|anasayfa | site gezme kılavuzu | güncellemeler |  edebiyat takvimi  | dosyalar | Türk Dil Kurumu Sözlüğü| 
                               

 
Cezmi Ersöz kimdir?

“Ben yazarken kendi yüzüme tükürüyorum.”

Geriye doğru baktığımda...

Geriye doğru baktığımda, çünkü ancak böyle anlaşılıyor bazı şeyler, ben aslında ilkokul 4.-5. sınıftan itibaren yazar olmayı kafama koymuşum. Ama bu ciddi, planlı projeli bir düşünce halinde değil. Tabi babamdan gelen Kuvay-ı Milliye, Kemalistlik, subaylık da var. Bu yüzden iyi, yardımsever, dürüst, çevresinde sayılan sevilen adam yani bir tür kahraman olmak üzere yetiştirildik biz. Çok küçük olanaklarla zengin çocuklarının önüne geçme projesi...Kemalizm biraz da böyle bir proje. Hadi bakalım kendinizi gösterin projesi, romantik bir proje bu. Öte yandan korkunç bir oyun bu. Baştan aşağı yanlış hesaplarla dolu. Belli olanaklar babanın maaşı belli, makarna yumurta yiyorsun, hadi bakalım benim çocuğum nasıl geçecek sizi projesi, üstelik iyi adam olacak ve onları da geçeceksiniz. Okuduğun okul belli, mahalle devlet okulları.

Hiç unutmuyorum...

Kabataş Erkek Lisesi’ne kaydımı yaptıracaktım. Babam hastaydı, ayakları şişmişti. Makasla pantolonunun paçalarını kesmişti ve ayağında terlik vardı. Çok komik görünüyordu. Emekli bir albay fakat cebinde parası yok. Müdür “çocuğu yatılı verin” demiş. Ev Suadiye’de okul Ortaköy’de. O zaman köprü de yok. Gidiş-dönüş 4 saat. Ama yatılı parası yok. “Gündüzcü olsun, gitsin-gelsin” demiş babam. Tartışmışlar. Müdür, “almıyoruz çocuğunuzu okula” deyince babam çıkarmış beylik tabancasını müdürün masasına koymuş. “Alıyor musun almıyor musun?” odadan bir çıktı, kıpkırmızı bir surat. “Gemileri yaktık oğlum” dedi. “Baba ne gemileri...” dedi ki; “Oğlum durum ciddi”. Küçük çelimsiz bir çocuğum. Kaydımızı yaptırdık, girdik okula. İlk dönem iki zayıf geldi karneye. Hiç unutmuyorum, babam “teessüf ederim” dedi. “Ulan bu okulda birinci olcam” dedim. Çünkü baba senin adına gurur savaşı vermiş, gemiler yakmış, adamcağız onuruyla yaşamış ve sen onun misyonunu yükleniyorsun.

Can havliyle...

Memur ailelerinde bir çalkantı vardır. Can havliyle okursun, can havliyle yaşarsın. Uzun vadede ne olacak diye düşünemezsin. Lisede üniversiteye girebilmek için fen bölümlerinden mezun olmak gerekir. Ben de fen bölümündeydim. Arasıra edebiyat sınıfına giderdim. Millet orada Necatigil okuyor, Orhan Veli, Özdemir Asaf okuyor. Özeniyorum onlara, çünkü onlar edebiyat deyip kaybetmişler zaten. Üniversiteye giremeyecekler ama mutlular. Ben başarılı olmayı mutlu olmaya yeğ tuttum. Çünkü başarılı olmak zorundaydım. Ailenin seni bir kere daha okutma şansı yok. Sınıfı geçmek zorundasın. Halkalar çok gevşek yani. “Hadi lan bu sene de asayım, hayatın tadını çıkartayım biraz” dediğin anda kayarsın. Yani can havli söz konusu olduğunda kimse kimsenin bohem macera arayışını taşıyamaz. Böylece edebiyat hep gizli, yasak bir tutku olarak varoluyor bende. O da meğer yaşamının ta kendisi olmuş, meslek değil yani.

Kemalizm’e gönül bağlamış...

Kemalizm’e gönül bağlamış ve kaybetmiş bir aile benim ailem. Danslar, tangolar, radyo piyeslerine ağlamalar, arkası yarın’lar üzerine sohbetler... Bir ütopya yaşamışlar, ama ütopya duvara çarpmış. Benim babam o ütopyanın duvara çarptığını Özal’la anladı. Kemalizm’in kaybettiğini, Kemalizm’e gönülden bağlanan o samimi insanların kaybettiğini babamda gördüm. Babamla beraber ben de yenildim. Çünkü ben o tarihe ne, o insanların yenilmişliğine tanığım.

Cezmi Ersöz Kaybetmeye...

Cezmi Ersöz kaybetmeye mahkumdur. Kaybettikçe haz alıyorum. Mazoşizm değil bu. Benim ruhum böyle oluşmuş. Kaybetmek bana şiirsel bir tad veriyor. Ayağım kaydıkça, birileri tarafından kazandığım başarı elimden alındıkça ben kendime “Hah tamam şimdi sensin” diyorum. Ben kaybedince kazanıyorum. Kendimle buluşuyorum. Yenilgiyi öven birisi değilim. Ama bu kadar adaletsiz bir toplumda başarılı olmak bana “yanlış mı yaptım?” sorusunu sorduruyor. Bu soruyu sorunca kendime tezgah açıp, kendime çelme takıyorum. Bunu yapıyorum ki beni okuyan, yazılarımı seven insanlara biraz daha yaklaşayım, hiç olmazsa onlardan kopmayayım. Başarıyı küçümsememizin bir nedeni de bilinçaltımızdaki korku ile ilgili. Başarıyı istemiyor muyduk? Hem de çok. Biz zaten başarıya koşullandırılmış çocuklardık. Ancak öte yandan kazandığımız başarının tadını biraz olsun yaşayamadan, zenginlerin, iktidar sahiplerinin, güçlü insanların gelip hemen elimizden alacağını düşündüğümüzden, belki de bu acıyı hafifletmek için başarıyı küçümsedik. Kendi oyununu, kendi başarını gölgeleme isteği.

İnsanlara bakıyorum...

İnsanlara bakıyorum, inanılmaz bir tutarlılık çizgisi izliyorlar. O insanlar kendi oyunlarını asla bozamazlar. Benim binlerce okurum var. Fakat hiçbir basın organı Cezmi Ersöz’den bahsetmiyor. Ben bunu kendim yaptım. 28 yaşımda egemen medyaya tavır aldım. Yani tabancayı masaya koydum, gemileri yaktım. Onlar da benim ve benim gibilerin onların hamurundan olmadığımızı anladılar. Bugün paraya ihtiyacım olur, anlaşma yaparım, üç gün sonra herşeyi yazar çeker giderim, ellerinde patlarım yani. Ciddi bir misyonun sahibiyiz bu anlamda.

Açık konuşayım...

Bazı şeyler giderek netleşiyor. Eurogold bütün gazetelere tam sayfa, yarım sayfa ilanlar verdi. Açık konuşayım, Öküz ve Leman dergisi Eurogold’un ilanını alsaydı, ben bir daha oraya imzamı atmazdım. İnsan yazar arkadaşından da bu kadar dürüstlüğü bekliyor. Ama zaten holdingçiler bıçaklamadı bizi, en büyük darbeyi sağımızdan solumuzdan en yakın arkadaşlarımızdan yedik. Benim çok sevdiğim insanlar acı çekerek öldüler. Hayatlarını örnek aldığım, beslendiğim, gönül bağı kurduğum insanlar çok düşük maaşlarla, köşelerinde, hayattan istifa etmiş vaziyette çığlık çığlığa öldüler. Şimdi benim onların anılarına sadık olmak gibi bir misyonum var. Eğer ben Eurogold’un ilanını basan bir yerde yazarsam onlara haksızlık etmiş olurum. Bu dürüstlük anlayışına bugün aptallık gibi bakılıyor.

Tesadüfler, kaos...

Tesadüfler, kaos...bizim hayatlarımızı birisi filme alsa kimse inanmaz. Absürd, akıldışı, tuhaf... Mesela ben pazarcılık yapıyordum. Mahmutpaşa’dan elbezi, havlu filan aldım. Pazarın en kötü yerindeyim, mafya var orada, yağmur yağıyor, havlular ıslandı. Bir baktım bir müşteri geldi. Aaa annem! “Kaça havlular?” dedi. Yarısını anneme sattım. Bir başka zaman salça aldım. 25 kg. salça. Getirirken elimi kesti, yağmur yağdı, vapura zor attım kendimi. Açtım, bozuk çıktı. Zarar ettim. Akla mantığa uyan yanı yok yani. Beyoğlu Rumeli Han’da dayımın yanında ofisboyluk yaptım. Bankaya para yatırır, vergi dairesine, defterdarlığa giderdim. Çay, dosya, sigorta bildirgesi taşıdığım yerlerde şimdi imza istiyorlar. Her şey akıldışı gelişti çünkü. Mantığı yoktu. Hiç bir şey planlanmamıştı. Yine de ben o rastlantılardan, büyülerden, esinlerden yanayım. Sait Faik’de sistem mi vardı? O rastlantılarla yaşayan bir insandı. Hayatlar onu çekerdi, insan yüzleri onu çekerdi, bakışlar, adını koyamayacağımız bir takım insan davranışları, içsezişler ve yoğun duyarlılıklar onu çekerdi. Ekollerin adı sonradan konulmuştur. Oğuz Atay’ı da bu nedenden çok seviyorum. Küçük memur ailesi, plan program yok, anlık duygular. 


Röportaj

 

Bize Ekim Ayında çıkacak kitabınızdan biraz bahseder misiniz?
Kitabın adı çok ilginç; ”Bana Türkçe Bir Ekmek Ver.” Sosyolojik, politik yazılarımın toplamı bu kitap. Öncelikle kurumları ele alıyor; aile, ordu, askerlik, partiler, cinsellik, gündelik yaşam gibi... Öyküsel bir tadı var yine, Kürt konusunda da oldukça yoğun yazılar var. Zaten “Bana Türkçe Bir Ekmek Ver” adı oradan geldi. Yıllarca Kürtçe’nin yasaklanmasıyla ilgili bir öyküdür bu. Kürt Meselesiyle ilgili üç ya da dört yazı var. Kitaptaki öyküler birbirini besleyen, birbiriyle bağlı konular üzerine, yani bütünlük arzeden bir kitap.
“Bana Türkçe Bir Ekmek Ver”in öyküsü nedir?
1940’lı yıllarda Diyarbakır yöresinde Kürtçe yasağı var. Kürtçe konuşan insanlardan ceza olarak para alınıyor. Ya da başları derde giriyor, mahkemeye veriliyorlar, dayak yiyorlar. Valilik anons ediyor: Kürtçe konuşmayın yasaktır. Vatandaş Türkçe konuş! Bir dağ köylüsü pazara gelmiş alış-veriş yapacak. Anonsları da ona anlatıyorlar arkadaşlarıyla, etraftakiler. Acıktığı için fırına giriyor, fırından ekmek alacak ama Kürtçe konuşmaması lazım, tek kelime de Türkçe bilmiyor, Kürtçe; “ Bana Türkçe bir ekmek ver” diyor. O yörede yaşananların, baskınların çok çarpıcı bir anlatımı bu bence. Buradan yola çıkıyorum. Oradaki insanların kimliklerinden dolayı nelerle karşılaştıklarını, özellikle bürokrasi karşısında, ordu ve asker karşısında, üst kurumlar karşısında nasıl ezildiklerini ailem Urfalı olduğu için bizzat gördüm ve yaşadım. Geçmişten bugüne duyduğum, gözlemlediğim şeyleri, 12 Eylül’e kadar süren çok ağır baskılar sonunda kendisini acı bir şekilde gösterdi, bir savaşa dönüştürdü. Yılların birikimi; o birikim de çok korkunç sonuçlara, tarifsiz acılara yol açtı. Böyle bir geçmiş var arkamızda.
Hep başka şehirlere gidiyorsunuz. Sizi İstanbul’da yakalamak pek mümkün olmuyor. Sonunda yine İstanbul’a geliyorsunuz. Burada sizi bırakmayan ne var?
Bütün anılarım burada. Her yaşadığım şeyin burada bir karşılığı var. Sokaklarda binlerce öyküm, kıyılarda binlerce anım var. Nereye baksam geçmişe ait bir şey buluyorum. Bütün köklerim burada. Gerçi bana artık bunlar acı verse de son zamanlarda, geçmişte hiç hissetmediğim kadar kendimi bu şehirde yalnız hissetsem de geçmişi, yaşanmışlıkları yok saymak mümkün değil. Bir başka kentte kendimi bu kadar yoğun duygular içerisinde hissetmiyorum. Başka bir kentte yazı yazamıyorum ben. Çünkü çağrışım yok. Yazmamı bu kente borçluyum. Kent insanı bir anne gibi besler onu geliştirir, hayatiyet katar, boyut katar, onu üzer de aynı zamanda, hırpalar da, acı da verir. Başka kentler bana ne acı verir İstanbul gibi, ne çok büyük mutluluklar.
İstanbul’da dostluklar ve paylaşımlar nasıl yaşanıyor?
İstanbul diğer Türkiye şehirlerinden çok farklı bu anlamda. Parçalanma, yalnızlık, yabancılaşma en uç noktalarda yaşanıyor. Değerler hızla değişiyor, çılgın bir koşu var İstanbul’da, tüketim yarışı var. Çılgın bir paylaşım kavgası var. Ekonomi insanların hayatlarının büyük bölümünü almış götürmüş, iş hayatı ve para insan yaşamındaki bütün anlamlı şeyleri eritiyor. Tıpkı kezzap gibi tüm duygularımızı para eritiyor ve yok ediyor. İstanbul’da insanlar özellikle son yıllarda gitgide duygusuzlaşıyor. Duygusuzlaşma yerini saldırganlığa ve acımasızlığa bırakıyor. Ve yaşamın anlamı değişiyor İstanbul’da. Kazanmak, hükmetmek, ne olursa olsun tüketmek, alabildiğine haz almak üzerine kurulu olduğu için güçsüz, ezik, iş imkanı bulamayan çok zor geçinen insanlar açısından bu kentte yaşamak bir işkence halini alıyor. Büyük bir darboğazdan geçiyor bu kent. Aslında kendi kendini sorguluyor, Sodom Gomore gibi. Arkadaşlık ve dostluk ilişkileri hızla çıkar ilişkilerine dönüşüyor. Yanınızdaki insanları çok çabuk unutuyorsunuz, çevrenizdeki insanlarla çok az şey paylaşıyorsunuz. Geçenlerde bir arkadaş sohbetindeydim, beraber hayata atılmış insanlar on beş yirmi sene sonra bir araya gelmiş, her şeyi konuştular, bütün sırlarını paylaştılar, ama birinin altında son model bir cip vardı, son model arabaları vardı. Ama bazıları da kiralarını bile ödeyemeyecek durumdaydı. Aynı masadaydılar, her şeylerini paylaştılar, paraları ve varlıkları hariç. Çünkü ruhlarını para teslim almıştı. Her şeyimizi paylaşıyoruz, ama birbirimizin yoksulluklarına, sıkıntılarına kimse çare bulamıyor.
Cezmi Ersöz’ün okuyucusu kimdir?
Kendini ve yaşamın anlamını sorgulayan insanlar, duyarlı insanlar, çevresini tanımak isteyen insanlar okuyor. Bu hayatı bu şekilde kabul etmeyenler okuyor. Birilerinden emir alarak kimliksiz bir hayat sürmek istemeyen, birey olmak isteyenler okuyor. Hayatı bütün boyutlarıyla, arka planlarıyla görülmeyen yanlarıyla anlamak ve benimsemek için yani zenginleşmek ve özgürleşmek için okuyorlar.
Hiç kendinizi yenilediğinizi düşünüyor musunuz? Okurdan bu tür eleştiriler geliyor mu? Neden yazıyorsunuz?
Bu tür eleştiriler geliyor. Kendinizi ancak böyle var edebiliyorsunuz. Varoluşunuz bunu gerektirdiği için, kendinizi dünyada tanımlamanız için yola çıkıyorsunuz. Bir süre sonra işin rengi değişiyor. Okurun ilgisini kaybetmemek için yazıyorsunuz. Hayatınızı kazanmak da devreye giriyor.
Peki eskimek, unutulmak gibi bir endişe taşıyor musunuz?
Var tabii. Her yazarın vardır. Ve büyük bir ıstıraptır yazmak. “Neden yazıyorsunuz?” sorusunu; “Elimde değil” diye yanıtlayabilirim. Her türlü engele rağmen yazmadan duramayan kişidir, yazar. İşkence, bir yazar için yazmasının engellenmesidir.
Egemen medyanın karşısında, alternatif medyanın ayakta durma şansını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok karamsar bir tablo var şu anda. Muhalif medyanın son derece çaresiz kaldığı bir dönem yaşıyoruz.. 70’li yılların sonunda yüz bin, yüz ellibin satan gazeteler vardı. Demokrat Politika gazetesi, fraksiyonların çıkardığı haftalık gazeteler binlerce satardı. Oralardan buralara geldi. Çok üzücü bir durum. Ezilen insanın, acı çeken, sistem tarafından horlanan insanın, sesi soluğu olabilecek medya aracı çok az. Bu haberler egemen medyada hiç verilmiyor mu? Veriliyor, ama akışına bakmak lazım. Hangi haber hangisinden sonra veriliyor ve hangi üslupla? Yerel basının, bölgesel basının canlanması lazım.
İnternet medyası bu anlamda bir alternatif oluşturabiliyor mu?
İnterneti iyi kullanmak lazım. Sizi hayattan kurtarabilir, yalnızlaştırabilir. İnternetin böyle bir etkisi var. Bir taraftan da insanların birbirinden haberdar olması açısından muazzam bir özgürlük sağlıyor. Günümüzde devletin internet üzerindeki yasaklayıcı çalışmaları da başladı. Bugün Türkiye’de internet özgürlükleri değerlendirmek için değil daha çok vakit geçirme aracı olarak kullanılıyor.
Web siteniz (www.cezmiersoz.net) hakkında da biraz bilgi verir misiniz?
İnternet teknolojisinin çok hızlı bir şekilde dünyanın ve Türkiye’nin gündemini belirleyeceğini düşünüyorum. Yazılı basın galiba yavaş yavaş yerini dijital basına bırakıyor. Ben de okurlarıma ulaşmak için bu kanalı da kullanmak durumundayım. İlerde buradan yazılarımı ulaştırabilirim. Okurlarımın bana ulaşması için bir kanal açtım. Dünyayla da bağ kurabiliyorum böylece. Çok kolay değişen bir insan değilim, bu nedenle bilgisayara ve internete alışmam da uzun sürdü. İnternetten insanlara ulaşmak daha özgür bir ortamda gerçekleşiyor.