|
Muzaffer Tayyip - Rüştü Onur
Şiirleri de yazgıları gibi
açıklanmaz bir biçimde birbirlerine
benzeyen bu iki şairi bir arada
anmak gerekliliğini duydum.
Şiirlerinin birbirlerine benzerliği
açıklanabilir bir bakıma: İçinde
bulundukları toplumsal sınıfı,
eğitimlerinin benzerliği, uzun süre
bir arada bulunmanın verdiği
karşılıklı etkilenme – etkilenme
bile değil bu, bir takım şeyleri
birlikte bulma, birlikte düşünme –
şiirlerinde benzerliği açıklamaya
yeter. Ama yazgıları...
İkisi
de şair kişiliklerini sağlamca
kuramadan ölüp gitmişler. Birinin
şiiri rahatça öbürüne mal
edilebilir. Yalnız bana göre
Muzaffer Tayip, Rüştü Onur’dan biraz
daha yetenekli, daha şair. Yalnız
yukarıda aldığım iki şiirden, “Midye
Çıkmayacak” şiirini “Kan” dan daha
çok sevdiğimi söylemeliyim. “Ferdası
yıl” gibi çok büyük bir dil yanlışı
bulunduğu halde. Bu şiir, Rüştü
Onur’un imge kurmaktaki ustalığını,
en azından imgeyi boşlamadığını
göstermesi bakımımdan da çok önemli.
Muzaffer Tayyip’de de Rüştü Onur’da
da şiirsel kata ulaşabilmiş bir tek
imgeye rastlayamazsınız “Midye
Çıkmayacak” şiiri dışında. Daha
doğrusu, imge kurma gibi bir
kaygıları yoktur. Bu kaygısızlık,
onların şiir konusunda
sevgisizliğini, zayıflığını
göstermez. Gündeş oldukları şiir
anlayışı, imgeyi “şairane” diye
sürüp çıkmıştır şiirden. Denebilirse
“narrative” dir daha çok. İkisi de
içten bir bağlılıkla o günlerin
anlayışına uyarlar. Üstelik onların
bu şiirleri yazdıkları yıllarda
Orhan Veli, “Garip” ini henüz
poetika haline getirmemiştir;
sezgileriyle varırlar bir şiir
beğenisinin kıyısına. (Sadece
sezgileriyle değil; mektuplarından,
sağlamca bir dost çevresi kurdukları
anlaşılıyor. Bu durum, aşağıda
ayrıntılarını vermeye çalışacağım
bir sonuca varır.)
Özellikle Muzaffer Tayip, Orhan
Veli’nin şiire önerdiği ya da
şiirini yaptığını söylediği “küçük
adam” ı ondan daha iyi tanır.
Taşrada, tam küçük bir adam yaratan
ortamda, yaşamasının verdiği güdüyle
daha saf durumunda bulup sunar onu.
Ne var ki, Muzaffer Tayyip’in küçük
adam’ı biraz yalınkattır; sadece
para sıkıntısı çektiği için küçük
adamdır. Hemen her şiirinde
parasızlıktan yakınır; bu yakınmada
belli belirsiz bir “durumundan
hoşnut olma” , hatta övünme payı da
bulabiliriz. Bu övünme payı onun hiç
yitirmediği, yitirmemeye çalıştığı
“yaşama sevinci”nden çıkartılabilir.
Böylelikle, Türk şiirine getirilen
küçük adam miti, daha başlangıçta,
bu tipin bütün davranışlarının ilk
akla geldiği biçimde
kalıplaştırılmasından ötürü ölü
doğar, yaşarsa kendine aykırı bir
çeşit mitoman gibi dolaşır aramızda.
Bu
çeşit şiirlerde “parasızlık” bir
“leit motive” dir. Karşılık görmeyen
sevgi, vazgeçilmez bir durumdur; el
ele tutuşmak büyük bir mutluluktur;
hüzün, ilkel bir alaycılığa dönüşür.
Yani bütün bu durumlar ister istemez
takınmadır, çünkü “şiir adına”
yapılır. Sözgelimi yaşama sevinci
“kimse benim gibi bir pilakinin
tanıda varamaz, kimse benim gibi
Evadoksiya’yı öpemez” gibi bir
kolaylıkta karar kılar. Yaşama
sevincinin gelmişi-geçmişi,
bütünlüğü yoktur bu duygulanmalarda,
şairlerin önermek istedikleri
hümanizmanın temel değerlerini
taşımaz.
Bununla birlikte, Orhan Veli’nin
küçük adam’ı biraz daha boyutludur.
Orhan Veli, onu daha şiirsel
durumlarıyla, şiire yatkın
yaşantısıyla şiirine koyar.
Rüştü
Onur, görünüşte daha alçak gönüllü,
daha çekingendir. Belki de bu
çekingenlik, şair olarak kendine
güvenin, yaptığına inanmanın
rahatlığından gelmektedir. Ama
Muzaffer Tayyip de, Rüştü Onur da
daha çok dünyayı tanımanın, dünyayı
tatmanın şaşkınlığı ve sevinci
içindedirler. Çok şiir okumuşlardır,
okumaktadırlar; Sağlam sezgileri
vardır, yaşamayı severler.
Delikanlılıklarının, şiiri
delikanlıca sevmenin bütün tadları
ve acemilikleri vardır şiirlerinde.
İddiaları yoktur. Şiir okumanın ve
dünyayı şiirden sevmenin verdiği
rahatlıkla, kendilerini etkileyen
her konuyu şiir haline getirirler.
Tutsun tutmasın. Şiirleri, bir
bakıma, alışılmış ölçüleriyle şiir
değil, bir çeşit hatıra defteri
niteliğindedir; aslında bütün
tadları da buradan gelir.
Muzaffer Tayyip ve Rüştü Onur’un
büyük bahtsızlıkları, erken
ölümleridir. Yaşasalardı... ne
olurlardı bir şey söylenemez. Yalnız
ölümlerinin peşinden hemen birer
“deha” durumuna getirilmeye
çalışıldılar. Türkiye’de bir Rimbaud
efsanesi... Böylelikle iki tutku
karşılığını bulacaktı: birincisi,
şiir geleneğimizde eksikliği duyulan
“genç ölmüş deha”, ikincisi (daha
önemlisi) bu dehayı keşfeden başka
dehalar. İkisi de tutmadı sonunda.
Onlar sevgileriyle baş başa
kaldılar.
Onlardan aldığım bu şiirler, bana
göre en güzel şiirleri. Başkaları
başka şiirlerini seçebilirler ve bu
hiçbir şeyi değiştirmez. Değil mi ki
“Kan” Muzaffer Tayyip ‘in yetkin
şiiri, “Midye Çıkmayacak” Rüştü
Onur’un en özlediği şiir türüdür.
Biri en iyisini yapmış biri daha
iyisine özenmiştir. Bütün toylukları
ve sevimlikleri parıldayıp durur
şiirlerinde.
Ne kalır Muzaffer Tayyip’ten, Rüştü
Onur’dan Türk şiirine? Her Şairin
delikanlılık çağındaki
sevecenliğinden başka ne kalır? Bu
da az şey değil. İkisi de şiiri
uğraş bellemişler bir kere, en iyiyi
arayıp durmuşlar. Bu bile özdenliğin
bir örneği olarak her zaman
anılabilir.
Bence, ikisinin de en önemli
özelliği gelecek “güçlü bir şiiri”
sezmiş ve bunu gerçekleştirme
çabasına girmiş olmalarıdır.
İkisine de sevgi uzaklardan...

Turgut Uyar |