|
|
Bulmak
Bir an kayboldun gibi! yaşadım
kıyameti
Yoruldun ama buldun ey kalbim
emaneti
Yeniden su yürüdü dalıma yaprağıma
Bir bakışın can verdi kurumuş
toprağıma
Çiçeğe durdu kalbim içtim
parmaklarından
Göz çeşmem suya erdi sevda
kaynaklarından
Bir aydınlık denizin sonsuz
derinliğinde
Yüzüyorum gözünün yeşil serinliğinde
Bir ışık bir kelebek biraz çiçek
biraz kuş
Yeni bir ülke yüzün ellerimde
kaybolmuş
Soluğum bir kuş gibi uçuyor ellerine
Kapılıp gidiyorum saçının sellerine
Gözlerinden göğüme sayısız yıldız
akar
Bir gülüşün içimde binlerce lamba
yakar
Bir kurtuluştur o an çağrılsa senin
adın
Sesin ne kadar sıcak sesin ne kadar
yakın
Tabiat bir bembeyaz gelinlik giymiş
gibi
Yüzüme kar yağıyor sanki elinmiş
gibi
Sensiz geçen zamanı belli
yaşamamışım
Sensizlik bir kuyuymuş onu
aşamamışım
Bir yol buldum öteye geçerek
gözlerinden
İşte yeni bir dünya peygamber
sözlerinden
Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın
ölüm
 |
|
|
Diriliş Saati
Ey bir emre hazırlanan simsiyah
gecede
Karanlığı emip emip de gebe kalan
Ey her depremden sonra biraz daha
doğrulan
Herkesin
Veba girmiş bir şehrin hem halkı
Hem seyircisi olduğu bir günde
Ey düştüğü yerden kalkmaya
hazırlanan ülke.
Her damlası bir zafer müjdecisi
Bir posta eri gibi
Yağmur yüzümüze değince
Çıkacağız yola.
Çıkacağız yola
Hesap günü gelince
Yağmur yüzümüze değince
Güneş bir mızrak boyu yükselince.
 |
|
|
Gölgelere Dair
Suların
karardığı bir çağda birtakım günah
yüklü
gemiler harekete hazırdı / iyice
biliyorum
gölgeler vardı / kalın tasmaları
vardı gölgelerin /
ürkek sesler suları yarıyordu /
bakıyorsunuz
kuşlar bayağı gülüyordu / karanlık
gölgeleri
ürkütüyordu / onlar bağlı olmayı hoş
görüyorlardı / korkarken ölümü
düşünüyorlardı
muhakkak.
Kafaları kalındı belliydi
Gözleri kalındı belliydi
Kulakları kalındı belliydi
Aslında kafalarının kalın olması /
gözlerinin kalın olması
önemliydi onlar için / incelik dedin
mi kötülük
geliyordu akıllarına.
Onlar bir gemiye bindiler
-- ben ona günah yüklü gemi dedim
Onlar oturup tasmalarından ötürü
gönendiler
-- ben onlara gölge dedim
Halbuki bana bakıp yadsıyorlardı /
benim onları
tasmalarından ötürü küçük gördüğüm
belliydi /
benim onları başında ve sonunda
sevdiğim
belliydi / ama anlaşamadığımız
muhakkaktı.
İşte ben bu noktada durdum
Denize baktım iyi dedim
Korkulu dağlara baktım iyi dedim
Doğrusu hep doğaya bakıp iyi
diyordum.
Ama gölgeler giysilerle
ilgileniyorlardı / utanıyordum
Hep araçlardan söz ediyorlardı / ben
utanıyordum
Sonra bir çağ geldi / baktım kafamda
karıncalar vardı /
sonra yapılardan yollardan bıkmıştım
/ ıssız
sokaklar beni ürkütüyordu / kötü
meydanlarda
boğuluyordum / suları borulara
almalarına
kızıyordum / hele hele hep düğmelere
basıp
yaşamalarına çok çok içerlemiştim /
sonra
kalkıp afrikaya gittim / ohh
afrikaya.
 |
|
|
Güneşçağ Savaşçıları
Gözlerinde gök sancısı
İçlerinde okyanus uğultusu uzun
mızraklarla
yararak karanlığı
Gelip dayandılar şehrin sivrilmiş
tırnaklarına
Çarpık dudaklarıyla kırpılmış
saçlarıyla
Soyguna uğramış yüzleriyle
Barbar ellerin işgal ettiği sonra
terk ettiği
Harabe kadınlar
Gidip gidip gelirlerdi camekanlı
çarşıda
Bu kirazı kim yer kim satar
Hangi savaştan arta kalmış bu
çocuklar.
Sonsuz devirleri aşarak savaşçılar
geldiler
Ve akşamın ipini kestiler
Gece putun üstüne devrildi put yere
devrildi
Yanlış pazarlara sürülmüş yılgın
uykusu şehrin
Ortasından bölündü.
Kollarını derin balkonlara dayamış
bilinçleri
ustura savaşçılar
Taradılar gözleriyle ağır ağır
şehrin saçlarını
Ayıkladılar bir bir bitlerini
Fosfor ellerini uzatarak balkonun
uçsuz uzantısından
Yanan şehri tuttular
Şu bizim atımızdır deniz hipodrom
Nehrin yatağını öp sen ey savaşçı
Birikinti gölleri geç apartmanları
geç kaldırımları
Bir bir ayıkla mezarları.
Güneşçağ öncüleri yolları tuttu dua
erleri tuttu
Yüzleri Mekke ülkesi gözleri Medine
çeşmesi
Elleri altınçağ mimarı.
 |
|
|
Güvercinler
Bir
ağaç bir mezartaşını yutuyordu
çarşıkapıda
"İçimizde kıpırdanırken İstanbul"
Bir çocuk mabedlerin susamışlığını
satıyordu
Sesini hatırlayamadığımız bir su
testisinde
Güneş sanki günahımızdı üstümüzde.
Sonra bu güvercinler niye varlar
Bir anıyı yaşatmak için mi
Ölümsüz bir ses mi taşımak için
ötelere
Avuç içlerinde camilerin.
 |
|
|
Haber Veriyorum
Altımızda kayan bu ölü şehri
durdursana
Ey gücü toprak kadar eski
Ey gücü yer kadar ağır çocuk
Büyüyen elimin üstüne koy elini
Sana bir yürek vuruşu gibi belirli
Gelen zamanı haber veriyorum.
 |
|
|
Kar Altında Hüzün
Denemesi
Dünyanın en uzun hüznü yağıyor
Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın
üstüne
Kar yağıyor ve sen gidiyorsun
Ağlar gibi yürüyerek gidiyorsun
Belki bulmağa gidiyorsun
kaybettiğimiz
O insan ve tabiat çağını
Dön bana ve dinle
Kuşlar uçuşuyor içimde
Loş bir keman solosu gibi
Kuşların uçuştuğunu içimde
Dön bana ve dinle.
Karanlık denizlerin dibinde
Birtakım incilerin olduğunu
Birtakım incilere ve hatıralara
Neden bağlı olduğumuzu unutma.
Duy beni ve dinle
Denizler boğuşuyor içimde.
Unutma diyorum ama sen anla
Anlat bizim de yaşamak istediğimizi
onlara.
 |
|
|
Karanlıkta Korkar İdamlıklar
Bak
sabah olmuş
Sağ elim kement gibi bak sana
uzattım
Ben karanlığım korkma ben karanlığım
Sessiz sabahların korkak idamlıkları
kalkın
Ben sizi mavi sabahlara sararım.
Yeni bir çağa giriyoruz bakın
En serseri bombalar ensesinde
kimsesizliğin
Öcünü kusuyor önünüze
Bunalan sessizliğin.
Ey sarı benizli idamlıklar kalkın
Yeni bir çağa giriyoruz bakın.
Beyaz çarşaflarla al kanlar donarsa
Senin kanın donarsa benim kanım
donarsa
Ben serin mezarlara muştular
götürürüm.
 |
|
|
Kuş Sayfaları
Bir
tren atılır kurşun gibi geceye
Demir gibi gök yüklü tren karanlığın
ürpertisine girerken
Ötede kuşlar derlenir ana olurken
bir gün doğumuna
Kent horozlarla uyanır sularla
gerinir zamana
geçerken ezanla
Sayfalar sayfa olurken Kuran'la
Bir kuş yağmuru boşanır bilmediğim
bir yerden
Bir boranın patladığı bir yerden
 |
|
|
Ölünün Kıyıları
Gök
boşanarak üstümüze
Bizi ıslak saçlarından geçirir
karanlığın
Gece siyah bir at olur da uçar
Uykumuzun soluyan denizine.
Babalar ölümü dengede tutar
Seçerek en sağlam vakti arabasına.
Şimdi o araba uçuyorsa
Bir Asya çölünü kanat yaparak
Ey üstümüze gelen
Ey çocukların gözlerinden dökülen
Ölümü konuşan damla damla
Ey beklediğimiz her an
Ey bize son sözü muştulayan
Bizi bulan şahdamarımızda
Ey sürücüleri babalarımız olan.
Bir an dudaklarıyla
Değen alnımıza masmavi
Bir güvercin kanadı gibi
Ey annelerin sesi
İçimizde savrula savrula
Yağan bir bahar yağmuru gibi
Çağırırdı oğullarını yola
Ben işte o zaman
Saygı ile ve güvenerek
Selamlayacağım önden gideni
Yılanlar tüylerini dökerken
Eğerken dağlar başlarını önlerine
Birinin yeşil yaprağı kutsaması
gerek
Birinin akan suyu tutması
Altında durarak gökten boşananın
Sonra yükselterek sesimi
konuşacağım.
Sen dur burda ey insan
Duy içinde tutuşan ormanı
Ve yakıştırmasını bil üstüne ey
ademoğlu
Usta bir makasla biçilen toprağı.
 |
|
|
Önden Gidenler İçin
Onlar
gittiler
Yalnız bir yemin kaldı aramızda
Ben şimdi bu yanda
Kasılmış çıplak bir kurşun gibiyim
Namluda.
Onlar gittiler
Topraktan bir işaret taşıyarak
alınlarında
Ben şimdi bu yanda
Gerilmiş bir an gibiyim
Doğumla ölüm arasına.
Onlar gittiler
Gelen zamandan bir haber gibiydiler.
Ben şimdi bu yanda
İçilmiş bir and için bekleyenim
Kurulmuş saat gibi.
Onlar gittiler
Giderken bir muştu gibiydiler.
 |
|
|
Sana, Bana, Vatanıma,
Memleketimin İnsanlarına Dair
"Telgrafın tellerini kurşunlamalı"
Böyle değildi bu türkü bilirim
Bir de içime
-Her istasyonda duran sonra tekrar
yürüyen-
Bir posta katarı gibi simsiyah
dumanlar dökerek
Bazen gelmesi beklenen bazen ansızın
çıkagelen
Haberler bilirim, mektuplar bilirim
Gamdan dağlar kurmalıyım
Kayaları kelimeler olan
Kırk ikindi saymalıyım
Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma,
saçlarıma
Saçlarının akışını anar anmaz
omuzlarından
Baştan ayağa ıslanmalıyım
Gam dağlarına çıkıp, naralar
atmalıyım
İçimde kaynayan bir mahşer var
Bu mahşer bir de annelerin kalbinde
kaynar
Çünkü onlar, yün örerken pencere
önlerinde
Ya da çamaşır sererken bahçelerde
Birden alıverirler kara haberini
Okul dönüşü bir trafik kazasında
Can veren oğullarının
Bir de gencecik aşıkların
yüreklerini bilirim
Bir dolmuşta; yorgun şoförler için
bestelenmiş
Bir şarkıdan bir kelime düşüverince
içlerine
Karanlık sokaklarına dalarak
şehirlerin
Beton apartmanların sağır
duvarlarını yumruklayan
Ya da melal denizi parkların ıssız
yerlerinde
Örneğin hint okyanusu gibi derin
İsyanın kapkara sularına dalan
Nice akşamlar bilirim ki
Karanlığını
Bir millet hastanesinde
Dokuz kişilik kadınlar koğuşu
koridorunda
Başını kalorifer borularına gömmüş
Beyaz giysilerinden uykular dökülen
tabiblerden
Haber sormaya korkan genç kızların
yüreğinden almıştır
Bir de baharlar bilirim
Apartman odalarında büyüyen
çocukların bilmediği
bilemeyeceği
Anadolu bozkırlarında
İstanbuldan çıkıp, Diyarbekire doğru
Tekerleri
Yamalı asfaltları bir ağustos
susuzluğuyla içen
Cesur otobüs pencerelerinden
Bilinçsiz baş kaymasıyla görülen
Evrensel kadınların iki büklüm çapa
yaptıkları
tarla kenarlarında
Çıplak ayakları yumuşak topraklara
batmış
ırgat çocuklarının
Bir ellerinde bayat bir ekmeği
kemirirken
Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir
soğanla gelen
Yazlar bilirim, memleketime özgü
Yiğit köy delikanlılarının
İncir çekirdeği meselelerle
birbirlerini kurşunladıkları
Birinin ölü dudaklarından sızan kan
daha kurumadan
Üstüne cehennem güneşlerde mor
sinekler
konup kalkan
Diğeri kan-ter içinde yayla
yollarında
Mavzerinin demirini alnına dayamış
Yüreği susuzluktan bunalan
İçinden mapushane çeşmeleri akan
Ansızın parlayan keklikleri jandarma
baskını sanıp
Apansız silahına davranan
Nice delikanlılarin figuranlık
yaptığı
Yazlar bilirim memleketime özgü
Güzler bilirim, ülkeme dair
Karşılıksız kalmış bir sevda gibi
gelir
Kalakalmış bir kıyıda melul ve tenha
Kalbim gibi
Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri
Titreyen kenar mahalle çocukları
Bir sıcak somun için
Yalın kat bir don için
Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi
Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri akdeniz gibi geniş
Soluğu afrika gibi sıcak
Göğüsleri çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandınmı çınar gibidir onlar
sardınmı umut gibi
İsyan şiirleri bilirim sonra
Kelimeler ki tank gibi geçer adamın
yüreğinden
Harfler harp düzeni almıştır
mısralarda
Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında
yakalamıştır
Kimi bir soygun sofrasında ışıklı
salonlarda
Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır
Müslüman yürekler bilirim daha
Kızdımı cehennem kesilir sevdimi
cennet
Eller bilirim haşin, hoyrat, mert
Alınlar görmüşüm ki vatanımın
coğrafyasıdır
Her kırışığı, sorulacak bir hesabı
Her çizgisi, tarihten bir yaprağı
anlatır
Bütün bunların üstüne
Hepsinin üstüne sevda sözleri
söylemeliyim
Vatanım milletim tüm insanlar
kardeşlerim
Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna
adın gelmeli
Adın kurtuluştur ama söylememeliyim
Cankuşum umudum canım sevgilim.
 |
|
|
Sebeb Ey
-Fetih Gemuhluoğlu'nun aziz anısına-
Ürpertir tabiat üfleyince rüzgarı
derin gök soluğu
Ulu ses dokununca çarka
Düşer ölümün gölgesi eşyaya.
Başlar eşyada hareket kurtulmak için
kendinden
Daha öteye geçmek için arınmak gibi
elbiseden
Yakalar ölümsüzlüğün sonsuz ipini
Sonra ses olur
Zamanın idrak incisi ses döner döner
döner de
Yönelir sebebe
Sebeb ey.
Sesi damarla çizer
Mutlak sözü damarda kanla çizer
Uzar bir göz ağrısının gecesi uçsuz
bir nehir gibi
Bir bebeğin ilk hecesi düşer
ağzından ansızın ve bulur
Aklı yontan o sonsuz sesi bulur
Sonra toprak sıkışır sıkışır taşar
da renk olur tarlada
Güneşin çarpılmış elçisi Van Gogh'la
gelir önümüze
Portakalla yayılır karanfilde
tutuşur karar kılar denizde
Renk denizde karar kılan ebedi tarla
olur
Renk başkaldırırken helezonlar
çizerken ses
Som fatih su fetheder tabiatı
Döner döner döğünür eritir dağları
yobaz kayaları
Daha der sığmaz kabına yönelir göğe
teslim olur
Ve düşerken toprağa çağırır
Sebeb ey.
Her sabah bütün bitkiler iştahlı bir
çocuktur
Emer emer emerler toprak anayı
O sultan hazinesi o hep veren sonsuz
cömert anayı
Yeşil hayat kırmızı hareket sarı
sabır emerler
Ve beyaz iman çizer sesini
Tamamlar kavisini
Sebeb ey.
 |
|
|
Soru
Artık
beni parktaki ağaç bile anlamıyor
Siyah kedinizin kuyruğunda sallanan
zaman
Bir zamanlar sevinçle giyindiğim
Ak bir güvercin kanadı gibi gururla
giyindiğim
Temiz ve mavi giysim değil artık.
Yalnız imkânsızlığı mı anlatır bir
bulut
Yağmaya hazır bekliyorsa gökyüzünde.
 |
|
|
Sürüp Gelen Çağlardan
Yeryüzü
bana mescit kılındı
Ant verdim toprak şahit tutuldu
Her sabah her öğle her akşam
İkindiyle yıkanarak yatsıyla
donanarak
Seslerden bir sesle fırınlanıp
Sulardan polatlanan benim.
Geldim durdum önünde işte bir anıt
gibi
Sıyırarak sırtımdan bir yılan
giysisini.
Evet bir hançer ağacı gibi büyüyor
içimde acı
Dağlardan bir dağ gibi kabaran
yüreğimde.
Kargaların sırtlanlarla anlaştığı
bir günde
Bir yabancı fırtınaya tutulan
yapraklarım
Kudüs'te Mescid-i Aksa'da
Belki bir batı karanlığında
Topkapı'da
Yangına uğramışsa
Duymaz olmuşsa kulaklarım göklerin
muştu sesini
Elbet kıracağım bir gün bu ihanet
kelepçesini
Çün defterler açılıp hesap
soruldukta
Yetimin hakkı soruldukta yoksulun
hakkı soruldukta
Milletim omuz omuza verip
Kıyama duruldukta.
Gündüzler nasıl beklerse gecenin
bitmesini
Sabırla söküyorum bu tarih gecesini.
Yüreğim usul usul vuruyor
Kafkasyalım
Namludan yeni çıkmış sıcacık kurşun
gibi
Dağlılar dağlar gibi ormanlar ordu
gibi ağaçlar asker gibi
Bir şimal rüzgarı değil bir Şamil
fırtınası
Tutsaklık haritası değil bir zafer
coğrafyası
Can pazarında Azerbeycan'da
Bir türkü işliyor nakışını kalbimin
üstüne
"Kurban olayım ayına ayına
yıldızına"
Bir ucundan dünyanın öbür ucuna
Kan olup dolaşan damarlarımda
Arabistan’da Pakistan’da
Türkistan’da
Şu anda
İran'da Afganistan'da.
Gecelerden bir gece en kesin bir
tarih gecesini
Delecek elbet yangına uğramış
gözlerim
İçimde kayalaşan bu güç bu savaş
birikintisi
Sağdan sola kavisler çizerek
Ak bir kağıt üstüne dolaşır gibi
Dolaşan Asya'yı Afrika'yı Amerika'yı
Sonra bir solukta geçerek üstünden
Avrupa'nın
Avrupa'nın Rusya'nın.
"Yememiştir hiç kimse
Elinin emeğinden daha hayırlısını"
diyerek
Şafak gibi alınlara terle yazılmış
Hakkın mutlak ölçüsünü
Elbet benim işçilerim çekecek
Emeğin kutsal direğine.
O ışık ki düşer bir zenci yüreğine
Birden aydınlık kazanır zulme
uğramış bütün yürekler
Onulmaz hint ağrısına tükenmez çin
sancısına
İsyanın macarcasına ezilmenin
çekoslavakcasına
Yanmanın polonyacasına direnmenin
vietnamcasına
Gerillanın arapçasına
Yetişecek elbet benim müjdeci sesim.
Ey insan ey şimdilerde hep bir
beklemeye duran
Duy zaman içre sürüp gelen bu sesi
Sürüp gelen çağlardan çağlara
Renk veren tarihe yeşil çağlayan
Savaşçı yüreğinden savaşçı yüreğine
Cezayirden senegalden
Yüreğimin içine Boğaziçine
Kelimelerden bir kelime diken
yeryüzüne.
Dünyanın kalbini dinle geliyor adım
adım
Dallar meyvaya dursun toprak tohuma
dursun
İnsan barışa dursun selama dursun
zaman
Sabır savaş zafer. Adım : Müslüman.
 |
|
|
Şehrin Ölümü
Giriş:
Duvarlar çıkıyor önüme
Şehrin mahpus yüklü duvarları
Hiçbir sır kalmamış ardında hiçbir
duvarın
Nereye gitti diyorum benim elbisem
nerede
Şehir soyunmuş diyor biri
Şehrin elbisesini çalmışlar
Bütün şehir çöküyor yüzünde bir
insanın
Şehir boğuluyor içinde insanların
kan gibi bir sesle
Mor bir kabus çöküyor üstümüze
Parkta son ağaç da ölüyor intiharı
hatırlatan bir ölümle
Veda çizgisi
Kalabalık toplanıyor büyük
meydanlara
------------------------ Aşka veda
İnsanlar geçiyor yollardan
------------------------ İnanca veda
Şehir kapanıyor içine
------------------------ Toprağa
veda
Dolaşıyor bir heykelin taştan eli
üstlerinde insanların
Kuşlar göç ediyorlar bulutlar göç
ediyorlar
Yüzünde son gülümseme kaybolurken
çocukların
------------------------ İnsana veda
Bir gezgin adam
Bir adam belki de en çok bir
rüzgardır şimdi
Sisli yabancı gölge gibi gezgin bir
rüzgar
Şehri bir yabancı gibi dolaşıyor
Şehrin mabetleri bir bir tükeniyor
Başlıyor içinde sonsuz susuzluk
Avuçların içi terliyor.
Kaos
Kirli yollar kapansın sular akmasın
deniz
sığmasın kabına
Gün batmasın aydınlatsın yüzlerde
umutsuz mahkumluğu
Makineler çalışsın taşlar yarılsın
ortalarından
Anneler ağlamasın çocuklar gülmesin
Gök çöksün toprak başkaldırsın su
sussun
Ağaçlar durmasın bütün saatler
dursun
Durmasın ulu rüzgar şehri göklere
savursun.
Durum
Makinalar bir elin baş parmağını
çarmıha geriyorlar
Akıl bir akreptir intihara hazır.
Anı
Bizim ellerimiz vardı şimdi onlar
nerede
Kadife gibi okşardık çocuk yüzlerini
şimdi onlar nerede
Şehirde evler olurdu sıcak odaları
olurdu evlerin
Sığınacak yatakları olurdu bu bizim
yatağımız derdik
Bayram günleri donanırdık su gibi
yumuşardı
yüreklerimiz
Camilere dolardık tüm olmaya ererdik
Biz vardık şimdi o biz nerede.
Bitiş
O en öksüz köşesine sığındığımız
yalnızlığın
Yalnızlığın teselli çiçekleri
üstümüze
Göçen son kuşların sedef
gagalarından dökülür
Şehir bir mahşer gibi içimizde ölür.
 |
|