|
Elif Şafak
1971 Strasbourg doğumlu.
ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Kem Gözlere Anadolu (öykü;
1994), Pinhan (roman; 1997), Şehrin Aynaları (roman; 1999), Mahrem (roman;
2000) isimli kitapları yayımlandı. Pinhan ile 1998 Mevlâna Büyük Ödülü’nü
kazandı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak
çalışıyor. |
|
Mahrem,
bir film gibi başlıyor. Jenerik öncesi bir açılış sahnesi ve sonunda
birbirine bağlanacak olan yan öyküler epey görsel detaylarla akıp gidiyor.
Bazı bölümlerde bu atmosfer neredeyse bir filmin sahnelerini okurmuşuz
duygusu veriyor. İsterseniz önce bu yanından başlayalım; romanınızın sinema
dili ile ilişkisi var mı?
Romanı yazarken birçok bölüm doğrudan doğruya gözümün önünde canlandı ve
okuyucuların da aynı bölümleri canlandırmakta güçlük çekmeyeceklerine
inanıyorum. Ama bunun dışında ve ötesinde de, Mahrem’in, görsel yanı son
derece güçlü bir roman olduğunu düşünüyorum. Açıkçası açılış sahnesinden
sonra romanın isminin verilmesi de aynı mantıktan hareketle oluşturuldu.
Yani bir filmin başı gibi düşündüm o kısmı. Tıpkı bir açılış sahnesi gibi
tasarladım. Sonra da aynı görsel gücü koruyarak gelişti metin. Galiba edebi
bir metin yazarken görüntüler benim için büyük önem kazanıyor. Bir sahneyi
yazarken onu öncelikle görmeye, sonra da göstermeye çalışıyorum. Bu genelde
böyle ama bilhassa Mahrem’de daha da pekişti. Romanın tamamının göz fikri
üzerine kurulması, görmeye ve görülmeye dair olması, yazarken görsellik ile
kurduğum ilişkiyi daha da perçinledi. Ön plana çıkardığım bütün sembollerde
de bu havayı korudum. Örneğin kitap boyunca sürekli hareket eden, sık sık
rüyalarda görülen bir uçan balon var. Daha sonra şişman kadın ile uçan balon
arasında tekrar bağlantı kuruluyor. Bu fikir önce görselliğiyle ilgimi çekti
benim. Yani uçan balonun kendisini veya olası anlamlarını düşünmekten
ziyade, görselliğine kapıldım. Sonra da bu fikri alıp işledim. Buna benzer
pek çok örnek verebilirim romandan.
Kahramanınız şişman bir
kadın. Öne çıkan kavramlar ise görmek/görülmek. Bu kavramlar akla hemen bir
dönem feminist hareketin sloganlarından biri olan “Bedenimiz bizimdir/Şişman
güzeldir”i getiriyor. Kadın bedeninin/kimliğinin erkek dünyası içindeki
konumunu sorguladığınız söylenebilir mi?
Mahrem temelde görmeye ve görülmeye dair bir roman. Kitapta hep göz ile
ilgili içiçe geçmiş hikayeler anlatılıyor. Öte yandan göz dediğimiz, en çok
kadını görür. Gözün ve görsel dünyanın odak noktası kadındır. Daha da somut
konuşursak gözün gözde nesnesi kadın bedenidir. Hepimiz bir seyirlik dünyada
yaşıyoruz. Etrafımızda görsel bir bombardıman var. Böylece oluşan dünyanın,
tanımı önceden yapılmış bir erkek gözüne göre düzenlendiğini düşünüyorum.
John Berger’in ifadelerini kullanacak olursak, erkek gören, kadın da görülen
konumunda. Erkek seyrediyor, kadın da seyrediliyor. Bu işin bir yanı. İşin
öbür yanı, kadınlar küçük yaştan itibaren bu dayatılmış erkek gözünü
içselleştiriyorlar. Ve kadınlar hem birbirlerine hem de kendilerine bu gözle
bakmaya başlıyorlar. İşte bu noktada kadının kendi kendisiyle kurduğu ilişki
iflah olmaz biçimde baltalanıyor. Artık aynada kendimize baktığımız zaman
bir erkek gözünden bakıyor ve o göz aracılığıyla beğenilip
beğenilmeyeceğimizi sorguluyoruz. O gözden bakarak ne kadar kilo aldığımızı,
fazlalıklarımızı, eksikliklerimizi tek tek saptıyoruz. Ve gene o gözün
dayattığı estetik kalıplara uymak için kendimizi şekillendirmeye
çalışıyoruz.
Önceki iki romanınızda
olduğu gibi Mahrem’de de çeşitli tarihsel değiniler var. Epeydir yaygın olan
postmodern anlatı akımıyla bir ilişkisi var mı bu tarih motiflerinin?
Postmodernizm benim yazdıklarıma zaman zaman atfedilen bir yakıştırma. Ben
bundan hiçbir rahatsızlık duymuyorum. Açıkçası ben roman yazmaya başlamadan
önce kendi kendime böyle bir hedef koymuyorum. Yani ben postmodern bir roman
ya da tarihsel bir roman yazıyım filan demiyorum kendi kendime. Ben bir
hikayenin peşine düşüyorum. O hikaye beni geçmişe götürüyorsa geçmişe
gidiyorum. Sınırlar çizmiyorum, katı kategorik ayırımlara aldırmıyorum. Bu
tür yakıştırmalar ve tanımlamalar hep arkadan geliyor. Aslında bizde
edebiyat kuramlarıyla daha çok insanın sürekli ilgilenmesini çok
arzuluyorum. Bu tür çalışmalar çoğaldıkça belki edebi metinleri
derinlemesine inceleme fırsatı da bulabileceğiz. Postmodern edebiyat diye
adlandırılan tarzın beni çok çeken yanları da olduğu için bu türü
yakıştırmalardan rahatsızlık duymuyorum. Her şeyden önce bu akımın içinde
tek bir ses yerine pek çok ses olması; çok sayıda öznenin çok sayıda sesine
yer verilmeye çalışılması, gerçekliğin parçalanması, tek ve mutlak bir
gerçeklik olmadığının vurgulanması…vs. gibi noktalar hoşuma gidiyor.
Yine önceki romanlarınızda
gözlenen mistik öğeler yer yer Mahrem’de de göze çarpıyor: “Onun yüzü ne
Batı’ya aitti, ne Doğu’ya.” gibi görkemli cümlelere sık sık rastlıyoruz
yazdıklarınız içinde. Yazdıklarınızın geleneksel anlatılarla bir ilişkisi
var mı?
Sözünü ettiğim çok kaynaklılık, çok kapılılığın içine geleneksel anlatılar
da giriyor. Ben Doğu ile ilgilenmeyi oldum olası sevmişimdir. Ancak Doğu
kültürünün tüketiliş tarzı beni epeyce rahatsız ediyor. Bu yüzden bu tür
ayırımları temkinli kullanıyorum. Temelde dinler tarihiyle ilgili olduğumu
söylemeliyim sanırım. Bu alanlarda okumayı düşünmeyi seviyorum. Ayrıca
kültürel tarih ve yeni yeni gelişmekte olan tarihçilik alanlarıyla da
ilgileniyorum. Örneğin gündelik yaşam tarihçiliği. Bütün bunlar bana Doğu’yu
daha yakından görme fırsatı veriyor. Bu işin kuramsal yanı. Bir başka açıdan
bakıldığında, ben annemle babam ayrıldıktan sonra çocukken bir müddet
anneannem tarafından büyütüldüm. Sanıyorum onun büyülerle, soyutlamalarla
dolu dünyasının bende epey izi kaldı. Bunu da romanlarıma yansıtıyorum. Uzun
dönem Avrupa’da yaşayıp, sonra İstanbul’a yerleştiniz. Yazdıklarınıza da
yansıyan bu çokkültürlülük içinde İstanbul’un yeri nedir? İstanbul benim
için çok başlılığın merkezi olmuş şehirlerden biri. Tarih boyunca hep çok
özneli, çok sesli olmuş. Ben İstanbul'a 2 sene önce yerleştim. Daha önce sık
sık gidip geliyordum. Ankarada yaşıyordum. Ankara gibi şehirlerde steril bir
hayat sürebilirsiniz. Ev-iş-arkadaş çevresi üçgeninde dönüp durursunuz.
Seneler böyle geçer. Üçgen sterildir, duymak istemediğiniz sesleri duymak,
görmek istemediğiniz görüntüleri görmek zorunda kalmazsınız pek. Oysa
İstanbul böyle değil. İstanbul kozmosun değil kaosun şehri. Burada her şey
içiçe. Alışıldık estetik değerler içinde baktığınızda hiç de güzel
bulmayabilirsiniz bu şehri. Eğer istediğiniz temiz pak steril bir hayat ise
bunu burada bulamazsınız. Her tarafı yara bere dolu bir şehir bu. Beni çeken
tam da bu aslında. Bütün çirkinliklerine rağmen gene de güzel buluyorsanız
bir sûreti, onun inanılmaz bir cazibesi, benzersiz bir çekim gücü var
demektir. Benim için İstanbul böyle.
 |