|
"Kendi
Kendimi Yetiştirdim"
Emine Işınsu
Öksüz'ü hepimiz tanırız. Birçok eseri hafızalarımızdan yıllardır gitmemiştir.
Birazcık olsun zihnimizi zorladığımızda eserlerini sıralamamız mümkün: Küçük
Dünya, Azap Toprakları, Tutsak, Sancı, Ak Topraklar, Çiçekler Büyür, Canbaz, Kaf
Dağının Ardında ve son olarak önce televizyon için senaryo, daha sonra
romanlaştırman Atlı Karınca.. Romanlarının yanı sıra radyo oyunları, tiyatro
eserleri..
Geçtiğimiz ay Emine Işınsu'nun Küçük Dünya adlı ilk romanı Osman Sınav
tarafından televizyona aktarıldı. Gaziosmanpaşa'daki evinde Emine Işınsu'yu
ziyaret ettiğimizde, romanın sinema diline uyarlanmasından duyduğu endişeleri
dile getirdi.
"Yönetmenin benim senaryomdan, kitaptan ve eşinin yazdığı çekim senaryosundan,
üçünden birden faydalanması, TV eserini kopuk ve dağınık bir hale getirdi. 28
yıl önce yazdığım romanın dili kullanıldığı için dil eski kaldı. Oyuncuların
bütün çabasına rağmen Küçük Dünya tatmin edici bir seviyeye ulaşamadı.."
Işınsu'ya, "İlk defa bir romanınız filme aktarılıyor,
yeniden, başka bir romanınız filme aktarılsa bugünkü tecrübelerinizle fazladan
ne yapmak isterdiniz?" diye soruyoruz. "Senaryomun aynen
uygulanmasını isterdim!" diyor. Ve devam ediyor : "Eserime bizzat sanatçı olan
oyuncu ve yönetmenin müdahaleleri beni yıpratıyor ve korkutuyor!"
Işınsu'ya tekrar soruyoruz : "Televizyona yeni bir şey
yapmak ister miydiniz?" "Hayır!" diyor. "Yeni bir şey yapmak
istemiyorum. Halen iki senaryom elde, bir tanesinin çekimine başlanmak üzere..
Çocuklar İçin altı bölümlük bir dizi 'Üç Arkadaş' isminde. Diğerinin akıbeti
meçhul!" derken Emine Işınsu'yu yeni bir hayal kırıklığının hazırlığında
olduğunu görüyoruz. Hemen ardından moda bir soru yöneltiyoruz :
"Magic Box'la çalışır mısınız?" "Şartlar
müsait olursa evet, mesela yönetmen Ziya Öztan olursa!"..
Emine Işınsu kendi kendini yetiştirmiş, hayatını romanları ve kahramanları
arasında konuşlandırmış usta bir yazar.. "Yazmak beni mutlu ettiği için
yazıyorum, Allah izin verirse yaşadığım süre yazacağım. Zaman zaman kendimi
yorgun hissetsem de, yazmak benim için hayat gayesi. İnşallah romana devam
edeceğim.." diyor, duraklıyor, bir müddet sonra yeniden: "Çok Özel bir şey, ben
mutlu olduğum için yazıyorum, başka hiçbir şey bana bu mutluluğu vermiyor!"
diyor...
Bu güzel ve sıcak cümlelerin içine "pat" diye dalıyor,
"peki, ne kazandınız?" diye oldukça soğuk bir soru yöneltiyoruz :"Maddi
tarafı yok diyebilirim, manevi doyumu o kadar fazla ki.. İnsan maddiyi pek
aramıyor. Mamafih insan emeğinin karşılığını arıyor... alamadığında..."
Emine Işınsu'yla hazır sağdan soldan kelimeler ve insanlar arasında dertleşmeye
başlamışken dergimiz okuyucuları için, sözü kitaplarla bağladık.. "Hiç
düşünmeden tavsiye edeceğim ilk kitap Eric Fromm'un Sevme Sanatı. Harp ve Sulh,
baştan sona Rus klasikleri. Psikoloji.." Sayıyor... "Mesela, Gençtan'ın İnsan
Olmak kitabı.. Yine Fromm'un Hürriyet'ten Kaçış'ı.." Sonunda, "Bir de çok güzel
bir Kur'an Yorumlaması, Prof. Fazlur Rahman'ın Ana Konularıyla Kur'an, mutlaka
okumalarını istiyorum.." diyor..
Sözü yine çay bardaklarının ve pastaların trafiğine kaptırmadan üniversite
kapısındaki gençlere getiriyoruz... "Emine hanım, bugün çok başarılı bir
yazarsınız. Fakat kendinizi bir an, üniversiteye girmek üzere olan dokuz yüz bin
genç arasından birinin yerine koyunuz, bir de üniversiteyi kazanamadığınızı
varsayalım.. Ne yapardınız?" Emine hanım, oldukça kendinden emin: "Samimi
söylüyorum, kendi kendimi yetiştirdim.. Üniversite tahsili mutlaka gerekli
değil. Önemli olan insanın birçok sahalarda kendi kendini yetiştirmeye
çalışması. Ayrıca ben hür teşebbüse, yaratıcılığa önem veriyorum. Üniversite
okumak şartlanması bana pek sağlıklı görünmüyor."
Dakikalar ilerliyor, müzikten, kültürden, spordan, takip ettiği ve sevdiği
günlük yazarlardan konuşuyoruz... Hepsinden öte, dergimiz için röportajı bahane
edip, Emine Işınsu'yla iki saate yakın yüzlerce renksiz kelimeyi, yüzlerce
sitemi, yüzlerce güzel şeyi, tek şekerli çayın içinde eritmeye çalışıyoruz...
Bir bardak çayın içinde buluşturduğumuz şeyleri, iki sayfalık röportajla
okuyuculara anlatmak, ifadelendirmek, ne kadar güç! Oldukça güç?!
"Işınsu
romanlarında, insanımızı çepeçevre kuşatıp, labirentlerinde ıssızlaştırıp,
silikleştiren modern ilişkiler ağını serin bir üslupla anlatmaya çalışıyor.
Sosyal ilişkiler yumağında kilitlenmiş insanımızın türküsüne tutunma çabasına
yazar kimliğiyle sahip çıkıp öne çıkarmak kavgası veriyor. Işınsu, son otuz
yılda sürüklendiğimiz, batıdaki büyük üç yüz yıllık dönüşümün, sırtımızda,
beynimizde, yüreğimizde ve türkülerimizdeki kavgasını kendi hayat penceresinden
çok iyi gözlemlemiş ve kelimeleştirmiş bir yazarımız. Işınsu, birçok
meslektaşının magazin gürültüleri arasında belki de ne dediğini, yaptığını
bilen, ve kendi ısındığı sobasının sıcaklığını kelimelerin cezbeden iklimiyle
renklendirebilmiş usta bir yazar ablamız. Işınsu, dilden hareketle
(kotarabildiği, şu hepimizin hesaplaştığı günlük uğraş içindeki insanımızı)
mutluluk, sevgi, yalnızlık, vs. yüzlerce kavramın ışığını yitirdiği bir dünyada,
kendi yaratıcı güzelliğiyle, sabah ezanlarının, Yemen Türküsü'nün nemli
rüzgârlarıyla bizleri her şeye rağmen, geçmiş güzelliklerimizin soyluluğuyla,
bugünün telaşı ve umursamazlığı içinde tanıştırmak, buluşturmak istiyor. Ve yine
her şeye rağmen Işınsu, geçip giden bunca uğraşa, karşılığı alınmamış, bunca
çalışmaya karşın, kendini hiçte yorgun hissetmiyor. Çünkü Işınsu, yorgunluğu
ibadet bilen bir neslin son temsilcilerinden. Son sözleri.. "Yazacağım, son
nefesime kadar yazacağım!" oluyor. Böylesine sevimli bir inadın hergün
tazelediği soluğuyla Işınsu hanımefendiyi, yitirilmiş, harabe, eski bir konağın
sahibesi olarak değil, cıvıl cıvıl, şenlikli bir dünyanın müjdecilerinden biri
olarak değerlendirmek, her yeni eserini bu ümitlerle beklemek gerek..
Milli Kültür Dergisi 1990 |