim,
Derde düşdüm inledim,
Takvimi okuyunca,
Büyük sözü dinledim.

Yükseklere aşmayın,
Kötüye yanaşmayın,
Eller ne derse desin,
İyilikten şaşmayın.

Pilavın kokusu var,
Mâninin arkası var,
Bahşişimi yollayın.
Gözümün uykusu var.

Sâlih olan seçilir,
Gök kapısı açılır.
Oruçlunun üstüne,
Ne rahmetler saçılır.

Günâhın olsa yığın,
Yine de O’na sığın.
Gazabından fazladır,
Rahmeti Allah'ımın.

Sokak yolu dar mıdır?
Minaresi var mıdır?
İftara kal diyorlar,
Acep aslı var mıdır?


Çatal kaşık elimde,
Besmele var dilimde,
Fazla kaşık salladım,
Bir sızı var kolumda.

Var hânene selâm et!
Hâlin olsun selâmet,
Son günler yaklaştıkça,
Çoğalır oldu dâvet.

Ay çıktı lüle lüle,
Misâfir güle güle,
Abdest almış geliyor,
Terini sile sile.

Hava sıcak terlerim,
Birçok mâni derlerim,
Davet verdim bu akşam.
Sizleri de beklerim.


Misafirim nazlandı,
Börek diye sızlandı,
Bir sini börek yedi,
Biraz olsun uslandı.

İmansız ölmeyesin,
Dert belâ görmeyesin,
Dilerim Cennetlik


Rabbimizin nîmeti,
Ölçülür mü kıymeti?
Bu ayda müminlere,
Saçar bolca rahmeti.

Bak geldi etli dolma,
Çok yiyip göbek salma.
Üstüne bir kahve iç,
Terâvihe geç kalma!

Cebimin ağzı dardır.
İçinde şeker vardır.
Sabreyle aman gönül,
İftara neler vardır?

Günler bir bir geçiyor,
Ninem pirinç seçiyor,
Davet duydukça insan,
Kendisinden geçiyor.

Yemekler boldur gayet,
Beni de edin davet,
Birlikte yer içeriz,
Şöyle ederiz sohbet.

Mâni yazdım olmadı,
Hâlim kimse bilmedi,
Damadı davet ettim,
Utancından gelmedi.


Nerden geldi aklıma,
Kadayıfla baklava,
Aç gözlü olma diye,
Annem vurdu oklava.

Ne güller açıp soldu,
Ne değerler kayboldu.
Dolaştım kabirleri,
İçime hüzün doldu.

Herkes sabırla bekler,
Zayi olmaz emekler.
İftara geliyoruz.
Hazırlansın yemekler.

Sofrada fakir olsun,
Tabağı çukur olsun.
Karnı doyduktan sonra,
Duâyı okur olsun.

Tepsiler dizi dizi,
Dâvete bekle bizi,
Adresi iyi yaz ki,
Kolayca bulam sizi.

İşte geldi gidiyor,
Mutlu günler bitiyor,
Onbir ayın sultanı,
Bize vedâ ediyor.
 
Karagöz Oyunu / Emin Şenyer

Karagöz deve veya manda derisinden yapılan tasvir adı verilen insan, hayvan veya eşya şekillerinin çubuklar yardımıyla arkadan verilen ışıkla beyaz perde üzerinde hareket ettirilmesi esasına dayanan gölge oyunudur. Oyun adını, baş kişisi olan Karagöz'den almaktadır.
Gölge oyununun kaynağı Güneydoğu Asya ülkeleri olarak kabul edilir. Türkiye'ye gelişi hakkında ise değişik görüşler vardır. Bunlardan birisi Orta Asya'da "kor kolçak", "çadır hayal" olarak bilinen oyunların gölge oyunu olduğu ve oradan göçlerle Anadolu'ya getirildiği görüşüdür. Diğer görüşe göre 1517 yılında Mısır'ı alan Yavuz Sultan Selim'in Türkiye'ye getirdiği gölge oyunu sanatçıları yolu ile girdiğidir.
18. yüzyıldan itibaren kesim biçimini alan Karagöz halkın en sevilen eğlence türlerinden biri olmuştur. Karagöz, tek sanatçının yeteneğine bağlı olarak oynatılır. Perdedeki tasvirlerin hareket ettirilmesi, değişik tiplerin seslendirilmesi, şive ve taklitlerin hepsi bir sanatçı tarafından yapılır.
Karagöz'de işlenen konular komik öğelerle verilir. Çifte anlamlar, abartmalar, söz oyunları, ağız taklitleri belli başlı güldürü öğeleridir.
Karagöz'de işlenen konular komik öğelerle verilir. Çifte anlamlar, abartmalar, söz oyunları, ağız taklitleri belli başlı güldürü öğeleridir.
1. Hacivat'ın semai söyleyerek perdeye geldiği, perde gazelini okuduktan sonra Karagöz'ü çağırdığı ve Karagözle Hacivat'ın kavga ettikleri giriş bölümüne mukaddime denir. Bu bölümde Hacivat'ın söylediği perde gazelinde oyunun bir öğrenme aracı ve gerçeklerin göstergesi olduğu belirtilerek felsefi tasavvufi anlamı vurgulanır.
2. Muhavere bölümünde, bu oyunun baş kişileri olan Karagöz ve Hacivat arasında geçen salt söze dayanan olaylar dizisinden sıyrılmış somutlaştırılmış ikili konuşma yer alır. Muhavere tekerleme biçiminde de olabilir. Bu bölümde Karagöz ve Hacivat'ın kişilik özellikleri ve yaratılış açısından birbirlerine karşıt özellikleri vurgulanır. Muhavereler oyunla ilgili olabildiği gibi, ilgisiz de olabilir. Bunun yanısıra çifte Karagözlü muhavere, gelgeç muhaveresi ve ara muhavere çeşitleri de vardır.
3. Asıl hikâyenin anlatıldığı, diğer tiplerin perdeye geldiği bölüme fasıl adı verilir. Oyun buradaki konuya göre isim alır. Fasılın sonunda oyuncular bir biçimde perdeden ayrılır. Hacivat ve Karagöz kalır.
4. Oyunun sonunun haber verildiği Karagözle Hacivat arasında geçen bitiş bölümünde seyirciden yapılan hatalar için özür dilenip bir sonraki oyunun duyurusu yapılır ve oyun sona erer.
Karagöz'de hiciv ve taşlama vardır. Bu taşlamalar mizahi bir üslupla devlet yöneticilerine kadar uzanmıştır.
Oyunun baş kişisi Karagöz ve Hacivat'tır. Karagöz halkın ahlak ve sağduyusunun temsilcisidir. Özü sözü birdir. Hacivat ise medrese eğitimi görmüş, kaypak, düzene uyan birisidir. Diğer tipleri Tuzsuz Çelebi, Matiz, Beberuhi, Arnavut, Yahudi, Çerkez, Kürt, Laz, Tiryaki, Zenneler vb. oluşturur.
Karagöz, saray tarafından ilgi görmüş ve desteklenmiştir. Yapılan şenliklerde, şehzadelerin sünnet düğünlerinde Karagöz gösterilerine yer verilmiştir.
Karagöz özellikle İstanbul Merkezli Osmanlı kültürüyle bütünleşmiştir. İstanbul'un yaşamını Karagöz oyunlarında görmek mümkündür. Ağalık, Büyük Evlenme, Kayık ve Tahmis bunlardan bazılarıdır. Ferhat ile Şirin, Balıkçı, Cazular, Kanlı Nigar, Leyla ile Mecnun, Ters Evlenme, Tahir ile Zühre, Yalova Sefası, Karagöz'ün Yazıcılığı, Karagöz'ün Aşıklığı, Karagöz'ün Hekimliği vb. Karagöz'ün bilinen diğer oyunlarıdır.

Karagöz'ün Tekniği / Gösterim Alanları
 
Karagöz'ün oynatıldığı beyaz perdeye "ayna" adı verilir. Perdeler önceleri 2 x 2,5m iken sonraları 110 x 80m ebadında yapılmaya başlanmıştır. İç tarafta perdenin altında kurulmuş "peş tahtası" vardır. Oyunda bunun dışında zil, tef, kamış, nareke (düdük), perdeyi aydınlatacak kandil veya ampul vardır. Bunlar peş tahtası üzerinde bulunur. Oyunda kullanılan tasvirler 32-40 cm büyüklüğünde olup genellikle manda, sığır ve deve derisinden yapılır. Deriler özel bir yöntem ile şeffaf hale getirilir. Daha sonra "nevregan" adı verilen ucu keskin bıçaklarla işlenir. Parçalar birbirine kiriş veya katküt adı verilen iplerle bağlanır. Daha sonra tasvirler çini mürekkebi veya kök boya ile boyanır.

Osmanlı Dönemi'nin en önemli eğlence türlerinden olan Karagöz, Ramazan'lar da, sünnet düğünlerinde, şenliklerde, kahvehanelerde ve bahçelerde oynatılmaktaydı. Dönemin toplumsal olaylarını eleştirel bir gözle konu edinen Karagöz'ün yaygın olarak İstanbul'da oynatıldığı bilinmektedir. Anadolu'nun diğer kentlerine ise turneye giden sanatçılar aracılığı ile yayılmıştır.

Günümüzde ülkemizi tanıtıcı sanatların başında gelen Karagöz turistik otel ve restaurantlarda oynatılmaktadır. Daha çok televizyon aracılığı ile seyirciye ulaşmaktadır.

Not: Sınırlı sayıdaki sanatçı tarafından güç şartlar altında yaşatılmaya çalışılan Karagöz sanatı ile ilgili çalışmalar Uluslararası Kukla ve Gölge Oyunu Birliği (UNIMA) Türkiye Milli Merkezi Başkanlığı ve Kültür Bakanlığı'nca yürütülmektedir. (Emin Şenyer)