|
Nun
Masalları, Mor Mürekkep, Mavi Lâle, Yûsuf ile Züleyha. Sizi
denemelerinizden, hikâyelerinizden tanıyoruz. Şimdi de İsimle Ateş Arasında,
bir roman. Neden roman? Yazdıklarınızın arasında bir de roman bulunsun
niyetiyle mi? Yoksa roman mı kendisini size mecbur bıraktı?
Nazan Bekiroğlu
Hikâye yazıp da, yazdığınız bitip de, içinizdekinin
bitmediğini fark edince, daha uzun bir şeyler söylemek ihtiyacını
hissediyorsunuz. Nun Masalları’nda, arka arkaya eklenebilecek hikâyeler bu
ihtiyacın neticesiydi. Hattatın öyküsünü her bitirdiğimde, bitmediğini fark
ediyordum. Yusuf ile Züleyha’dan bu yana büyük metinle uğraşmanın
heyecanını, kendimi uzun metinle daha iyi ifade edebildiğimi fark etmiştim.
Bu, içteki şeyin hacmi ve mahiyetiyle ilgili. Anlatma ihtiyacı diyelim.
Bazen bir deneme bir hikâye yetiyor içinizdekini ifade etmeye, bazen bir
roman bile az geliyor.
Türk
Edebiyatı: Bu yönelişle, romana edebî türler arasında varılacak bir
nihaî nokta, bir üstünlük izafe etmiş olmayı da kabul ediyor musunuz?
Nazan Bekiroğlu
Hayır. Hikâye ile roman arasında yazar nezdinde bir gereklik/yeterlik farkı
gözetmediğimi özellikle ifade etmek isterim. Sait Faik, Refik Halid, Çehov,
Mauppasant hikâyecilikleriyle var olan yazarlar. Kaldı ki yazdığım romanda,
benim hikâyeci duruşumun, özel bir çaba sarf etmeksizin, muhafaza edildiği
de aşikâr. Yazdığım, bir hikâyecinin yazdığı romandır. “Hikâyelerine
ayrılarak anlatılmış bir roman” derken kastettiği şeyi bilinçle sahipleniyor
bu sorunun muhatabı.
Türk
Edebiyatı: Peki zorluk-kolaylık farkı var mı arada?
Nazan Bekiroğlu
Edebî eserin temelinde durması gereken duygu yoğunluğu olarak değilse de
hendese olarak fark var tabii ki. Roman daha meşakkatli. Dört-beş yüz
sahifelik bir metinle uğraşırken (bu üç yüz sahifelik metin benim eksilte
eksilte yazma alışkanlığımın bir neticesi, başlangıçta çok daha fazlaydı)
her şeyden evvel hafızanız çok kuvvetli olmak mecburiyetinde. Tamam;
duygunuz, ilhamınız yerinde olabilir ama hendese hafıza istiyor. Elinizdeki
hacimli metnin içsel ritmini sağlamak zorundasınız. Ve bir paragrafı, hatta
bir imgeyi tanzim ederken onun metnin bütünü ile ses ve mana olarak
ilişkisini bir an bile gözden kaçırmamanız gerekiyor.
Türk
Edebiyatı: Kapak resmi? İç kapakta, metnin kurgusal dünyasına ait
gibi duran ama kapak resmini yorumlayan bir paragraf var. Bu yeni bir
tasarım, hoş bir sürpriz, nereden aklınıza geldi?
Nazan Bekiroğlu
Bütün kitaplarda ama bilhassa roman ve hikâyelerde kapak resimlerini
önemsiyorum. Her kapak resminin bir söylediği var, romanın dünyasına ait bir
şey bu. Ve kapak resimlerini mutlaka yazarların seçmesi gerektiğine
inanıyorum ben. Şayet kapak resmini yazar seçmişse, onun için ifade ettiği
şeyi de bilmeli okur. Yıldırım’ın o resmi, romanı yazmaya başladığım
sıralarda, tarihî düzlem biçim almayla başladığı sıralarda karşıma çıktı. I.
Bayezid. Beylikten sultanlığa evrilen padişahın imgesi. Sarığının sağ ucu
omzuna sarkan “bey” padişahlardan biri olsa da altın telli elbise giyen
padişahların ilki. Karanlıkların, tarihin ağırlığı içinden gelen kurşun gibi
bir bakış. O bakışlardaki karanlığa, muammaya, kırgınlığa, yenilgiye, öfkeye
fakat yine de mağrurluğa vuruldum ben. Gözlerinde, başında bulunduğu devlet
ve adına hüküm sürdüğü “ad” adına üstün olduğunu bilmenin mağrurluğu. Ama
nerede ve nasıl kaybettiğini de bilmiyor olmanın şaşkınlığı. Akıbetini henüz
kendisi bilmiyor, ressam da bilmiyor ama muhteşem bir karakter portresi.
Diğer yandan bütün bu manaları taşıyan çok güzel bir erkeğin baktıkça
derinleşen ve içe işleyen bakışları. Güçlü, mağrur ve yenik! Müthiş! Hani,
içimizdeki resim dışımızdaki resimden daima daha fazla ama Yıldırım’ın o
resmi ve o bakış sanırım içimdeki romanın resmine tıpatıp uydu. Bütün
bunları hissedince ben, hissettiklerimi okuyucunun da bilmesi şart oldu.
“Kapak resmi” paragrafı o ihtiyaçla yazıldı.
Türk
Edebiyatı: Neden “İsimle Ateş Arasında”?
Nazan Bekiroğlu
Romanla ilgili bana en çok sorulan soru bu oluyor, ben de benzer cevaplar
veriyorum. Tercih yapmak zorunda kalan kahramanların boy gösterdiği bu
romanın dünyasında, her şey bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi
asılı duruyor. Ve her şey en fazla da ismin ve ateşin temsil ettiği
kıymetler arasında duruyor, hem felsefî, hem imgesel/sembolik ve hem de
gerçeklik düzleminde. Hem padişah ve yeniçerinin, hem Numan ve Nihade’nin,
hem de küçük hikâyelerin anlatıldığı katmanlarda böyle bu: Padişah isimle
ateş arasındadır. Saltanatta her şey bir isim etrafında döner. Padişah,
koruması gereken bir hanedan ismidir en fazla ve bir ismin yükseltilmesine
hizmet eder: İlâ-yı Kelimetullah. İktidarının hem onaylayıcısı ve hem de
tehdidi olan yeniçerisi, o ise bir ateş ismidir. Yakıcı ve sonunda kendisi
de yanan. Sinan, yeniçerileri semender’e benzetir, ateşte yanmayan masal
yaratığı. Diğer yandan bireysel aşk hikâyesinde Numan, isimle ateş
arasındadır. İsim Numan’ın kelâm yanını, akıl yanını temsil eder. İsim,
bütün bir felsefedir. İlm-i kelâm Allah’ın varlığını ve ona ait bahisleri
İslâm’ın izin verdiği ölçüler içinde de olsa akıl ve mantık yoluyla çözmeye
çalışan ilmin adıdır. Nutk, Arapça’da aynı zamanda hem konuşma hem düşünme
anlamında ve mantık ile aynı kökten gelme. Bunlar aklın sahasında kalan
oluşlar. Numan, kendisini sadece aşk zanneder. Oysa baskın bir kelâmcılığı
vardır. Fark etmek, öğrenmek, anlamak, zannetmek, adlandırmak Numan’ın en
çok kullandığı fiiller. Nitekim uyuyan aklı, Nihade’nin vurduğu darbelerle
açığa çıkar ve Numan’ı yakar sonunda. Okyanus bir kalp ve serçe kadar akla
sahip olmakla övünen, bir gün, zannettiği gibi olmadığını, ve aklın ve
şüphenin ve vesvesenin pençesine düştüğünü fark eder. Diğer yandan isim
sözdür, kelâmdır, kelimedir, akıldır, bilinçtir, her şeydir. Bu yüzden
tehlikedir. Tarih boyunca mütecavizler, müstevliler önce yerli gücün sözünü
yasaklamayı, hiç olmazsa kayıt altına almayı gaye edinmişlerdir. Söz hüküm
altına alınırsa her şeye de hükmetmek kolaydır çünkü. Bu yüzden II. Mahmud
yeniçeri ocağını ateşe attıktan sonra onlara dair bütün kelime ve terimlerin
kullanımını yasaklarken bütün bir isim felsefesinin pratikte özetini
çıkarıyor. Bu yüzden isimle ateş arasında.
Türk Edebiyatı: Romanınız çok katmanlı bir okumaya
müsait ve bu katmanlar arasında incecik ilgilerle örülmüş bir yapı şeması
var. Üstelik bu ilişkiler sade bir hikâyeden, eşelendikçe yorgunluk veren
felsefî meselelere kadar uzanıyor. Hangi okur tahammül edecek bu yapıya?
Geniş kitlelere uzanamamak sizi korkutmuyor mu?
Nazan Bekiroğlu
Benim, ilgisine talip olduğum okuyucu profili bellidir, deyip kenara çekilme
hakkım var ama bu hakkı kullanmayacağım bu defa, mahfuz kalmakla birlikte.
Çünkü çok geniş kitlelere ulaşma niyetinde olan popüler romanla daha dar
kitlelere hitap etmeyi başlangıçta göze almış kültür romanı her ne kadar
ayrı mecralardan aksa da, kültür romanı yazarının da sorumluluğu var. Beni
anlamadılar, demek kolaydır. Derin metin, tükenmeyen metin, bir bakıma
Eco’nun “açık yapıt”ı, yani ki çoğalan metin, suda açılan halkalar gibi her
okuyucuya okuyucunun kendi hacmi kadar söylemeyi başaran metindir. O, en
dıştaki tek katmanlı ve en sade anlamdan başlayarak içe doğru derinleşen
anlamlarda okunabilir. Gülün Adı bunun ilginç bir örneğidir ve en sade
katmanında bir cinayet romanı olarak okuyup çıkabilirsiniz metnin
dünyasından. Fuzulî şiirlerinin rağbeti de bundandır. Onda herkesin
okuyabileceği bir şey vardır. Neticede, anlamak için çaba sarf etmek
okuyucunun sorumluluğundadır lâkin buna mukabil yazarın da sorumluluğu
vardır: Köprü kurmak. Ama köprü kurmak, yazarı yazdığından fedakârlık etmeye
zorlamamalı. Bunları benim ne kadar gerçekleştirebildiğim cevap sınırlarımın
dışında elbet, fakat benim vechemden bakılınca niyet, sebep, manzara böyle
görünüyor.
Türk Edebiyatı: Romanınızda aşkın iki tanımı arasında tıkanan,
tükenen bir kahraman var. Kahramanınızın ateş yanı aşkı sorgusuz sualsiz
teslimiyet olarak kabullenirken, isim yanı sorgusuz sualsiz teslimiyeti
şarta bağlıyor. Sizce aşkın bu roman içinde tartışmaya açtığınız iki tanımı
arasında geçerli olan hangisi?
Nazan Bekiroğlu
Bilmiyorum. Bilsem, bu romanın o katmanı yazılmazdı.
Nazan Bekiroğlu
Her Şey İsimle Ateş Arasında...
Türk
Edebiyatı: Aşkların da devletler gibi ömrü mü var?
Nazan Bekiroğlu
Var, nazarlar ilâhî bakışa çevrilememişse, ne yazık ki var.
Türk Edebiyatı: Nedenini düşündünüz mü?
Nazan Bekiroğlu
Geçici ve bitimli olmayanın sadece O olduğu anlaşılsın diye. Numan’ı
düşünsenize. Nihade’yi bu kadar sevdikten ve yaşadıktan sonra, hiç olmamış
gibi olmak. Kaderin hangi cilvesi? Fâniliği mi duyurmak istiyor? Neticede,
vekâleten severiz biz, emaneten. Emanetin asıl sahibi unutulunca aşkların
ömrü tükeniyor. Numan’ın bir sıkıntısı da eşiği atlayamaması. Yani cinnet
getirememesi. Ancak ölebiliyor. Aklını feda etmek istese de edemiyor.
Türk
Edebiyatı: Sizin hangi yanınız baskın, isim mi ateş mi, kelâm mı
aşk mı?
Nazan Bekiroğlu
Beni hiç bırakmayan bir akademik yanımın, kelâm yanımın varlığını artık
iyi biliyorum. Ben de “gülün adının” bu dünyadaki varlığından önce geldiğini
kavradığında imanın meselelerini ancak halledebilenlerdenim. Belki bu kırklı
yaşların “akıllılığıyla” da ilgilidir. Lâkin ben, kalbi akla alternatif
olarak sunan olarak da bilinirim. Hâsılı ben de aradayım. Akıl ile kalp,
isim ile ateş. Kaderim arada kalmışlık belki de.
Türk Edebiyatı: Sözün Sonu, çok etkileyici. Aniden
ortaya çıkan Yeniçeri Kâtibi. Bu sadece romanı teknik açıdan kurtarmak için
yazılmış bir bölüm mü?
Nazan Bekiroğlu
Değil. Sözün Sonu’nun romanı teknik açıdan derleyip toparladığı doğrudur.
Ama mana olarak da işaret ettiği çok kuvvetli bir şey var: Bir kez olsun
ismi koyulmuş olana ilâhî muhayyilede unutuluş yok. Tarihin bir döneminde
şaşaayla var olmuş ve sonra sonsuza değin unutulmuş şehirler var. Ama kim
için? Allah’ın defterleri yakılabilir mi?
Türk
Edebiyatı: Bir yanda Yeniçerilerin hikâyesi, bir yanda Numan’ın
hikâyesi. Diğer yanda hepsinin üzerine serpiştirilmiş padişah hikâyeleri.
Kim anlattı bütün bu hikâyeleri?
Nazan Bekiroğlu
Üst üste anlatıcıları var bu hikâyelerin. Numan “ben” ağzından
kendi hikâyesini anlatıyor. Yeniçeriler “biz” ağzından kendi hikâyelerini.
Küçük hikâyelerin de muhtelif anlatıcıları var. Fakat teknik olarak bütün
bunları gören, romanın dünyasında toplayan biri de var olmalı: Bütün bunları
gören Yeniçeri Kâtibi, Büyük Yazıcı. Nasıl? Bütün bu asırlara yayılmış
hikâyeleri nasıl biliyor? Önünde asırlardan beri tutulmuş defterler var.
Onlara bakarak okuyor yaşantıları. Ve tabi onun da üstünde varlığı
hissedilen ve gerçek dünyaya ait bir figür olarak kurmaca dünyada görüntü
veren “Yazıcı” var.
Türk
Edebiyatı: ”Yazıcı” yazdığının dışında kalmaya hiç tahammül
edemeyecek mi?
Nazan Bekiroğlu
Zannetmiyorum. Yedikule zindanında gencecik bir Osman’ın idam edildiği
yerde, askerî bir müzenin medhalindeki ayna önünde o da kaybediyorsa, o da
bir yangın risalesine düşeduruyorsa, ateşi saklamak mümkün olsa da dumanı
saklamanın imkânı yoksa, yazdığının dışında nasıl ve neden kalsın?
Türk
Edebiyatı: Yazdığınıza nerede güvenmeye başlıyorsunuz? Ya da ipler
nerede kopuyor?
Nazan Bekiroğlu
Bitirmeden öleceğimden korkuyorsam yazdığım, yazı demektir. Ve dahi
yazmazsam öleceğimden korkuyorsam yazdığım, yazı demektir.
Türk Edebiyatı: Bu romanı yazarken ölüm korkusu sardı
mı içinizi?
Nazan Bekiroğlu
Yazamazsam öleceğimden korktum.
Türk
Edebiyatı: Peki Nazan Hanım, yaşanan nereye gidiyor?
Nazan Bekiroğlu
Rüyaların gittiği yere. Çünkü yaşanan da bir rüya.
Türk
Edebiyatı: Akademisyenliğiniz sanatkârlığınıza tehdit oluşturmuyor
mu?
Nazan Bekiroğlu
Bu tür ayrımların isabetli olduğuna inanmıyorum. İnsanın mahşeri onun
içidir. Akacak su, yatağını mutlaka bulur. Tahammülün eşiği vardır. Nereye
kadar giderse. Gelmiş geçmiş romancıların en büyüklerinden biridir Kafka ve
ömrünün önemi azımsanamayacak bir kısmında, amirlerine saygılı, silik bir
devlet memurudur. Akademisyen-sanatkâr tezadını tedavüle sürmek yanlış bir
ölçek zannımca. Sadece 2547’li olmak mı? Bir vergi levhasına sahip olmak da
bir kayda tâbi olmak ve sanatkârlığa tehdit olduğu varsayılan sistemle
ilişki anlamına gelmiyor mu? Meğer ki Van Gogh kadar âzade olalım, Cezanne
gibi bankadaki görevimizden istifa edelim. Kaldı ki ben postahanede damga
memuresi değilim. Edebiyat akademisyeniyim ve bütün şikâyetlerime, kaçıp
gitmeye dair bütün arzularıma rağmen bir yerde duracaksam, durabileceğim en
uygun yerdir durduğum yer. Ne kadar sürer? Onu bilemem. Hâsılı beni hayat
tehdit ediyorsa, hava su ateş toprak tehdit ediyorsa, akademisyenliğin
tehdidi hafif kalıyor.
Türk
Edebiyatı: Başlangıçtan bu yana yazdıklarınızla bilinçli olarak
yöneldiğiniz bir okur kitlesi var. Bu kitle daha ziyade üniversite öğrencisi
ya da mezun durumdaki genç ve entelektüel kitle. Ancak bu kitle sizi
okurken, “sizinle birlikte” okumak istiyor. Bir taşra kentinde yaşamanıza,
sizi TV ekranlarında görmememize rağmen okuyucu kitlenizin okuma eylemine
yazarı da dahil etmeye uğraştığını fark ediyoruz. Bu duruşun sebebi ne?
Nazan Bekiroğlu
Okuyucunun, okuma eyleminin bir nedeni olarak yazara yönelmesi,
edebiyat teorisinin meselelerinden birisidir. Okuyucu, edebî eseri ne için
okur ki? Edebiyat teorisi buna dört türlü cevap veriyor: Bir/Edebî eserde
kendisini bulduğu için; İki/Yazara yöneldiği, onu merak ettiği için;
Üç/Sadece edebî eserin kendisi için ve; Dört/Haricî âleme yöneldiği için.
Bunların ağırlığı okuyucunun edebî esere yönelmesinin nedenini verir. Benim
kendi okuyucumda fark ettiğim şu oluyor ki; bir yandan, evet, doğrudan benim
şahsıma yönelen bir ilgi var ve bu benim çok da ortalarda görünmeyişimin
bilinçli ya da bilinçsiz körüklediği bir merak. Fakat benim okuyucumun
kendisinin de önemli olduğunu ve onun bunu fark ettiğini yani kendisini
önemsediğini de fark ediyorum. Yani ki eserde kendisini de buluyor. Sizin
yazdığınızın rüyasını o görüyor. Demek bir buluşma söz konusu, aynı lisanı
konuşma, aynı mana kuşağında kanat çırpma, meşrep uyuşması söz konusu. O
zaman arkadaşa dönüşüyorsunuz, dertdaşa, hatta sırdaşa. Düşünsenize, elinizi
yakan ve tutmaya tahammül edemeyerek masa üzerine fırlatıp attığınız
mektuplarda ateş cümleler. Kaç yazara nasip olur?. Böylece biz; ben,
yazdığım ve beni okuyan. Metnin dünyasını da taşan, okurun tamamlayıcı
olduğu, yazarından hesap sorabildiği, onu sarsabildiği bir dünyayı
tamamlayıp duruyoruz biteviye. Ezcümle esas olan yazıdır, ama bir okuyucusu
ve bir yazarı var olduğu için.
Türk
Edebiyatı: Romancının kendisine bu kadar hassasiyetle yönelen
okuyucuya karşı sorumluluk taşıdığına inanıyor musunuz?
Nazan Bekiroğlu Elbette. Yaradılışı beyhude olmayan
insan, sanatı beyhude olmayan sanatkâr.
Türk
Edebiyatı: Toplum dışında kalan, yadırganan sanatçı tipine ne
dersiniz?
Nazan Bekiroğlu
Yadırganması toplumun önüne düşmesindense, ileride yürümesindense
muteberdir, farklılığı bundandır. Geride kalmasından değil. Geride kalan da
farklıdır.
Türk
Edebiyatı: Romanın ilginç bir koku katmanı var. Kokuya karşı ilgili
misiniz?
Nazan Bekiroğlu
Çok fazla. Yakınlarım güzel kokuya olan aşırı düşkünlüğümü bilirler.
Pek çok kokuyu birbirinden ayırabiliyorum.
Türk
Edebiyatı: Nedir ki güzel koku sizce?
*Ünlü hadisi bilirsiniz. “Bana sizin dünyanızdan kadın, güzel koku ve
gözümün nuru namaz sevdirildi”. Bu hadis çok geniş tefsire müsait, öyle de
olmuş. Özellikle kadın sevgisi kısmı çok dikkat çekici. Evrenin özetini
kadında çıkaran, bütün esmanın tecelligâhı olarak kadın’ı gören Muhammedî
bir mizaç söz konusu burada. Basit bir kadın-perestlik değil. Namaz zaten
malûm. Bir de koku. Koku hamil-i hatıradır, deniyor yani hatıra taşıyıcı.
Hepsini değil, bazı güzel kokuları içimize çekip de hatırlayamadığımız, çok
uzak bir hatırayla içimizin ezildiği ve hıçkıra hıçkıra ağlama arzusu
duyduğumuz anlar vardır bilirsiniz. Ben kokuyu içime çekip de gözlerimi
kapatarak ağladığım haz fakat çaresizlik anlarını çok hatırlarım. Hatırlar
ama adını koyamaz yani tanıyamazsınız. Bunların bir kısmı çocukluğunuzu,
genç kızlığınızı, bir kısmı ya da bir teki ise çok daha uzak bir hatırayı
taşırlar. Böyle anların yorumu ezel hatırasından başka nasıl yapılabilir ki?
Kokunun ezel hatırası taşıdığına inanıyorum. Ve bu dünyaya düşen görüntüsü
bu kadar güzelse kokunun aslı kim bilir ne kadar güzel olmalı. Her şey gibi
kokunun da mükemmeli bir başka âlemde duruyor olmalı. Ve insan, ruhu
bedenine girmekten asi olduğunda kendisine cennetten getirilen bir musikinin
yanı sıra güzel koku ile de mestîlik verilmiş olmalı. Yoksa bu tavus bu deri
torbaya girmeyi nasıl kabul eder ki?
Türk
Edebiyatı: Pratik anlamda koku ile ilgili yeni bir şey fark ettiniz
mi bu süreç içinde?
Nazan Bekiroğlu
Bir değil pek çok şey, ama en fazla etkilendiğim fark ediş, zaten
bilinen bir şeyin işaret ettiği hikmeti kavrayışım oldu. Ben hep suyun
kokusunu merak ederdim. Yok, ama olsa nasıl olur? Hatta “su grubu”
kokulardan bahsedilir kozmetik sanayiinde. Bunlar genellikle beyaz ya da
hafif mavi renkli kokulardır, denizi hatırlatırlar, yosunu. Bu bir fantezi
sadece. Fakat hikmet o ki sonsuz devridaiminde buharlaşan su, bitkilerin
uçucu olan koku maddelerini de beraberinde yükselterek kokunun
gerçekleşmesini sağlıyor ve meselâ üzerine su dokunan sardunya, ağustos
sabahında kokusunu salıyor. Suyun kokusuzluğunun hikmeti burada çıkıyor
ortaya. Suyun kokusu olsa, her şeyin kokusu birbirine karışacaktı, çünkü
tabiatta en çok bulunan madde su. Oysa su kokusuz olduğu için her şey kendi
kokusu ile mevcut. Yağmurdan sonra duyduğumuz sadece toprağın, gülün ve her
şeyin kendi kokusu oluyor. İyi ki suyun kokusu yok!
Türk
Edebiyatı: Bu romanın ismi hangi romanların ismi arasında anılacak?
Nazan Bekiroğlu
Her hâlde yangın romanları arasında.
Türk
Edebiyatı: Peki Nazan Hanım, hangi isimle anacak sizi anacak olan?
Nazan Bekiroğlu
Size baktığımı ve tebessüm ettiğimi yazın buraya

Kaynak: Türk
Edebiyatı Dergisi 2003 Şubat |