|
• Ahır Dağı ile Maraş, Rasim ile Alaeddin... "İkiz"liklerin
şairliğinize yansıması nasıl oldu?
İkiz büyümek güzeldir. Birbirinize güç yetiremezsiniz. Birlikte
yaşadığınız için korku ve güvenliğin ne olduğunu da birlikte
öğrenirsiniz. Köpek dişinden tabancalarınızı bez kılıfından birlikte
çekersiniz. Paylaşmasını erken öğrenirsiniz, dövüşmesini de. Birlikte
hayal kurarsınız; iki tekerlek ve bir kutu, al sana bisiklet, dört
bacaklı bir kutu, al sana kamyon... Uçakların lastik çemberleri
olmalı... Yalnız uçurtmalarımız sahiciydi. Komşumuzun oğlu Nusret abi
çıtadan yapardı bizim için. İkimize bir uçurtma... Kuyruğu muhteşem...
Maraş'ın hiç eksik olmayan rüzgârına saldık mı göz alabildiğine
yükselir. Mektup yollardık uçurtmamıza. Beyaz kağıdı ipe taktık mı,
yürür, yürür, uçurtmayı bulurdu. Evimiz Akbaşı'ndaydı. Ahırdağı'nın
eteğinin bittiği yerde. Kızılderilileri de çok severdik; çıkık elmacık
kemiklerine, birbirinden uzak koyu gözlerine, etli keskin üst
dudaklarına ve at binişlerine hayrandık. "Gerenimo yalan söylemez" diye
bağırarak tahta atlarımızı uçururduk. Rasim'le aynı yatağı paylaşırdık.
Ben elimi Rasim'in yüzüne koymadan uyuyamazdım. O da benim bu
düşkünlüğümden yararlanırdı; "Kalk bana su getir, yoksa koydurmam."
Aradan biraz zaman geçer, "Kalk bana tarhana ıslat, yoksa koydurmam."
Aradan biraz zaman geçer, "Kalk bana üzüm kurusu getir." Nihayet uykusu
ağır basar, ben de elimi Rasim'in yüzüne koyar, uykuya dalardık. Okula
başlamadan terkettiğim bu alışkanlığımın sebebi neydi? Yalnızlık korkusu
mu, Rasim'in varlığından emin olmak isteyişim mi? Ve/veya kendimden emin
olmak isteyişim mi? Uyumadan önce üç gulhü bir elham. Derin soluk al.
Sanıyorum geceleri içime düşen korkuyu gidermek için. Sanki herşey,
durdurulabilecek bir düzene girmiştir. Korkumun nedeni bu çılgın
durgunluk muydu? Bahçeye açılan kapıdan gelen fısıltılı sesler miydi?
• Çocukken koynunuzda iki "cüz" vardı: elif cüzü, şiir cüzü.
Hayatınızda ise her zaman "aferine sıçrama"nızı isteyen bir otorite.
Örneğin, okuldan kaçmanızı hazmedemeyen ve fakat sizi buna zorlayan
katılıklar sistemi... Otoriteyle ilişkiniz nasıldır?
Rasim'le O liseyi bitirip İstanbul'un yolunu tutuncaya kadar aynı yatağı
paylaştık. Demek ben koynumda şiir cüzünü büyütmüşüm, o öykü cüzünü.
Bizim başımızda bir ağabeyimiz olmadı. Ağabey otoritesi tatmadık.
Ablamla da aramızda bir yaş vardı. Kız olduğu için zaten kaale almazdık,
adıyla hitap ederdik. Kaldı ki o bizden çekinirdi. Biraz hizmetçi
otoritesi tadar gibi olduk. Evde Rukiye adında hizmetçi bir kız vardı.
Başımızda durmazdı. Sokağa çıkardı. Galiba hırsızlık da yapardı.
"annenize söylerseniz ağzınıza acı biber koyarım, işte böyle!" diyerek
Maraş'ın acı toz biberini ağzımıza basardı. Cayır cayır yanardı ağzımız.
Korkudan bir şey söylemezdik. Annem Rukiye'yi suçüstü yakaladı da
elinden kurtulduk. Biz baba otoritesi de gördük sayılmaz. Babam görevi
gereği yola çıkardı; yani keşfe. Bayındırlık Fen Memuru idi. O zaman yol
yolak olmadığı için keşif yerlerine dağ yollarından katır sırtlarında
gidilirdi. (1945-1950 yılları arası.) babamın günlerce eve gelemediği
olurdu. Evde tek otorite annemdi.
Mahalle mektebinde çocuk bir cüzden bir cüze geçince diğer çocuklar
kulaklarını çekerdi. Bu kulak çekme işine "Aferine sıçramak" denirdi;
yani bir kutlama olayı. Bir kutlama olayı ama, arka planda "hoca
otoritesi" olduğu açık: Hoca diyor ki, "sınıfını geçtin diye şımarma,
ben yine başındayım." "Aferine sıçrama"nın daha geniş bir anlam kapsamı
olduğunu anlayacak yaşta değildik. Maraş'ta şu anlamda kullanılıyor:
"Pohpohlanmaktan hoşlanma." Argo deyimiyle "Dolduruşa gelme". Birisi
size bir iş mi yaptıracak, bunun için sizi biraz övmesi, "aferin" demesi
yeterli.
Baskı ve otorite yersiz, gelişigüzel uygulanırsa çocuğu okuldan kaçmaya
zorlar. Çocuğa iyilikle yaklaşılsa, güzellikle yaklaşılsa kin duyguları
törpülenir. Okula ısınır. Benim öğrencilik yıllarımda, özellikle
ortaokulda dayak vardı. Madem dayak var, o zaman disiplin kuruluna ne
gerek var. Hem dayak ye, hem disiplin kurulunu boyla. Maddi ve manevî
ceza bir arada. İş bu kadarla bitmiyor, bir de "notla tehdit" var. "Not
defteri" bayan öğretmenlerin silahı, canını sıkan çocuğa sıfırı basar.
Böyle alenî yapmayı sakıncalı bulursa, olmadık bir zamanda çocuğu
"tahtaya kaldırır", olmadık bir soru sorar, al sana sıfır. İmdi çocuk
okuldan soğumasın da ne yapsın. Bir de üç numara tıraş, şapka ve gravat
zorunluluğu vardı. Tam bir cendere. Orta ikinci sınıf için "belge
sınıfı" denmesinin nedeni bundandı. Ece Ayhan o ünlü şiirinde bu
trajediyi dile getirir.
Çocuk bir kez okuldan kaçmanın güzelliğine alıştı mı, artık onu kimse
kolay kolay tutamaz. İsyancı ruhum yüzünden liseyi binbir güçlükle
bitirdim. Çünkü hiç mi hiç çalışmaz, altmış günlük devamsızlık hakkımı
sonuna kadar kullanırdım.
Otorite elbette olacak; toplum zaten kendiliğinden otorite. Yeter ki onu
temsil edenler istismar etmesin, silah olarak kullanmasın. Ne şapkayı
sevdim, ne de gravatı. Çocukluğumuzda gravata "medeniyet yuları"
derlerdi. Ama okumayı sevdim. Okumayı öğrenme isteği gövdemden dışarı
fırlayacak ateşli bir tutku idi. Okumayı kısa bir sürede söktüm. Rasim
de öyle. Elbette okuma kitabının dar kalıplarına sığmayacaktık.
Malatya'da komşumuzun oğlu Mansur, Hz. Ali Cenkleri okuyordu. Biz de işe
Hz.Ali cenkleri ile başladık. Rasim'le birlikte ilk okuduğum cenk
kitabının adı: "Kan Kalesi" idi. İşte şiire katkılar, anlattıklarım.
Bir de Maraş'ta bağ akşamları ve bastıran karanlık... Yazın bağa
taşınırdık. Çocuğuz. Eşek ve katır sırtında bağa göç. Evler dam
genellikle. Yer toprak; kilim serilip üstünde yatılıp kalkılıyor. Akşam
oldu mu evlerden dolma tüfekler patlar. Yeni ayın doğuşu da silahla
karşılanırdı.
Akşam harmanlandı. Bir alev akıntısı ve uzakları tarayan sessizlik.
Duvar dibinde içilen sarma sigaranın yuvarlak kızartısı. Çakmak taşıyla
fitil tutuşturulur, sigara yakmak için. Yere bir hasır örgü serildi. Gaz
lambası yakıldı. Dama çocuklar için cibinlik kuruldu. Ağaçlar
pençelerini havaya kaldırıyor. Hasırın üstüne sofra serildi. Yemekler
büyük kapların içinde. Pompalanarak yakılan lüks sofrayı aydınlatıyor.
Herkes önünden yemeli. Başkasının önünden yemek ayıp. Son kalan lokmaya
"ar lokması" denir. Çocuğun biri yer, işi bitirir. Gaz lambası duvara
asılır. Lüks söndürülür. İdare lambaları yakılır ve kuşluk vaktine kadar
yanar. Ağacın dibinde burnundan buharlar fışkıran eşeğin kokusu geliyor.
Biz çocuklar cibinliğin içine girdik. Gökte yıldız baskını, beyaz tülün
üstüne doğru. Büyükler esneye esneye yatsıyı beklemekte. Akşam.
Karanlık... Ama önce akşamın hüzünlü yüzü. Tutamaksız kalmış gibiyim.
Artık bağ bıçağım da bir işe yaramaz. Ağaçlar pençelerini havaya
kaldırıyor. Silahlar sıkılıyor. Toprağın üstüne hasır, hasırın üstüne
kilim, kilimin üstüne yatak serilir. Akşam harmanlandı. Bir alev
akıntısı ve uzakları tarayan sessizlik. Ayın doğuşu da silahla
karşılanır. Dayımın duvar dibinde içtiği sarma sigaranın nar kızartısı.
Sigarasını yakmak için çakmak taşıyla fitili tutuşturur. Fitil mavi
yanar. Damın üstüne çocukların cibinliği kuruldu. Akşam miğferini
geçirdi; Gece. Gaz lambası duvara asıldı. Fener, saplı olduğu için uzak
yerlere gitmekte kullanılır. İdare lambaları da belli köşelere konur,
hacet gidermek gibi kısa yerlere gitmekte kullanılır. Çocuklar
cibinliğe. Cibinliğin beyaz deliklerinden bastıran yıldız yağmuru. Şiiri
tanımadan şiiri yaşamak. Gün ışımadan bağ bıçağımızla kestiğimiz bir
salkım üzüm. Buz gibi olur. Bağ bıçağı ceviz oymakta da işe yarar.
Cevizin kabuğu yeşil olur. Bıçağı ortasından sokup kıvırdınız mı
bölünür. Bembeyaz ceviz içi. Ceviz kabuğu elimizi boyar, kına gibi. Bu
boya kolay kolay çıkmaz. Boynumuzda kuş lastikleri. Bütün bunlar, bu
anlattıklarım şiir yansımaları değil mi?
• Hüzün, zaman, aşk, ölüm, yalnızlık, hafakan... Şiirinizin ağırlıklı
temaları bunlar. Bu temalar 'muhacır halk'la ilişkinizin göstergeleri
sayılabilir mi?
Bu kara suya gömülü yerde zaman geçmiyor, ancak suyun ağır ağır
yükselmesiyle ölçülüyor. O acımasız hesaplı yükselişle, bir kol saatinin
tıkırtısı gibi... bu karanlıkta... bu kapanda, bu çukur, küçük, öyle
basık bir yerde... insanın buraya sığabilmesi için sakat olması
gerekiyor, belkemiğinin iki büklüm birbiri üstüne katlanması... Yoksa
tüm yeryüzü mü böyle...
Sedyede yatıyor; bu adam hangi yöne sapacağını dünyada kestiremezdi; bu
hâli uyarıcı bir dirsek dürtüşü müydü, insanın ancak sonradan
kavrayabildiği türden, dikenli bir hakaret miydi, yoksa gerçeğin yalın
dile getirilişi mi? Bir adam getirdiler; iki makine tüfekli jandarmanın
eşliğinde. Odaya aldılar. Sonra bir jandarma daha geldi. Biri içerde,
ikisi kapıda. Adam kanser. Kıpırdayacak hali yok. Kolu sarılı. Hizmetli
kadına sordum, "Adam öldürmüş" dedi. Koruma polisine sordum: "Terörist"
dedi. Başka bir hastaneden nakletmişler. Adama baktım; insan gerçeğinin
en kuytu derinliklerini gözler önüne seriyor.
Sonra bir başkası; sedyeden yatağa indirdiler. Genç bir kadın. Yüzünde
esrarlı bir perde; arzularının, kırılganlığının, savunmasızlığının
simgesi. Geçmişini ve şimdisini, zihnini ve bedenini çarpıcı, sarsıcı
bir anlatımda yoğurmuş. Yüzü bütün duygularını yitirmiş. Şiir nerede yok
ki hastanede olmasın.
Ve sonra yalnızlık; adam onu kurtarmak için suya dalış yapmıştı, ama çok
uzaktaydı, her şey de öyle karanlık ki göz gözü görmüyordu. Adamın
pantolon paçalarına, ayakkabılarına deliler gibi yapıştı. Ayağı suların
arasındaki yolda, kulaç atarak, rüzgâr gibi kumsala çıkardı adam.
Kadının dudakları aralıktı. O kalın erkek dilinin hamleleri, içinden
taşan açlık adamın.
Daha ne dememi bekliyorsun; biz de gidip bir kumsaldaki kulübede yemek
mi yesek; pişirilmiş ve balıktan yapılan, kırmızı, yeşil biberli, pirinç
taneleri gibi ufak fındıklı hamur işleri ve inanılmaz bir balık
zenginliği. Denizden henüz çıkmış, üzerlerine limon sıkılmış taptaze iri
karidesler, fasulye filizleri kadar narin ve her yöne kıvrılmış incecik
yılan balıkları; taraklar, midyeler... Bir şiir serüveni... şiir her
yerde bulunur, geleceğin provasını sözcüklerle yapıyoruz çünkü.
Varsıl bir toplumun ideolojik olarak onaylanmış bencilliği ile zalimliği
sözde tartışılırken, insan hakları hareketinin kazanımları sistemli bir
biçimde geri alınıyor.
Muhacırlar belleklerinde sarıp sarmaladıkları anılarına güveniyorlar;
inançlarıyla bu ağırlığı suyun üzerinden aşıracaklar. Topluma duydukları
kini sistematik biçimde düzenleyenlerin dehşete sığmaz bozgunlarını
görür gibi oluyorum.
• İlk okuduklarınız ve bunların şiirinize katkısı hakkında neler
söylersiniz?
Rasim'in demesine göre, bizim ilk okuduklarımız "Deniz Suyu Neden
Tuzludur?" ve "Kırmızı Şapkalı Kız"mış. Ben bunları hayal meyal
hatırladım. Rasim söyleyince. Biz 1950 yılının Mayıs ayında Malatya'ya
atandık. Evimize yakın olan Cumhuriyet İlkokulu'na kaydımız yapıldı.
Üçüncü sınıfa başladık. Komşumuzun oğlu Mansur bize gelip gider, ara
sıra bizde kaldığı da olurdu. Hz. Ali cenkleriyle bizi Mansur
tanıştırdı. İlk okuduğumuz cenk kitabı "Kan Kalesi".
(Şimdi aklıma gelmişken, o yıllarda (1951-1952) serseriler taş atarak
elektrik direklerindeki lambaları kırarlardı. Kendilerini uyaranlara
"Demokrasi var arkadaş" derlerdi. O zamandan bu zamana devlet katmanları
da bu demokrasi anlayışına dört elle sarılmış; başlamış olan inşaat,
yol, konut, yatırım dalları, aklınıza gelecek her iş dalı, ekonomik
gelişme ve genişleme, demokrasi adına şiddetle taşlanmıştır.)
İlkokul beşinci Sınıfta "İnce Memed" ve "Çanlar Kimin İçin Çalıyor"u
okudum. "İnce Memed" ruhumdaki isyancı mukavemeti derinden etkilemiştir.
"Çanlar Kimin İçin Çalıyor" ise; savaşın içindeki yitik duyguları;
sevginin esrarlı perdesini, süzülen zamanın mengenesine sıkışmış acıları
ve sularda çırpınan mutlulukları, yani boğuk gülüşler, sevişme
sesleri...
• Hamle, I. Yeni, II. Yeni çağlarınız... Sahi, Rasim Özdenören
1957'yi gösteriyor sizin şiirinizin dönüm noktası olarak. 1950'lerin
ortalarında ne oldu ki? Meselâ İkinci Yeni'yle ilişkiniz?..
Ortaokul üçüncü sınıf; sırtımı bir ağaca dayamış ve yalnız; şiiri yoğun
olarak düşündüğüm yıl. Şiir sanki bende bir iç kanama, bir kan kalesi.
Ali Kutlay, Cahit Zarifoğlu, erdem Beyazıt ile tanışmalar ve oluşan bir
ekip... Ekip Doğan Keçeci'nin Maraş'ta çıkarmaya başlamış olduğu Gençlik
adındaki gazetede sanat sayfası düzenlemeye başladı. İlk ekip
çalışmaları buydu. Bu sayfa, Ankara'dan, İstanbul'dan ses getiriyordu.
Büyük yazarlar, şairler ilgilerini bildiriyorlar, ekip gururlanıyordu. O
yıllarda ekip tam bir öztürkçeciydi.
Maraş'a Varlık dergisinin dışında edebiyat dergisi gelmiyordu. Ancak
kendileri dergilerin adreslerini ediyorlar, Yedi Tepe, Dost, Yenilik,
Seçilmiş Hikâyeler, Hisar, Türk sanatı, İstanbul, Başkent Ankara, Arayış
dergilerini sürekli izliyorlardı. Bu dergilerin tamamı İkinci Yeni'ye
karşı çıkıyordu. Ancak bir gün bu dergilerin dışında Pazar Postası
adında bir yeni dergi görüyorlar ve yazdıklarının İkinci Yeni'yle
uyuştuğunu anlıyorlardı. Bu dergi kendi ürünlerinin, kendi yazdıklarının
farkına varmalarını sağlamıştı. Benim şiirim İkinci Yeni ile başlar.
Şiirimin dönüm noktası değil başlangıç noktası.
27 Haziran 2003 
|