|
On iki şiir kitabınız, on romanınız, bir de öykü
kitabınız var, yirminin üzerinde de deneme kitabınız, ben ilk olarak şunu
sormak istiyorum Attilâ İlhan kendini nasıl tanımlar?..
19. yüzyılda Balzac; "nereden bakarsanız bakın, ben bir romancıyım" derdi,
başka da bir şey yapmazdı. Öte yandan Rimbaud iyi bir şairdi, şairlikten
başka da hiçbir şey yapmazdı, 20. yüzyıl ile birlikte bu tasnif değişti.
Türkiye çok geç intikal etti bu olaya. Bir sanatçı aydın, önce kendisine
mahsus düşünme metodu seçecek, o metodla toplumun ve bireyin sorunlarına
bakacak. İfade etmek istediği konuyu insanlara hangi sanat dalıyla en iyi
şekilde ifade edebiliyorsa seçeceği sanat dalı odur. 20. yüzyılda ortaya
çıkmış olan bütün sanatçılar, hepsini yapar. Ben başından itibaren toplumcu
olduğum için bu çerçeve içerisinde geliştim ve yetiştim. Benim için 'şair'
sıfatının öncelikle kullanılmasının tek sebebi çok genç yaşta bir şiir ödülü
kazanmış olmam ve önce şiirlerimin yayınlanmasıdır. Ama bu arada hiç belli
etmeden roman da yazıyordum. Böyle bir çerçeve içerisinde ben kendimi sadece
çağını anlamaya ve ifade etmeye çalışan bir çağdaş sanatçı olarak
düşünüyorum. Canı isteyen şair, canı isteyen romancı der bana.
Ben birkaç yıl önce sizin hakkınızda
yapılmış olan bir röportajı okumuştum. Sizinle konuşmaya gelen gençlerin
çeşitli konulardan söz ettiğini, değişik alanlarla ilgilenen gençleri daha
çok sevdiğinizi söylemiştiniz...
Subjektif ve objektif sebeplerim var. Subjektif sebebim şu, ben başarılı ve
çalışkan bir öğrenciydim, ilkokuldan itibaren bütün sınıfları başarıyla
bitirdim. Edebiyatla ilgilenmeme rağmen astronomiye çok meraklıydım, bu
yüzden hep astronom olmak istedim, matematiğim de son derece iyiydi.
İmtihana gireceğim zaman asla çalışmaz kitapların kapağını kapatır ve oyun
oynardım. Çünkü ben derslerimi zaten birkaç gün evvel yeterince öğrenmiş
olurdum. Sanat dünyasına intikal eder etmez farkına vardım ki,
edebiyatçıların büyük bir kısmı tembel öğrenci. Bu kadar bilgi isteyen bir
işin içerisindesin ve kitap okumaya üşeniyorsun. Bundan dolayı benimle
görüşmeye gelen şair veya şair adayı yaptığı işle yeteri kadar ilgili
değilse beni ilgilendirmiyor. Gelen bir genç, kendi dalında veya merak
ettiği herhangi bir dalda yeteri kadar mücadeleciyse, bu benim hoşuma
gidiyor. Objektif sebebe gelince, gençleri neden enteresan buluyorum: Son
yirmi sene içerisinde, edebiyatla meşgul olan gençlerde bizim gençliğimize
göre tam tersi bir durumla karşı karşıya kalıyorum. Müthiş bir yüzeysellik
var. Edebiyat demek insan ruhunun mimarisini incelemek demektir, gençlerin
çoğu insana ya yanlış bakıyor ya da hiç bakamıyor, dünyanın gidişatı
hakkındaki bilgisi çok zayıf, gazetelerdeki birçok boş şeyi ciddiye alıyor.
Bu gibi gençler geldiğinde onları ciddiye almak mümkün değil. Bir öğrencinin
bana getirdiği şiirlerin üçü de çok güzeldi, ama mısra bilgisi yok, şiir
mimarisini bilmiyor, kafiye nasıl kullanılır veya kullanılmaz bunu bilmiyor,
şiirimiz ve eski şairler hakkında bir bilgisi yok. Sen şunları yapmalısın
dediğimde, söylediklerimin hiçbirini yapmayacağını ben adeta gözlerinden
okuyabiliyordum. Zaten bir daha da gelmedi.
Bir şiirinizde "Ne kadınlar sevdim zaten
yoktular" diyorsunuz. Bu, şiirde tema olarak aşk ve kadının çok sık
kullanılmasından mı, sizin için gerçekten de aşık olmaya değer birinin
olmayışından mı, 'O kadınlar'ın soyutlanan ve belki örneğini bizim
göremediğimiz insanlar olmasından mı kaynaklanıyor?
Attilâ İlhan şiirinin o ayağını çok öne çıkarmaktan ileri geliyor. Bu
kitapta da aynı şeyle karşı karşıya kalınıyor. Bu kitabın içinde toplumcu
şiirler var, bu kitabın içerisinde hatta gerilim şiirleri var. Hiç kimse bu
konular hakkında bana soru yöneltmiyor. İnsanların büyük bir kısmı bu
konuları zaten hayatta yaşıyorlar. İnsanların dünyadaki varlıklarının
nedenlerinden biri de öbür yanlarını bulmakla geçiyor. İnsanın öbür yarısı
nasıl bulunur? Bu büyük bir soru... Sizin neslinizin anlayamayacağı bir yan
var, isterseniz ben orayı anlatayım size: Sizin nesliniz bizim neslimizin
buluğ ve daha sonraki çağlarda yaşadığı bazı şeyleri yaşamadı. İkinci Dünya
Savaşı'nın gerek ülkemizdeki, gerekse dünyadaki etkileri vahimdir. Bu savaş,
bizim bütünüyle iki şeye kaymamıza sebep oldu. İlk olarak yokluklar içinde
yaşadık, yani 1942 veya '43 yılında sevgilini alıp pastaneye götüremezdin
çünkü, şeker yoktu bu yüzden pasta da yapılamıyordu. Böyle birtakım
sıkıntılar vardı. İkincisi, Türkiye ve dünyada o zamanki tabiriyle 'ahvali
fevkalade', olağanüstü durum dolayısıyla son derece gerilimli bir dönem
içerisinde bulunuyorduk. Yani durup dururken, yanlışlıkla söylemiş olduğun
bir kelime yüzünden seni hapse atabiliyorlardı, orada on beş gün kalırdın,
bu süre zarfında kimse senden haber alamazdı. Bizim dönemimizde özellikle
toplumcu şairlerde bu psikoloji yer etmiştir. Benim şiirimin, büyük bir
kısmında gerilim vardır. Hem de bir entrika öyküsü vardır, bu ikisi de
sinemadan kaynaklanır. Ama bizim hayatımızda bunlar sahiden olduğu için
inandırıcı oldu. Ben 'Duvar' şiirimi yazdığım sırada 'Duvar'ın ne olduğunu
zaten biliyordum. Yani bilmeden onu yazarsan inandırıcı olmaz, inandırıcı
olması için bir takım insanları etkilemesi gerekmekte. Bir mektup yüzünden
seni hapse attılarsa aşkın ne kadar gerilimli bir şey olduğu kendiliğinden
ortaya çıkıyor. Bugün herhangi bir okulda, hergün yapılan bir şey, benim
okuldan atılmama hatta ve hatta hapsedilmeme mal olabilirdi. Bu ortam
içerisinde sanatçı yapılı birisiysen bundan etkilenirsin. Birinci olarak aşk
imkansızdır, Nâzım'ın bütün aşkları imkansızdır, çünkü hep hapistedir.
Bundan dolayı bir imkansızlık mevcut, ikincisi ki bu, daha büyük bir
imkansızlık, şairin yaşama şartlarıdır. Çünkü, ben Suna ile evlenmeyi
düşünüyordum, ama nasıl evlenecektim, babası bana açıkça kızımla birbirinize
çok yakışıyorsunuz ama ona nasıl bakacaksın diye sordu... Doğru söylemişti,
o kızla evlenecek olsam nasıl bakabilirdim. Çünkü, benim bir yerden devamlı
maaş alarak çalışmam mümkün değildi. Çünkü, komünist diye adı çıkmış
olanlara iş vermezlerdi. O ortamı yaşayan insanların aşkı da gündelik hayatı
da askıda yaşamaktır. Benim kitaplarımdan bir bölümünün adı 'Askıda
Yaşamak'tır. Askıda yaşamak işte budur, bir dakika sonranın ne olacağı belli
değildir. Böyle olunca da sen hayali aşklar yaşıyorsun, çünkü hayali bir
kadın seninle her an beraberdir...
Bir süre sonra bu bir alışkanlık halini mi
alıyordu?
Bu durum insan hayatında iki türlü rol oynuyor, birincisi insanın hayattan
aldığı etkilerle kendi kafasında bir sevgili hayali gelişiyor. Kız, buna
benzeyen bir kişiliğe sahipse, büyük, bir şansı vardır. Şair o kıza ciddi
bir şekilde yaklaşıyor çünkü onu çok beğeniyor. Ama tabii şair kendi
şartları içerisinde tasarlamış, halbuki kızın kendi şartları var... Yan yana
geldiğinizde o sana, hadi şuraya gidip oturalım, dediğinde, onun dediği yer
senin hayatında asla gitmek istemediğin bir yer olursa oradan itibaren hayal
bozuluyor, bu yüzden imkansız aşklar çok güzel, çünkü, bu hayal kırıklıkları
onlarda yaşanmıyor. Benim hayatımda da birkaç tane imkansız aşk olmuş ve
onlar beni çok derinden etkilemiştir. Sonradan başka hayal kırıklıklarına
uğradığımda... onunla olsam bunlar olacaktı gibi bir teselli oldu. Mutlu aşk
yoktur, aşkın yerine şefkat gelirse kurtarırsın. Ben kendi adıma şefkate
ağırlık veren bir insan olduğum için, bazılarının kızıp bazılarının
hoşlandığı alaka halkalarına sahip olabildim. Böyle olunca ilgi görürsün. Bu
ilgi senin istediğin ilgi gibidir.
Bir Attilâ İlhan şiiri var. Bu şiirin sırrı
nedir?
Babam Divan tarzında şiir yazarda bunları okurdu, ben büyüdükten sonra o
şiirleri bana okutmaya başladı. Bu yüzden çok küçük yaşlarımdan itibaren
Divan şiiriyle haşır neşir olmaya başladım. Evin içinde bir Divan şiiri
atmosferi vardı. Eğer bir insan aruza hakim olamazsa Türkçe şiirle
etkileyici bir mısra yapamaz. Çünkü, aruzla yapılmış olan mısraların
inanılmaz bir sağlamlığı vardır. Hatta gençlerle sohbetlerimde onlara,
yazdığınız şiirlerde mısralar mısra değil, devrik cümleyle söylüyorsunuz,
mısra oluyor. Oysa mısra apayrı birşeydir. Mısranın ölçüsü çok kolay. Yatay
olarak şiiri yazdığınız zaman, eğer metin gibi okuyabiliyorsanız mısra
yoktur. Çünkü Yahya Kemal veya Ahmet Haşim'in şiirini yatay yazacak
olursanız okuyamazsınız, mümkün değil. Ben aruzla şiir yazmaya başladım on
yedi yaşımda, iki sene kadar aruzun nisbeten kolay yönleriyle kendime göre
ustalaştım. Bu benim için çok büyük bir destek olmuştur. Türk halk şiirini
antolojilerden, kitaplardan okudum. O zamanlar televizyon yok, radyo çok
nadir bulunuyor, ki bırakın radyonun bulunmasını elektrik yok. Bu yüzden
evde şiiri ben okurdum, çok güzel antolojilerimiz vardı. Bir taraftan halk
şiirini bir taraftan Divan şiirini okuyorsun, bir taraftan koşma yazıyorsun,
bir taraftan gazel yazmayı deniyorsun. Bütün bunların, serbest vezinle mısra
yazmamda yararı olmuştur. O sesi kullanmana imkan veriyor. Benim 1949
yılında yazılmış şiirlerim vardır, onlarda da aruzu hissedersiniz, onlarda
da hem Osmanlıca'yı hem aruzu kullanırım. Niye diye soracak olursanız çünkü,
ben onlarla çok haşır neşir oldum. Ama sonra aynı şeyi Nâzım'ın yaptığını
görünce çok sevindim, o zaman kendi kendime doğru yolda olduğumu anladım.
Halbuki o sıralarda bizim toplumumuzda şiir ne yazık ki Cumhuriyet Halk
Partisi iktidarının resmi kötü politikasına dahil olmuştu, Halk şiirini
geçerli sayıp, Divan şiirini red ediyordu. Halbuki Marksist olarak
bakarsanız böyle bir şey mümkün değil, şundan dolayı mümkün değil, çünkü
Divan şiiri de Halk şiiri de aynı altyapının şiirleridir. Kaldı ki bizim
halk şairlerimizin bir kısmının Divanları, Divan şairlerinin bir kısmının
ise hece ile şiirleri vardır, yani kesin bir ayrım yoktur. Hatta Tekke
şiirinden bile yararlanılabilir ki ben yararlanmışımdır. Özellikle Kaygusuz
Abdal beni çok etkilemiştir. Onun üzerinde çok durmuşumdur. Kaygusuz
Abdal'ın kafiyesiz şiirleri vardır. Tüm bunların birleşiminden ortaya bir
şeyler çıktı, ama Attilâ İlhan şiiri tek sesli bir şey değildir, bu benim
şiirimin seslerinden sadece biridir. Gündelik konuşma şeklinde yazılmış, son
derece düzgün, basit şiirlerim de vardır. Her çeşidi denerim, bu benim şiir
yapımdır. Ben sese çok önem veririm, çok sesli olmaya çalışırım. Örnek
olarak Behçet Necatigil'i verebiliriz, Behçet hoca iyi bir şairdir ama tek
seslidir, ikinci bir ses yoktur şiirinde. Benim şiirlerimin bazıları
kükreyerek bazıları ise mırıldanarak okunacak şiirlerdir. Kaset yapmamın
sebebi de budur. Batı şiiriyle ilişkim Fransızca öğrendikten sonra başladı.
Çünkü, şiirin çevirisinin olacağına inanmıyorum. Türkçe'ye Fransızcadan
çeviri şiirler yayınlanıyor, o şiirlerin gerçekleriyle hiç alakası yok.
Çevirenin kapasitesi kadar oluyor çeviri şiir. Dilin de kendine göre
sıkıntıları var, onu ancak dili iyice öğrendikten sonra
yakalayabiliyorsunuz. Apollinaire beni etkilemiştir. Apollinaire tarzında
şiirler yazdım, bu tarzın da bana katkısı oldu. Neticede herkesin imzasız da
yazsam benim olduğunu anlayabileceği bir tarz oluştu. Türk halkı da bu
modeli çok sevdi, benim tüm kabahatim işte bu. Bandırma körfezindeki bir
teknenin arkasında 'Pia' yazılıysa veya bir kamyonetin arkasında 'Ben Sana
Mecburum'u görüyorsam işte burada çok güzel işaretler vardır. Bunları benim
şahsi başarım sanıp kızıyorlar, halbuki bu benim şahsi başarım değil,
Türkiye'de şiire bu sentez üzerinden gidip kendi şiirini oluşturacaksın. Bu
sentezi ilk defa da ben yapmıyorum. Ahmet Arif, Nazım Hikmet neler
başarmıştır, hatta Nazım birkaç kitapla ortalığı alt üst etmiştir, demek ki
ortada çözümlenmiş bir olay var. Eğer çizgiyi tutturabilirsen başarılı
olabilirsin. Genç şairlerin dramı bu, beğenilen her şeyi reddediyorlar. Yüz
kitap, bin kitap basıyorlar, satamayıp harcanıp gidiyorlar. İçlerinde
gerçekten çok başarılı olanlar da var ama bu yüzden yok oluyorlar.
Yazdığınız denemelerle Türkiye'nin geçmişten
geleceğe uzanan yönelmeleri hakkındaki düşüncelerinizi yansıtıyor,
'şimşekler çakıyorsunuz'. Yazarlığınızın bu yönünü göz önüne alarak sizden
bir değerlendirme isteyeceğim: Bir Marksist olarak, özellikle bu son birkaç
haftadaki gelişmelerin ışığında Türkiye'nin hangi yöne doğru gittiğini
düşünüyorsunuz?
Bugün Türkiye'nin götürüldüğü yer 1900'lü yılların başlangıcında götürülmek
istendiği yerdir. Türkiye'deki insanları ki bunlara sanatçılar da dahildir
iki kısma ayırabiliriz: Bunların bir kısmı Cumhuriyet döneminde
yetişmişlerdir, bir kısmı ise demokrasi döneminde yetişmiştir. Demokraside
yetişen aydınları, Tanzimat aydınlarıyla karşılaştırdığınızda herhangi bir
fark göremez hayrete düşersiniz. Cumhuriyet aydınları daha farklıdır. Bunu
Batıdan belirli birtakım şeylerin mümesilliğini alıp, Türkiye'de bunun
ticaretini yapmaya benzetebiliriz. Cumhuriyet memleketin içerisinden birşey
çıkarıp bunu dünyaya göstermeye çalışmıştır. Bizim kuşaklar böyle yetişti.
Bizde tarih, millet vs. bilinci vardı; yeni yetişen demokrasi çocuklarında
bu bilinç yok. Tarih bilincinin olmayışı çok vahim, çünkü tarihini bilmeyen
bir insan hiçbir yere ait olamaz. Bugün konuşulan birçok şey 1919'da
İngilizlerin bizim halkımıza söyletmek istedikleri laflardır. Bu laflar
İstanbul'da söyleniyor diye Anadolu'da savaştık, bugün çok rahat o lafları
demokrasiye sığınarak söylüyorlar. Böyle bir konuda asla demokrasiye
sığınmak olmaz. Bunların anlaşılmamasının sebebi tarih bilincinin olmaması.
Bir de Milad'ı kendilerinden başlatmak gibi bir uğraşları var ki bu daha
enteresan bir durum. Benden öncekiler ne yapmış, ne yazmış olurlarsa
olsunlar, benimki en iyisidir deyip kestirip atıyorlar. Bu düşünceyle hiçbir
yere varılmaz. Üniversiteler, yaptığımız anket sonrasında öğrencilerimiz en
beğenilen şair olarak sizi seçtiler diyerek beni davet ediyorlar. Ben 1940
yılından geliyorum, benden sonra hiçbir şair çıkmadı mı ki onu çağırsınlar?
'60'ların sonu '70'lerin başında ortalık karışırken çocuklar halkla beraber
bir şeyler yapmaya çalıştılar, halk onlara katılmadı. Bu halk birşeyden
anlamıyor diyorlardı. Kemal Paşa hangi halkla yaptı bu işleri? Kemal Paşa
eğer o işleri halkla beraber yaptı da bugün sen yapamıyorsan, kabahati
kendinde aramalısın, o zaman sende hata var. Sanatçının kendi memleketini,
insanını tanımamasından kaynaklanıyor bu, adeta onu yadsıyorlar. Bir kişi
bana hikayelerini getirdi, okuyunca dehşet içinde kaldım, kahramanların
hepsi Hıristiyandı. Bu bir Türk çocuğu, o kadar nefret ediyor ki
memleketinden kendisine, milletine ait olan şeyleri bile kullanamıyor. Her
şey çok hesaplı ve mantıklı bir şekilde geri döndürülmeye çalışıyor. Bunun
başlangıcı da, Türkiye'de Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun delinmesidir. Ondan
sonra yetişen çocuklarda hep bir şey eksik kalıyor. Dini eğitim alan
çocuklar bu toplumdan koptular, alt yapılan yok oluyor çünkü, ne kadar
uğraşırlarsa uğraşsınlar Türkiye'ye hitap eden bir sanatçı çıkmıyor, sadece
bir kesime hitap eden insanlar çıkıyor, onlar da zaten küçük evrelerin
içinde kaybolup gidiyorlar. İkincisi yabancı mekteplere itibar edilir oldu,
kolej bitirenler gözde oldular. Halbuki yabancı dilde eğitim almaya
başladığında referanslarının tümü yabancı oluyor. Devlet okullarında da
yabancı dille eğitime başlandı, buradan çıkacak çocukların dil, yurt
bilincine sahip olmasını nasıl bekleyebilirsiniz? Küreselliğin manasını
anlamak için Cumhuriyet gençliğine ait olmak gerekir.
Bu durumda, Türkiye'nin geleceğine olumlu
bir açıdan bakabiliyor musunuz?
Bundan iki ay evvel, bir roket denemesi yapıldı, bütün teknolojisi Türktü.
Dünyada bunu 10 veya bilemediniz 12 devlet yapabiliyor. Uzay merkezi kurmak,
nükleer teknolojiye geçmek istiyoruz, kızıyorlar. Türk ordusu en düzenli, en
iyi eğitimli ordu. Batı bunlardan rahatsız. Özellikle aydınlarımız bunları
görmezden geliyorlar. Onlar Hatay'ı, Kıbrıs'ı hak ediyorlar mı sanıyorsunuz.
Bu gelişmeler Batı'nın gözünde Osmanlı'nın üremesi. Türkiye, Balkanlar'da,
Kafkaslar'da, Ortadoğu'da yani eski Osmanlı topraklarında öncelik hakkı
istiyor. Buna ne hakkın var diyorlar. O halde İngiltere'nin Hindistan'da ne
hakkı var? Biz vazgeçelim ama onlar da vazgeçsinler. Biz büyük bir devletiz.
Biz bin senedir buradayız. Balkan halklarının yüzlerini Türkiye'ye
dönmesinden çok rahatsız oluyorlar aslında. Bundan dolayı da Türkiye'nin
başarısız olmasını istiyorlar.
Bu noktada söyleşimizin konusu olan 'Attilâ
İlhan'a Mektuplar'a gelmek istiyorum: Size gönderilen mektupların çoğunluğu
politik olarak en hareketli olan '70'li yıllara ait. Aydın ve sanatçıların
yazdıklarına baktığımızda politik görüşlerin yok denecek kadar az olduğunu
görüyoruz. Mektuplarda politik düşüncelerin dile getirilmesinden özellikle
kaçınılmış olabilir mi, yoksa başka nedenler var mıdır?
Mektupları yazanların büyük bir kısmının politikayla doğrudan bir ilişkisi
yok. Çok azının politikayla ilişkisi vardı. Çok ilginçtir politikayla
ilişkisi olanlar, mektuplar yayınlandıktan sonra birşey demediler çünkü,
onlar kendileriyle barışık, on yıl önceki görüşleriyle bugünkü düşünceleri
arasında hiçbir fark yok. Şair kısmının çoğunluğunun politik tercihleri
yoktu, ben bu konuda özel bir tutum içindeyim. Ben Toplumcuyum, Marksistim
ama bana akıl sormaya gelen genç bir edebiyatçıya asla fikirlerimi aktarmaya
çalışmam. Onlara şu veya bu şekilde herhangi bir telkinde bulunmam. Böyle
bir telkin yapmayınca merak edip sorarlardı. Onların hepsinde müthiş bir
başarı kazanma hırsı ve başarı kazanma isteği mevcuttu. Onların o zamanki
hallerinden utanmaları onların sorunu. Fikirlerin utanılacak bir yanı olmaz.
Herkes fikrini özgürce dile getiriyor o mektuplarda. Sen diyebilirsin ki; o
zamanlar o fikirdeydim ama şimdi geriye dönüp baktığımda aynı şeyleri
düşünmüyorum. Nitekim Selim İleri böyle yapıyor. Mektuplarının
yayınlanmasını bir anlamda kendi kendini tahlil vesilesi olarak
değerlendirmeyip, karşı çıkınca biraz komik oluyor, çünkü bunun ne ahlakla
ne de hukukla ilişkisi var. Ahlakla ilişkisi yok çünkü, bana yazılan
mektupların içerisinde tek satır özel hayat katılmamıştır, edebiyatla ilgili
eleştiriler vardır. Neden şunu görmek istemiyorlar: Benim hakkımda de çok
sert eleştiriler var. Ben bunlardan hiç alınmıyorum. ilhami Soysal, 'Fena
Halde Leman' için, sen bunu nasıl yazarsın diye bana çatıp, öbür tarafta hiç
onunla alakası olmayan genç bir adam Hüseyin Yurttaş aynı mantıkla beni
eleştiriyor. Bunlar, çok rahatlıkla ele aldığım, hatta çok teşekkür ettiğim
eleştiriler oluyor, hiç birine de alınmıyorum. Bizim solculukta eleştiriyle
adam olursun. O zamanlarda ben eleştirirdim çocukları ama üslubum çok
farklıydı, bazılarını yapar, bazılarını yapmazlardı. Benimle çalışma içinde
olan genç arkadaşım kitaba doğru gitmeye başladığı zaman o kişiliğini
buluyor demektir, ona artık şunu şöyle bunu böyle yap demek ayıptır.
Farkında mısınız olay çıkarmaya çalışan kişiler Amerikan okullarında
okumuşlar, bu çok enteresan. Anadolu'da bir liseden mezun olmuş bir arkadaş
mektubu olduğu halde bir şey söylemiyor. Amerika'da eğitim gören
arkadaşların alınmalarının nedeni acaba nedir, ben bunu sormak istiyorum
kendilerine. Demek ki iki türlü aydın yetiştiriyoruz, bir kısmı memleketin
has aydınları, diğer kısmı ise bu memleketten memnun olmayıp bir an önce
kapağı dışarı atmak isteyenler... Onlar zaten belli oluyor. Bunun bu kadar
mesele edilmesi de yanlış.
Size yazılan mektupları yayınlamanızdaki
amacınız neydi?
Belirli bir dönem içerisinde genç şair ve yazarların hangi düşünceler
içerisinde ortaya çıktıklarını göstermek istedim. Bin tane bastırayım yeter,
diye düşünüyordum ama gündeme getirilince çok satmaya başladı. Bende okur ve
dinleyici mektupları da var. Kitapta mektupları olanların hepsi kendini
kanıtlamış insanlar. O zaman yazdıkları artık kişiye özel değildir. Bu
mektupların edebiyat tarihçileri için büyük bir kaynak olduğunu düşünüyorum.
Benim ustam Ömer Faruk Toprak'tı, kendisine iki mektup yazar içine de
şiirlerimi koyardım, o da bu şiirler hakkında eleştirilerini yazardı. Arama
taramalar sırasında hepsi yok oldu: Eğer benim yazdığım mektupları
yayınlayacak olurlarsa asla tepki göstermem. Bende kompleks yok.
Mektupların bu kadar gündeme gelmesi,
basının magazine olan ihtiyacından kaynaklanıyor diyebilir miyiz?
Basının magazine olan ihtiyacından kaynaklandığı doğru.
Siz yalnız yazar olarak değil, dergici ve
yayıncı olarak da uzun süre edebiyat dünyamızda yer aldınız. Bugüne
baktığınızda edebiyat ortamında meydana gelen gelişmeleri nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Edebiyat dünyasında gelişen şey sadece yayın alanında oldu. Eskiden asla bu
kadar kitap yayınlanamazdı. Yayın endüstrisi çok kitap yayınlıyor ama
kitapları çok iyi seçiyor demek zor. Marcel Proust veya Marquis de Sade'ın
kitapları gibi hiç yayınlanmamış kitaplar yayınlanabiliyor ve hiçbir sorun
çıkmıyor. Bunlar güzel şeyler, bu ortamın eskiye nazaran daha iyileştiğini,
geliştiğini gösteriyor çünkü. Kitaplar toplanmıyor. Öbür taraftan, şimdiye
kadar asla geliştiremediğimiz 'science fiction' ve polisiye türlerinde Türk
yazarları hiç de fena olmayan eserler veriyorlar. Özellikle şiirde ve
hikayede yeni eserler veriliyor ama tıkanıklık da var. Çünkü bazı insan çok
bireyseldir, yalnız kendini yazar ama öyle bir yazar ki sen bundan son
derece etkilenirsin. Mesela Kafka. Kimileri Kafka tarzında yazmak istiyor
ama ortaya döktüğü kişilik çarpıcı olmuyor. Orada kendini önemsemeye
çalışan, diğer insanlardan kendini farklı bir kategoriye sokmaya çalışan bir
aydının anlaşılamama sıkıntılarını görüyorsun. Şiirde ise "şimdi kullanışlı
şiir zamanı" deniliyor. Çocuk şiir yazıyor ama şiirin mantığı yok, oysa şiir
mantık işidir. Her aklına gelen mısrayı kağıda dökerek şiir yazdıklarını
sanıyorlar, işte en hazin olan bu. Başarılı şairlerin hepsi en çok '40'lı
yıllardan geliyor. Demek ki sonraki yıllarda büyük yanlışlar yapıldı.
Arabesk neden türedi, çünkü, Türk halk ve sanat müziklerini batı
enstrümanlarıyla üretmeye çalıştık, ama başarılamadı. '60'lı yıllardaki
atılımlar güzeldi ama devamı gelmedi. Aynı şey şimdi şiirin başına geliyor.
Halktan kopmuş olmak, okurunu kaybetmiş olmaktan dolayı bazı dengesizlikler
oluşuyor. Okur, halk, olmadığı zaman topallarsın. Türk halkının belli bir
yapısı var, halkın yapısına ters düşen şeyler yaparsan kabul görmez doğal
olarak. Avrupa şiiri ile kıyaslayıp orada da büyük şairler çıkmıyor demek
çok yanlış. Avrupa'ya baktığınız zaman gençleşemeyen bir toplum olduğunu
görüyorsunuz, bunun edebiyatta da yansıması oluyor. Fransız edebiyatında
aşağı yukarı otuz senedir benim heyecanla okuyabileceğim bir roman olmadı.
Neden çıkmıyor, çünkü, muhtevası yok, gelişme bitmiş artık, o geçmişi
korumakla uğraşıyor.
Eleştirmenlerin etkisi ne ölçüde?
Bu bakımdan Ataç'ın üzerinde çok daha tartışılır. Çünkü, Ataç, Nazım Hikmet
şiirinin silinmesi ve onun yerine Garipçilerin şiirinin resmi Türk şiiri
olması için çok savaş vermiştir. Eleştirmenlerin çoğunda olduğu gibi onun da
yargılarında duygusallık vardı, eleştirmen duygusal olmaz. Ataç, böyle
biriydi, yazdığı kişi onun tersine gittiyse onu yerden yere vurabilirdi.
Mesela Fethi Naci benim arkadaşım, diyelim senin yazılarını çok beğendiğini
söylüyor, eğer onun hakkında ters bir laf edecek olursan hemen fikrini
değiştiriverir. Fethi Naci'yi ben kişisel olarak çok severim, Türkiye'de
zaten doğru düzgün eleştiri yapan bir tek Fethi Naci var, başka da istesen
bulamazsın zaten. Eleştirmenden çok, incelemeci var. Eleştirmen başka bir
şeydir, o Naci'de daha çok var. Memet Fuat eleştirmenden çok incelemecidir.
Memet Fuat da duygusaldır. Pınar Kür 'Yarın Yarın' kitabını yayınlanmak
üzere Ankara'da bana getirmeden önce Memet Fuat'a vermiş, Memet Fuat onun
kötü bir yazar olduğunu, iyi hikayeci olamayacağını, hatta hiçbir şekilde
roman yazmaya teşebbüs etmemesi gerektiğini söylemiş. Ondan sonra kitabını
götürdüğü birçok yayınevi kitabını yayınlamamış.. Bunun üzerine Hilmi Yavuz
"Ankara'ya git Attila İlhan'a göster, bunu yayınlarsa o yayınlar" demiş.
Bana geldi, yayıneviyle kavgalı olduğunu söyledi. Niye kavgalısın, diye
sorduğumda, onlara bir çeviri yapmıştım parayı alamadığım için kavga ettim
dedi. Kitap çok güzeldi, sadece ismini değiştirdik. Bir de kitabın birçok
yerinde kadın kelimesi kullanılacağına karı kelimesi kullanılmıştı, bunları
değiştirdik. Kitap bir sürü baskı yaptı ve çok beğenildi. Memet Fuat, roman
aleyhinde adeta bir kampanya açtı. Ben şair olduğum halde onlar kadar
duygusal değilimdir. Çünkü ben önce solcu sonra şair oldum.
Bir tartışmanın ardından Ataç'a
kitaplarınızı imzalayarak gönderdiğinizden söz edilir.
Gönderdim ve hâlâ da gönderirim. Ben bunu bir tartışma vesilesiyle yaptım,
yine de yaparım. Benim 1946 yılında CHP Şiir Armağanı'nda ikincilik ödülünü
almamda Ataç'ın çok önemli bir rolü vardır, ben bunu biliyordum. "Duvar"ı
yayınladığımda Ataç beni göklere çıkardı ama solcu olduğumu bilmiyordu.
Yavaş yavaş tehlike azaldıkça ben öbür konulara girmeye başladım. Ataç
sinirlendi, kendi alanında da zor duruma giriyordu, çünkü bir solcuyu övmüş
oluyordu. Buradaki tavır politik tavırla ilgili. Hakaret etti bana, ben de
bu yüzden kitaplarımı kendisine gönderdim, sizin bana çok yardımınız oldu ve
ben size hâlâ saygı duyuyorum, anlamına geliyordu bu.
Gerek yazı ve şiirlerinizde kullandığınız
dil gerekse bu konudaki düşünceleriniz çokça eleştirilmiştir. Zaman zaman da
'Dil Devrimi'ne karşı oluşunuz gündeme getirilir?
Türkiye'de dil devrimi diye yapılan şey yanlış anlaşılmıştır. Dil birikimi
içerisinde, ülkenin ümmet döneminden gelen kalıntılar bulunur, bu o dilin
tacize uğradığı anlamına gelmez, bunun ispatı çok kolay. Fransızca, Fransız
milletinin dilidir ama bunu kurcalamak lazım, Fransızca nereden çıktı?
Hıristiyanlığın kabulünden sonra Yunanca ve Latince Batı'nın ümmet dili
oldu. Milli devlete dönüştükleri zaman kendi dillerini yarattılar. Aslında
Fransızca kötü bir Latincedir, Fransızca'nın % 85'i Latince kökenli
kelimelerdir. Latince Hıristiyanlığın dilidir. Bunların dışında da diğer
kavimlerden etkilenmiş bir dile sahiptirler. Fransız Akademisi Fransızca
üzerine titrer. Akademi'deki birinin, dilimizden Latince ve Yunanca
kelimeleri atalım dediğini, hiç duydunuz mu? Kimse böyle bir laf demez,
çünkü, 118 kelimeleri kalır geriye. Bir milletin dili diğer dillerle olan
etkileşimlerin sonucu ortaya çıkar. Bunu bize uygularsak; biz Doğu toplumu
olduğumuz için Müslüman dairesi içerisindeyiz, bu daire içerisindeki diller
de Farsça ve Arapça'dır. Farsça, Arapça'yla evlidir. Orta Asya'daki Türk
topraklarında Arapça ve Farsça son derece doğal sayılmaktadır. Dil kendi
akışı içinde değişmeli... Gecekondu kelimesi, kaptıkaçtı ne güzel
uydurulmuştur. Kaptıkaçtı kelimesi '30'lu yıllarda ilk olarak otomobilden
büyük, otobüsten küçük vasıtalar için kullanılmıştır. Duraklarda beklemediği
için halk arasında adı 'kaptıkaçtı' oldu.
 |