Rüştü Onur

   
   | anasayfa | Türk Dil Kurumu Sözlüğü | şairler listesi |  
 

Rüştü Onur 

(1920 - 1942)

Şair Rüştü Onur, 1920'de Devrek’te doğdu, 1942'de İstanbul'da veremden öldü.

İlköğrenimini doğduğu ilçede tamamlayan Onur, liseyi Kastamonu ve Zonguldak'ta okudu. 1938'de Zonguldak Çelikel Lisesi'ndeyken, vereme yakalandı ve öğrenimine bir yıl ara vermek zorunda kaldı. Daha sonra aynı nedenle okulu bıraktı.

"Maliye Varidat Memur Muavini" olarak Ereğli Kömür İşletmeleri'nde çalışmaya başladı. 1941-1942 yıllarını iş ve hastane arasında geçiren Onur, Heybeliada Sanatoryumu'nda bulunduğu sırada, tifodan yatmakta olan Mediha Sessiz adlı bir kızla tanıştı ve onunla nişanlandı. 1942'de İstanbul'da veremden öldü.

Ölümünden sonra, 1956'da şiirlerini ve diğer yazılarını Salah Birsel, "Rüştü Onur" adlı bir kitapta topladı.

 
 

1 Meraklısına

 Muzaffer Tayyip - Rüştü Onur 

 
 
  1 Şiirlerinden
 
  Dua  
  Endişe  
  İtiraf  
  Hülasa  
  Memnuniyet  
  Midye Çıkmayacak  
  Sen Varken  
  Şair Leylâ Sokağı  
  Yalnızlık  
 
 
  Dua

Ne gün eriyor ufukta
Ve ne kuşlar yolculukta
Bitiyor şarkısı ömrün.

Aşkın, ömrün ve nurun,
Ve ruh içinde huzurun,
Doğuyor arkasında gün.

Ömrün kavsinde geceler
Niye uçmuyor serçeler
Ve niye bahçeler tenha...

Ne bir mevsim ne gün sonu,
Başlıyan bir devirdir bu...
Uzanmış eller Allaha.
  

 
 
 
  Endişe

Kanadımı kırdılar,
Artık uçamıyorum.
Elim var ayağım var
Bu sudan geçemiyorum.

Nedendir neden Tanrım
İçimi kimselere açamıyorum.
Bir nasip kalmamış gecelerde
Başımı alıp kaçamıyorum.
  

 
 
 
 
İtiraf

I

Size açabilmeliydim içimi
Geceler yalnız size
Ve yüzüm kızarmadan
Çocukluğumun küçük aşklarını
Anlatabilmeliydim
Geceler yalnız size.


II

Benim de aşklarım oldu
Ve alabildiğine günahlarım.
Halbuki bigünah olmak istedim
Bütün ömrümce.


III

Anam,
Ben topaç çevirirken sokakta,
Benim güzel oğlum,
Paşa olacak derdi...
Halbuki ben hâlâ
Topaç çeviriyorum sokakta.
  


Hülasa

Ben ölsem be anacığım
Nem var ki sana kalacak
Ceketimi kasap alacak,
Pardösömü bakkal
Borcuma mahsuben...
Ya aşklarım
Ya şiirlerim ne olacak
Ya sen ele güne karşı
Nasıl bakacaksın insan yüzüne
Hülasa anacığım
Ne ambarda darım
Ne evde karım var.
Çıplak doğurdun beni
Çıplak gideceğim.   

Memnuniyet

Benden zarar gelmez
Kovanındaki arıya
Yuvasındaki kuşa;
Ben kendi halimde yaşarım
Şapkamın altında.
Sebepsiz gülüşüm caddelerde
Memnuniyetimden;
Ve bu çılgınlık delicesine
İçimden geliyor.
Dilsiz değilim susamam
Öyle ölüler gibi
Bu güzel dünyanın ortasında.   


Midye Çıkmayacak

Karpuz kabuğu suya deyince tekrar,
Mayo düşünülmez...
Ve mevsimin getirdiği kapı komşusu,
Buharalı mıdır Çinli midir bilinmez.
Bilinmez Buhara’da akşam olduğu
Kabuğunun içinde midye
Bilir mi acep akşam olduğunu?
Farkında mısın bu yıl,
Ferdası yıl olduğu gibi
Midye çıkmayacak.
Medarlardan gemiler gelmedikçe...
  

Sen Varken

Sen varken
Yalnız değilim bu şehirde.
Oturup konuşabiliyorum
Hattâ gezinebiliyorum
Sokaklar boyunca.
Ya sen olmasan...
  


Şair Leylâ Sokağı

Payıma düşen toprak parçası
Senin de payına düşer
Ayrılık gayrılık yok
Ölüm nefesinde nasıl olsa
Amma henüz vakit erken
Daha gün
Karşı apartmanın balkonunda
Dur bakalım hele
Ben salata satayım
Şair Leyla Sokağı´nda
Sen gene koş
Bez fabrikasındaki
Tezgahının başına
Ölüm içimde
Ölüm dışımda
Ölüm talihsiz aşımda
Ölüm kuru başımda
Teselli benim gözyaşımda.
  


Yalnızlık

Ne varsa içimde
Aşktan gayri attım
Ne varsa dışımda
Şapkadan potinden gayri
Sattım.
Ne varsa odamda
Yatak yorgandan gayri
Üstünde yattım...
Ve bir kuşluk vakti
İnsan ayağı değmemiş
Bir yola saptım.
Canım insanlar
Ve canım apartmanlariyle şehir
Geride, benden geride.
Artık ben,
Ne dost başı
Ne düşman ayağı düşünebilirim.   


Muzaffer Tayyip - Rüştü Onur

Şiirleri de yazgıları gibi açıklanmaz bir biçimde birbirlerine benzeyen bu iki şairi bir arada anmak gerekliliğini duydum. Şiirlerinin birbirlerine benzerliği açıklanabilir bir bakıma: İçinde bulundukları toplumsal sınıfı, eğitimlerinin benzerliği, uzun süre bir arada bulunmanın verdiği karşılıklı etkilenme – etkilenme bile değil bu, bir takım şeyleri birlikte bulma, birlikte düşünme – şiirlerinde benzerliği açıklamaya yeter. Ama yazgıları...

İkisi de şair kişiliklerini sağlamca kuramadan ölüp gitmişler. Birinin şiiri rahatça öbürüne mal edilebilir. Yalnız bana göre Muzaffer Tayip, Rüştü Onur’dan biraz daha yetenekli, daha şair. Yalnız yukarıda aldığım iki şiirden, “Midye Çıkmayacak” şiirini “Kan” dan daha çok sevdiğimi söylemeliyim. “Ferdası yıl” gibi çok büyük bir dil yanlışı bulunduğu halde. Bu şiir, Rüştü Onur’un imge kurmaktaki ustalığını, en azından imgeyi boşlamadığını göstermesi bakımımdan da çok önemli. Muzaffer Tayyip’de de Rüştü Onur’da da şiirsel kata ulaşabilmiş bir tek imgeye rastlayamazsınız “Midye Çıkmayacak” şiiri dışında. Daha doğrusu, imge kurma gibi bir kaygıları yoktur. Bu kaygısızlık, onların şiir konusunda sevgisizliğini, zayıflığını göstermez. Gündeş oldukları şiir anlayışı, imgeyi “şairane” diye sürüp çıkmıştır şiirden. Denebilirse “narrative” dir daha çok. İkisi de içten bir bağlılıkla o günlerin anlayışına uyarlar. Üstelik onların bu şiirleri yazdıkları yıllarda Orhan Veli, “Garip” ini henüz poetika haline getirmemiştir; sezgileriyle varırlar bir şiir beğenisinin kıyısına. (Sadece sezgileriyle değil; mektuplarından, sağlamca bir dost çevresi kurdukları anlaşılıyor. Bu durum, aşağıda ayrıntılarını vermeye çalışacağım bir sonuca varır.)

Özellikle Muzaffer Tayip, Orhan Veli’nin şiire önerdiği ya da şiirini yaptığını söylediği “küçük adam” ı ondan daha iyi tanır. Taşrada, tam küçük bir adam yaratan ortamda, yaşamasının verdiği güdüyle daha saf durumunda bulup sunar onu. Ne var ki, Muzaffer Tayyip’in küçük adam’ı biraz yalınkattır; sadece para sıkıntısı çektiği için küçük adamdır. Hemen her şiirinde parasızlıktan yakınır; bu yakınmada belli belirsiz bir “durumundan hoşnut olma” , hatta övünme payı da bulabiliriz. Bu övünme payı onun hiç yitirmediği, yitirmemeye çalıştığı “yaşama sevinci”nden çıkartılabilir. Böylelikle, Türk şiirine getirilen küçük adam miti, daha başlangıçta, bu tipin bütün davranışlarının ilk akla geldiği biçimde kalıplaştırılmasından ötürü ölü doğar, yaşarsa kendine aykırı bir çeşit mitoman gibi dolaşır aramızda.

Bu çeşit şiirlerde “parasızlık” bir “leit motive” dir. Karşılık görmeyen sevgi, vazgeçilmez bir durumdur; el ele tutuşmak büyük bir mutluluktur; hüzün, ilkel bir alaycılığa dönüşür. Yani bütün bu durumlar ister istemez takınmadır, çünkü “şiir adına” yapılır. Sözgelimi yaşama sevinci “kimse benim gibi bir pilakinin tanıda varamaz, kimse benim gibi Evadoksiya’yı öpemez” gibi bir kolaylıkta karar kılar. Yaşama sevincinin gelmişi-geçmişi, bütünlüğü yoktur bu duygulanmalarda, şairlerin önermek istedikleri hümanizmanın temel değerlerini taşımaz.
Bununla birlikte, Orhan Veli’nin küçük adam’ı biraz daha boyutludur. Orhan Veli, onu daha şiirsel durumlarıyla, şiire yatkın yaşantısıyla şiirine koyar.

Rüştü Onur, görünüşte daha alçak gönüllü, daha çekingendir. Belki de bu çekingenlik, şair olarak kendine güvenin, yaptığına inanmanın rahatlığından gelmektedir. Ama Muzaffer Tayyip de, Rüştü Onur da daha çok dünyayı tanımanın, dünyayı tatmanın şaşkınlığı ve sevinci içindedirler. Çok şiir okumuşlardır, okumaktadırlar; Sağlam sezgileri vardır, yaşamayı severler. Delikanlılıklarının, şiiri delikanlıca sevmenin bütün tadları ve acemilikleri vardır şiirlerinde. İddiaları yoktur. Şiir okumanın ve dünyayı şiirden sevmenin verdiği rahatlıkla, kendilerini etkileyen her konuyu şiir haline getirirler. Tutsun tutmasın. Şiirleri, bir bakıma, alışılmış ölçüleriyle şiir değil, bir çeşit hatıra defteri niteliğindedir; aslında bütün tadları da buradan gelir.

Muzaffer Tayyip ve Rüştü Onur’un büyük bahtsızlıkları, erken ölümleridir. Yaşasalardı... ne olurlardı bir şey söylenemez. Yalnız ölümlerinin peşinden hemen birer “deha” durumuna getirilmeye çalışıldılar. Türkiye’de bir Rimbaud efsanesi... Böylelikle iki tutku karşılığını bulacaktı: birincisi, şiir geleneğimizde eksikliği duyulan “genç ölmüş deha”, ikincisi (daha önemlisi) bu dehayı keşfeden başka dehalar. İkisi de tutmadı sonunda. Onlar sevgileriyle baş başa kaldılar.

Onlardan aldığım bu şiirler, bana göre en güzel şiirleri. Başkaları başka şiirlerini seçebilirler ve bu hiçbir şeyi değiştirmez. Değil mi ki “Kan” Muzaffer Tayyip ‘in yetkin şiiri, “Midye Çıkmayacak” Rüştü Onur’un en özlediği şiir türüdür. Biri en iyisini yapmış biri daha iyisine özenmiştir. Bütün toylukları ve sevimlikleri parıldayıp durur şiirlerinde.
Ne kalır Muzaffer Tayyip’ten, Rüştü Onur’dan Türk şiirine? Her Şairin delikanlılık çağındaki sevecenliğinden başka ne kalır? Bu da az şey değil. İkisi de şiiri uğraş bellemişler bir kere, en iyiyi arayıp durmuşlar. Bu bile özdenliğin bir örneği olarak her zaman anılabilir.
Bence, ikisinin de en önemli özelliği gelecek “güçlü bir şiiri” sezmiş ve bunu gerçekleştirme çabasına girmiş olmalarıdır.
İkisine de sevgi uzaklardan...   

Turgut Uyar