İftara bir saat kala, Direklerarası'nda çaycı dükkânlarının ve
tiyatroların önünde biriken bir yığın halk bunlar seyirciler. Fakat
sokaktan geçen kalabalık omuz omuza. Kupa ve payton arabaları da
'destur' sesleri ile bu mahşeri yarmakta. Kimler yok bu kalabalığın
içinde. Pek tabiî polislerden başka, Abdülhamid'in hafiyeleri de mekik
dokuyorlar. Fakat hüviyetleri fazla kırmızı fesleri bir yana,
şahıslarından pek belli değiller ki... Zaten bu gizli tehlikeyi bilen
akıllılar bir köşedeki bakkaldan 'Yıldız şehriyesi' bile istemezler.
Yasak kelimelerden!
Halk, hiç durmadan, bir sel gibi geçiyor. Mevsim yazsa, fesleri
kaşlarına doğru hafif eğik, sinekkaydı traşlı, pomatlı bıyıkları ince
ve yukarı doğru kıvrık, eldivenli ellerindeki ucu gümüş veya altın
başlı bastona nazik nazik basarak yürüyen alafranga şık beyler.
Ceketlerinin arasından alamod desenli yelekleri görünüyor. Gözlüklüler
kelebek gözlüklü.
İşte mektepliler, bazısının kitapları koltuğunda. İşte eli tesbihli,
gözleri orucun tesiri ve sigara tiryakiliği ile dalgın, yaşlı
beyfendiler, uşakları arkalarında. İşte uzaktan, beyaz sarıkları ile
göze çarpan hoca efendiler, göbekli imamlar ve ara sıra ortaya çıkan,
kimi cılız, kimi kısa boylu, kimi sırık gibi iri boylu medrese
çömezleri. Sonra biraz düşkün hallerinden belli, iki yüz kuruş maaşlı
kalem efendiler. Ketebeden diye anılanlar. Çayhanelerde her zamanki
müşterileri var. İftar saatini bekliyerek, oruçlu oruçlu çaycı ile
isteksiz lâf atanlar. Hele Meşrutiyetten sonra, Mersin Efendi'nin
çayhanesinde tanınmış Darülfünun müderrislerinden birkaçının çehresi.
Mersin gürültü de istemez, sessiz konuşulacak! Bu, iftar saati
yaklaşınca,birden evlerine dağılacak olan kimselerin tablosu! Çapkın
gençlerin bir kısmı Şehzadebaşı sebilinin köşesini, bir kısmı karşı ki
Fevziye Kıraathanesi'nin önünü tutmuşlar, gelip geçen hanımlara söz
atıyorlar. El sarkıntılığı eden, çimdik atan terbiyesizler de oluyor.
O zaman karikatürlerimize konu olan Bacı Kalfa'nın meşhur şemsiyesi
kafaya iniyor.
Kel Hasan Efendi Tiyatrosu'nun önündeki akortsuz bir muzika, geceyi
beklemeden, ya İzmir ve Cezayir marşları, yahut valsa benzer bir
şeyler çalıyor. İki tahta ayak üstüne tutturulmuş, ortası suluboya,
oyunu anlatan resimli bir ilan. Tiyatronun tek ilanı. O zamanlar afiş
mafiş yok. Bu ilanın üstünde 'Hayalhane-i Osmanî' ve 'Hasan Efendi
idaresinde' yazısı büyücek ve başka boyalarla. Birisi oturuyor bu
ilanın yanındaki tiyatro kapısının önünde. Kim bu, ara sıra leylek
bacaklı ilana göz atan? Kim olacak? Yaz kış sırtından kürlü paltosunu
çıkardığını görmediğimiz Kâmil Efendi. Hasan Efendi'nin, şimdiki
deyimle, dramaturgu. Tercüme edilmiş romanlardan çıkardığı senaryoları
kaç yıl evvel sansüre tasdik ettirmiş. Üç dört kağıt. En önemli
satırı: 'İbiş gelir, o işini bilir.' Sansürün Hasan Efendi'ye itimadı
vardır. Böylece kabul edilmiştir. Bunların dışında, Hasan'ın oynadığı
klasik diyebileceğimiz tulûat oyunları gelir. Direklerarası'ndan
Vezneciler'e doğru kalabalık arttıkça artmaktadır. Gece de öyle.
Şimdiki Üniversite'nin Letâfet Apartmanı'na bakan tarafında bir Rum
şekerci var. Şekerleri, hele İsviçre'den gelen bisküileri ağza lâyık.
Bu bisküilerin ceviz biçiminde olanı çocukluğumdan benim pek hoşuma
giderdi. Ortasından tutunca hiç bozulmadan ikiye bölünürdü. Tulûatçı
Şevki Efendi'nin tiyatrosu da bu şekercinin sırasında idi. Bu tarafta,
ayrıca, çadırların içinde, balmumundan makinalı insanlar ve ayna
akisleri oyunu ile Kesik Baş gösterenler vardı. Siyah bir fonun
ortasında Rum şivesi ile bu Kesik Baş bir Rum kızıdır. Safa geldiniz,
der ve bazan bir iki cümle ile bir soruyu cevaplandırırdı. O yaşta,
bizlerdeki hayreti düşünün! Mınak efendi'nin Osmanlı Dram Kumpanyası,
yıkılan Ferah tiyatrosunda oynardı. Letâfet Apartmanı'nın altındaki
kıraathanede de Hayâlî Kâtip Salih Efendi'nin karagöz oyunları. Bunun
kapısında da Karagöz'le Hacıvad'ın resimleri. Halk, geçerken, gerek bu
ilanın, gerek bütün tiyatro ilanlarının kapısında bir iki dakika duru,
geceki eğlencesini ona göre tasarlardı. 1897'ye doğru Hasan'ın
tiyatrosunda mı, yoksa ona yakın başka bir tiyatroda mı - ben altı
yaşında iken- bir at cambazhanesinin oyunlarını, atların koşusunu,
üstündekilerin hünerlerini ve palyançoların maskaralıklarını yanımda
babamla yukarı localardan birinden seyretmiştim.
Şehzadebaşı'nda arabalar hâlâ geçiyor. Paytonda olanlar pek
kurumlu! Başka ne yazayım? Yazacak çok şey var daha. Fakat
Şehzadebaşı'ndaki bu ramazan gezginleri arasında öyle sayısız çeşitli
insanlar var ki bir roman yazılsa sonu gelmez. Esasen bu konu yazılıp
duruyor da! Ahmet Rasim'in 'Şehir Mektupları' ve Hüseyin Rahmi'nin
romanları elde iken daha da yazacaklar! Baksanıza, müzikal oyununu
bile oynadılar!