|
|
 |
| |

|
Ahmet Muhip Dıranas |
|
1908-21 Haziran 1980 |
İkinci nesil hececilerin önde gelen
adlarından Ahmet Muhip Dıranas 21 Haziran
1980'de Ankara’da öldü.
1908’da Sinop’ta
doğan Dıranas ilkokulu Sinop’ta okudu.
1930’da bitirdiği Ankara Erkek Lisesi’nde
Ahmet Hamdi Tanpınar ve Faruk Nafiz
Çamlıbel’in öğrencisi oldu.
1930-1935 yılları arasında Hâkimiyet-i Milliye
gazetesinde çalıştı. Ankara Hukuk
Fakültesi’nde başladığı yükseköğrenimini
yarıda bırakıp İstanbul’da Edebiyat
Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girdi. Bir
yandan da Güzel Sanatlar Akademisi’nde
kütüphane müdürü olarak çalıştı. 1938’de
Ankara’ya döndü, CHP Genel Merkezi’nde
Halkevleri kültür ve sanat yayınlarını
yönetti. Askerliğini bazı şiirlerinin esin
kaynağı olan Ağrı’da yaptı. Dönüşünde Çocuk
Esirgeme Kurumu’nda yayın müdürü oldu,
1957’de kurumun başkanlığına getirildi.
1959’da Zafer gazetesinde başladığı köşe
yazarlığıyla birlikte politikaya yöneldi,
1950’de DP’den milletvekili adayı
gösterildi. 1951’de Devlet Tiyatrosu Edebi
Kurul üyeliğine seçildi. Anadolu Ajansı ve
İş Bankası yönetim kurulu üyeliklerinde
bulundu.
Ahmet Muhip Dıranas’ın “Bir Kadına” başlıklı
ilk şiiri 1926’da Hâkimiyet-i Milliye’de
Muhip Atalay imzasıyla çıktı.
1940’lara kadar Servetifünün, oluş, yücel,
Varlık, Çığır, Ağaç, Gündüz gibi dergilerde
yayımladığı şiirleriyle hece şiirinin en
tanınmış şairleri arasında yer aldı.
Başlangıçta Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip
Fazıl Kısakürek ve Fransız sembolistlerinin
etkisindeydi. Biçim ustalığı, imge
zenginliği, elde etmeye çalıştığı yeni ses
imkânları, konuşma dilinin tadını duyuran
söyleyiş özellikleriyle belirginleşen
şiirlerinde ölüm, aşk, tabiat, sonsuzluk
gibi temalar işledi.
Garip şiirinin yaygınlık kazandığı yıllarda
geri planda kaldı, 1955’ten sonra aranan ve
okunan bir şair oldu. Az yazdığı halde “Olvido”,
“Kar”, “Köpük”, “Ayaklar”, “Fahriye Abla”
gibi dilden dile dolaşan şiirler bıraktı.
Şiirlerini 1974’te Şiirler adıyla
kitaplaştıran Dıranas tiyatro oyunları da
yazdı: Gölgeler (1947), O Böyle İstemezdi
(1948). Yazıları ölümünden sonra Yazılar
adıyla basıldı.
 |
|
|
 |
 |
|
|
 |
|
|
 |
| |
1Şiirlerinden
|
|
| |
 |
Atlıkarınca |
|
| |
 |
Ayrılış |
|
| |
 |
Bezginlik |
|
| |
 |
Bir
Sokak |
|
| |
 |
Büyük
Olsun |
|
| |
 |
Devri
Dilârâyı Cumhuriyet |
|
| |
 |
Fahriye
Abla |
|
| |
 |
Hatıra |
|
| |
 |
Kar |
|
| |
 |
Olvido
|
|
| |
 |
Parkta
Serenad |
|
| |
 |
Rüzgâr
|
|
| |
 |
Selâm |
|
| |
 |
Serenad |
|
| |
 |
Son Aşk |
|
| |
 |
Ülker'in
Gözleri |
|
| |
 |
Yaşarken
|
|
| |
|
|
| |
|
Atlıkarınca
Ne çektik böyle gülünceyedek
Eh, şeniz işte hep bu düğünde!
Karım şen bir deliler evinde,
Yirmisindeki hemşirem Van'da,
Babam tahta tezgâhının üstünde,
Ben bir hayal atının sırtında
Ve anam mahzun...ölünceyedek.
 |
|
|
Ayrılış
Gün batıyor, gün batıyor,
Veda etsem hepinize.
Ufuk kanlı bir denize
Dönüyor, sizi bıraksam.
Gün batıyor, gün batıyor
Evimi, eşyamı, paramı
Nem varsa yaksam ve bir an
Kaybetsem kara bir duman
Arkasında hafızamı,
Koşsam, koşsam, koşsam, koşsam...
 |
|
|
Bezginlik
Artık bütün yollar sapa ve
kilitlidir;
Açmaz bu kilidi ne dua, ne şiir.
İşte yayılıyor odamıza fecir,
Tüterek Meryem'in pişirdiği çorba...
Ah, omuzlarıma urba ağır gelir.
Serp onlara ambardan bir avuç arpa
Kuşlarım geliyor kanat çarpa çarpa.
Değil mi ki yollar kilitli ve sapa,
Oku, güzel Yusuf'u öven Mezamir...
Ey gece! kapını üstümüze kapa
 |
|
|
Bir Sokak
Dün gece lambaların kör ışığı içinde
-Herkes ömründe bir kez olsun o
yoldan geçer-
Bir sokağa düştüm ki her köşede bir
gölge,
Her pencerede bir baş, her kapıda
bir fener.
Onların iki yana dizili yüzlerinde
Kalmamış gibiydi bir damla ışıktan
eser
Ve körler gibi, sanki elleriyle
derinde
Yitmiş hayallerini arıyorlardı yer
yer.
Balkonundan sarkarak biri: "Yavrum",
diyordu
"Hatırlamaz olmuşsun artık eski
karını;
Göğsümde geçirdiğin sevda
akşamlarını."
Biri memelerini gösterip gülüyordu:
"Pencereme bakmadan geçme öyle,
güzelim!
Ben Leyla'dan sevdalı, Zeliha'dan
güzelim..."
 |
|
|
Büyük Olsun
Ben büyük şarkıları severim; büyük
olsun,
Deniz gibi, gökyüzü gibi her şey ve
mahzun.
Seviyorsam seni aşk ölümsüzdür
gönlümce,
Âşıksam kadınım değil tanrıçasın,
ece.
Denizler yolculuğa çağırır durur da
beni
Gitmem düşünerek geri döneceğim
günü.
Ben büyük rüzgârları severim; büyük
olsun
Aşkım da, özlemim de hepsi, her şey
ve mahzun.
İnsan bir yanınca Kerem misali
yanmalı,
Uykudan bile mahşer gününde
uyanmalı.
 |
|
|
Devri Dilârâyı Cumhuriyet
Dışarda bayram;
Bayram bize mahrem.
Sultanım, biçarem,
Doldur içelim!
Şarkı da bilirsin,
Söyleyebilirsin,
Güzelsin, belisin;
Doldur içelim!
Ben aşkınla şad,
Sen sineler küşat,
Devir Cumhuriyet;
Doldur içelim!
II
Her yer donandı,
Başım dönendi,
Kadeh nâra yandı,
Yıldız yıldız âlem...
 |
|
|
Fahriye Abla
Hava keskin bir kömür kokusuyla
dolar.
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.
Bu, afyon ruhu gibi baygın
mahalleden,
Hayalimde tek çizgi bir sen
kalmışşın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak
gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye
abla!
Evimiz kutu gibi küçücük bir evdi,
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir
evdi;
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede;
Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır
pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla,
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye
abla!
Önce upuzun, sonra kesik saçın
vardı;
Tenin buğdaysı, boyun bir başak
kadardı;
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin,
Altın bileziklerle dolu bileklerin.
Açılırdı rüzgarda kısa eteklerin;
Açık saçık şarkılar söylerdin en
fazla,
Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye
abla!
Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,
En sonunda varmışşın bir
Erzincanlı'ya.
Bilmem simdi hala bu ilk kocanda
mısın?
Hala dağları karlı Erzincan'da
mısın?
Bırak, geçmiş günleri gönlüm
hatırlasın;
Hatırada kalan şey değişmez zamanla,
Ne vefalı komşumuzdun sen, Fahriye
abla!
 |
|
|
Hatıra
Dün, bir gölge gibi geçti yanımdan
Oydu, bir bakışta tanıdım onu;
Rüyalarıma tayf halinde konan,
Peşime bir korku gibi düşen o.
Bazı bir yapraktı, bazı bir rüzgâr.
Dolardı aydınlık olup, odama.
Bahçemde süzülür giderdi bahar
Sabahının fecri vururken cama.
Ayakları kumda bırakmadan iz
Yanıma geldiği hep gecelerdi;
Sanki bir lahitten kalkar ve sessiz
Uzak bir maziye dönüp giderdi.
Bir avuç ışıktı incecik yüzü,
Gözleri geceler gibi derindi;
İçine başımın her an düştüğü
Avuçları sudan daha serindi.
Geçerken dün yoldan, ruhumu saran
Bir gölge halinde ve ağır ağır;
Tanıdım; o yâdı hoş zamanlardan
Seven ve yaşayan bir hatıradır.
 |
|
|
Kar
Kardır yağan üstümüze geceden,
Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,
Ormanın uğultusuyla birlikte
Ve dörtnala, dümdüz bir mavilikte
Kar yağıyor üstümüze,inceden.
Sesin nerde kaldı,her günkü sesin,
Unutulmuş güzel şarkılar için
Bu kar gecesinde uzaktan,yoldan,
Rüzgâr gibi tâ eski Anadolu?dan
Sesin nerde kaldı? Kar içindesin!
Ne sabahtır bu mavilik,ne akşam!
Uyandırmayın beni,uyanamam.
Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,
Allah aşkına,gök,deniz aşkına
Yağsın kar üstümüze buram buram...
Buğulandıkça yüzü her aynanın
Beyaz dokusunda bu saf rüyanın
Göğe uzanır-tek,tenha- bir kamış
Sırf unutmak için, unutmak ey kış!
Büyük yalnızlığını dünyanın.
 |
|
|
Olvido
Hoyrattır bu akşamüstüler daima.
Gün saltanatıyle gitti mi bir defa
Yalnızlığımızla doldurup her yeri
Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,
Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan
Lavanta çiçeği kokan kederleri;
Hoyrattır bu akşamüstüler daima.
Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar
Unutuşun o tunç kapısını zorlar
Ve ruh, atılan oklarla delik deşik;
İşte, doğduğun eski evdesin birden,
Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven,
Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik
Ve cümle yitikler, mağlûplar,
mahzunlar...
Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir
Kâğıtlarda yarım bırakılmış şiir;
İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı
Hatırlar bir gün bir camı açtığını,
Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu,
Çöküp peynir ekmek yediği bir
taşı...
Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.
Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla
Halay çeken kızlar misali kolkola.
Ya sizler! ey geçmiş zaman etekleri,
İhtiyar ağaçlı, kuytu bahçelerden
Ayışığı gibi sürüklenip giden;
Geceye bırakıp yorgun erkekleri
Salınan etekler fısıltıyla, nazla.
Ebedi âşığın dönüşünü bekler
Yalan yeminlerin tanığı çiçekler
Artık olmayacak baharlar içinde.
Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış!
Aldan, gelmiş olsa bile ümitsiz kış;
Her garipsi ayak izi kar içinde
Dönmeyen âşığın serptiği çiçekler.
Ya sen! ey sen! esen dallar
arasından
Bir parıltı gibi görünüp kaybolan
Ne istersin benden akşam saatinde?
Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,
Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın;
Hatıraların bu uyanma vaktinde
Sensin hep, sen, esen dallar
arasından.
Ey unutuş! kapat artık pencereni,
Çoktan derinliğine çekmiş deniz
beni;
Çıkmaz artık sular altından o dünya.
Bir duman yükselir gibidir kederden
Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.
Amansız gecenle yayıl dört yanıma
Ey unutuş! kurtar bu gamlardan beni.
 |
|
|
Parkta Serenad
İstek ve aşk onları kavramış
saçlarından
Sürüklüyordu.Gök mordu;
Ayışığı ihtiyar çınar ağaçlarından
Yüzlerine düşüyordu.
Fısıl fısıl binlerce dudaktı
yaprakları
Dalcıkların kuytularda;
Onların da kopmuş birer yaprak,
dudakları,
Akıp gidiyor sularda.
Sürükleniyorlardı aşkın sesine
doğru;
Aşkın çağrısı tez, kesin.
Bir ateş yanıyordu Sibiryalarında bu
Işıksız serserilerin:
-İçimi gıcıklıyor bu ıhlamur kokusu,
Bu ıhlamur kokusu, ah!
Ya görünmez güllerin kokuları!..-Hep
pusu,
Hep pusu bana, kah kah kah...
-Bir kedi sever gibi okşasın
istiyorum
Parmakların saçlarımı.
Bu gece bütün ömrüm yaşasın
istiyorum,
Doyur bütün açlarımı!
Birleşelim bu gece tek bir göğüste
atan
Kalbinde bin sevişmenin.
İçsem şu damlayan ayışığını
dallardan,
Ak südü sanki memenin.
Ölsek bile ne çıkar! tek böyle
sarmaş dolaş
Şuracıkta sabah sabah
Birbirinde başlamış, birbirinde
tükenmiş
İki ölücük...-Kah kah kah...
Erkek susamış yılan gibi sokulgan,
kıvrak
Uzanıyor gözlerine;
Bir şey boşalıyor lık lık lık,
kadında sıcak
Bir kan gibi ta derine.
 |
|
|
Rüzgâr
Bu ne yeşil, ne mavi bu, ne sarı?
yolumuzda.
Nasıl koyup gitmeli bu denizi, bu
kırları?
Uğulda, uğulda, uğulda sonbahar
rüzgârı,
Bir dal kırabilir misin bakalım,
gönlümüzde?
Bu şarkılar, bu hâlis sözler varken,
dilimizde.
 |
|
|
Selâm
Uçuşuyor, duran bir ânın havasında
Işıktan kuşları bir akşam seherinin;
Gündüzün geceyle buluşan noktasında
Yaklaşıyor musikîsi eteklerinin.
Ve sanki ufkuma baştanbaşa gül rengi
Kanatlarını açmada bir altın devir.
Başlıyor ömrün ve ölümün güzelliği,
Söyleyecek şimdi zaferlerini şiir;
Selâm, sonsuzluğun aydınlık
bahçesinden
Selâm, senelerce, senelerce evvele,
Hatırası kalbe ışıklarla dökülen
En sevgiliye, en iyiye, en güzele.
Geçmiş bir zamanı kalbim bulmak
üzredir,
Tamamlanacaktır yarım kalmış
rüyalar;
Ey hafıza! Cömert memenden beni
emzir,
Zengin renklerini ufkuma dök, ey
bahar!
Uzattığımız bu tası dolduracak mı
Yine bol sularla akarak o çeşmeler?
Yoksa, hiç bulunmayacak kadar uzak
mı
Dudakları öpüşlerle dolu geceler?
Ey, pembe akşamların karasevdaları!
Güzelliklerine doyulmamış zamanlar!
Ergen yastığının ateşten rüyaları!
Ey, saf kalbimizde doğmuş ve ölmüş
anlar!..
Hatırası kalbe ışıklarla dökülen
En güzele, en iyiye, en sevgiliye
Selâm sonsuzluğun aydınlık
bahçesinden,
Selâm, senelerce, senelerce öteye…
 |
|
|
Serenad
Yeşil pencerenden bir gül at bana,
Işıklarla dolsun kalbimin içi.
Geldim işte mevsim gibi kapına
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiy.
Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak,
Ben aşkımla bahar getirdim sana;
Tozlu yollarından geçtiğim uzak
İklimden şarkılar getirdim sana.
Şeffaf damlalarla titreyen, ağır
Koncanın altında bükülmüş her sak.
Seninçin dallardan süzülen ıtır,
Seninçin karanfil, yasemin, zambak…
Bir kuş sesi gelir dudaklarından;
Gözlerin, gönlümde açan nergisler.
Düşen öpüşlerdir dudaklarından
Mor akasyalarda ürperen seher.
Pencerenden bir gül attığın zaman
Işıkla dolacak kalbimin içi.
Geçiyorum mevsim gibi kapından
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiy.
 |
|
|
Son Aşk
Son aşkımdır bu-sen-ve son çile,
Günümün son fecri, sonu artık;
Giriver inince gün, aralık
Kapımdan gelinlik elbisenle.
Onu sevmekle geç, ey yaşamak!
 |
|
|
Ülker'in Gözleri
Bir bahar sabahının karanlığında
ıssız
Gökte diz çökmüş iki titrek ışıklı
yıldız
Olan gözlerinize âşıkım, Bayan
Ülker!
Mutlu, esen ve hoşken ve gülerken
gülerken
Nerden gelir bilinmez üzgünlüklerle
birden
Solan gözlerinize âşıkım, Bayan
Ülker!
Ne zaman perdelese içlerini bir buğu
Ölümün güzelliği, özlemin yorgunluğu
Dolan gözlerinize âşıkım, Bayan
Ülker!
Kalbinizin sezilmez parıltıcıklarını
Bir büyük ateş gibi göstermenin
sırrını
Bulan gözlerinize âşıkım, Bayan
Ülker!
 |
|
|
Yaşarken
Ağaçların daha bu bahçelerde
Bütün yemişleri dalda sarkıyor;
Umutların mola verdiği yerde
Geceler bir nehir gibi akıyor.
Baksan bir uzaklık var hangi yana,
Hangi eşyaya dönsen boş bir ayna;
Varmak istediğim uzak limana
Gemiler beni almadan kalkıyor.
Gelmedi gün daha, çalmadı saat,
Daha uçurmuyor beni bu kanat;
Sabırsızlanma, ey kapımdaki at!
Güneş daha gözlerimi yakıyor.
 |
|
|
"Fahriye Abla" gerçekten yaşadı mı?
Ahmet Muhip Dıranas, "Fahriye Abla"
şiiriyle ünlüdür, ki bu şiiri
sinemaya da aktarılmış ve "Fahriye
Abla"yı Müjde Ar canlandırmıştır.
Bir gün Dıranas'a, "Fahriye Abla
şiirinin sizde bir hatırası var
mıdır?" diye sorarlar.
Yanıtı kesindir:
"Yoktur, hepsi uydurma."
Dıranas, bilindiği Sinopludur.
Şair Berin Taşan da 1965-1974
yılları arasında Sinop'ta savcı
olarak göreve yapmıştır.
"Fahriye Abla"yı Taşan da merak
etmektedir ve bu merakın
fotografisini şöyle çıkarır:
"Şiirin yazıldığı tarihten günümüze
kadar konumunu koruyan bir sokak var
ki (Cezaevi önünden limana inan
sokak) her geçtiğimde 'Havada keskin
bir kömür kokusu' duyardım. Kent
içinde "Fahriye Abla" şiiri için bir
çok söylenti dolaşırdı. En yaygın
olanı, şiir sözde adı 'Fahriye' olan
'kütüphane memurluğundan emekli' bir
hanım için yazılmıştı. O yıllarda
adı geçen hanım sağdı. Ahmet Muhip
Dıranas'ın ölümünden sonra aynı adla
film çekildi. Bir gazetede şiirin
kahramanı olduğunu iddia eden bir
kadınla yapılmış bir röportaj
okumuştum. Hiçbirini de inandırıcı
bulmamıştım."
Dıranas, "Şiirlerini bir kitapta
toplasana!" diyenlere de şu yanıtı
verecektir:
"Toplayayım da, adını ne koyayım?"
"Fahriye Abla koyun" denilince de,
bu kez kızgın ve kırgın olarak şöyle
söylenecektir:
"Bıktım şu Fahriye Abla'dan...
Kiminle tanıştırsalar, siz Fahriye
Abla şiirinin şairi değil misiniz?
diye sormakta...
Fahriye Abla öyle bir yere geldi ki,
bunca şiir yazdım, onları da beni de
aştı..."
Edebiyatımızda "Fahriye Abla" gibi
böyle kimi şiirler vardır ki, ünleri
şairlerinin adı önüne geçmiştir.
(Refik Durbaş, Sabah,
26.02.2002)
 |
|
|
|
|
 |
|
|
|