|
‘alın
işte edebiyat budur!’
Pınar Kür’ün 10 yıl aradan sonra çıkardığı ''Hayalet Hikayeleri'' adlı
öykü kitabı, yozlaşan toplum içinde kendini hayalet gibi görmeye
başlayan bir yazarın hayaletlerini anlatıyor; okuru kendi hayaletleriyle
yüzleşmeye çağırıyor.
Son kitabınızdan bu yana 10 yıl geçti. İlk soruyu tahmin edersiniz:
Neydi sizi edebiyat dünyasından bunca zaman uzak tutan?
Uzun zaman geçti aradan doğru; hatta hâlâ yazmasaymışım bile diyorum laf
aramızda. Edebiyat ortamından çok fazla ümit kestim. Zaten artık öyle
bir ortam da yok. Edebiyat, edebiyat olarak değerlendirilmiyor epeydir.
İlk çıktığımda, yaklaşık otuz sene oluyor, tanınmamış bir yazar olduğum
halde hiç reklam yapılmadığı halde, büyük gürültü kopmuştu; ''Yarın
Yarın'' hakkında bir ay içinde otuzdan fazla yazı çıkmıştı, kitap
tartışma yaratmıştı. Ardından onca yıl geçti, onca kitap yazdım, hepsi
bir ölçüde tartışma yarattı. Ancak, son kitabım ''Sonuncu Sonbahar''
hakkında bir tek edebi değerlendirme yapılmadı. ''Bu yazılan şeyin bir
değeri var mı, yok mu?'' diye kimse tek satır yazmıyor artık, yalnızca
satış düşünülüyor.
Kitap çıkarmamak için haklı bir gerekçe ama okur açısından düşünürsek
bir yazar sadece eleştirmenler için mi yazar ya da onlar mı edebiyat
ortamını belirler?
Hayır ama okuru yönlendirmek açısından tabii ki ön plandalar. Okur
tamamıyla kolay okumaya yönlendiriliyor günümüzde. Eskiden kalma
okurlarım bu kitabı alacaklardır. E - mail atarak, hatta mektup yazarak
kitabı beklediğini söyleyenler var; tanıdıklarımdan bunu hep duyuyorum
zaten. Ama yeni, genç okura hitap edip etmeyeceğimi bilmiyorum. Çünkü
dediğim gibi çok kolay okumalara alıştılar ve biraz zorlayınca yazar
anlaşılmaz oluyor, onlar için.
Peki okuru kolay okumalara alıştıranlar biraz da yazarlar değil mi?
Ama yazarlar okura öyle bir lanse ediliyor ki onlar da kendilerini
birşey zannediyorlar. ''Bir oturuşta okunacak kitap'' diye reklamlar
çıkıyor. Yani adam bunu zaten baştan kabul etmiş. Oysa bir oturuşta
okunacak bir kitabın iyi olmasına imkan yok.
Bir de küsmüşlüğünüz vardı diye biliyorum.
Tam olarak küsmüşlük değil de ‘amaann kime, niye yazacağım’ hissiyatı
vardı. Çünkü geçtiğimiz dönem, tüm hayallerin, değerlerin yok olduğu ve
yerine yenilerinin konmadığı kötü bir dönem... Hâlâ da öyle aslında.
Tabii o dinsel değerleri saymıyorum. Okumaktı, çalışarak bir yere
varmaktı, zoru başarmaktı gibi kavramlar yok oldu. Her konuda bir kolaya
kaçma var; her şeyin en adisini, en basitini ön plana alma... Toplumun
yozlaşması! Böyle olunca günlük yaşamdan da doğru düzgün
beslenemiyorsunuz. Bir yazar nereden beslenir, Allah`tan değil ya. Yani
tabii ki bir ilham meselesi de var ama asıl besini kendi toplumundan
alırsın. Yani özetle sıtkım sıyrılmıştı. Evet ‘sıtkım sıyrılmıştı’ en
güzel tanımlama.
Ama yazmaktan değil kitap çıkarmaktan değil mi?
Kitap çıkarmaktan ve bu ortama girmekten. Ama aynı zamanda insanın canı
da istemiyor o sırada yazmak. On senede sadece bu kitaba giren beş tane
hikayeyi yazmadım tabii. Ama doğrusu yazmak da eskisi kadar zevk
vermiyor. Belki toplumun yoğun yozlaşmasından dolayı belki de
yaşlandığımdan yeterince beslenemedim. Bu yüzden de bir dönem, yazmak
çok yapmak istediğim birşey olmaktan çıktı.
Aradan on sene geçti ama sözünü ettiğiniz yozlaşma bitmedi.
Neticede ortam iyileşti de ben de iyi birşeyler yazayım diye geri
dönmedim. Aslında biraz dolduruşa geldim. Geçen yaz sonunda, Ayvalık’ta
oturuyorum. Unutulmuş bir yazar olmanın bütün lüksünü yaşıyorum. Derken
telefon çaldı. On yıl içerisinde beş, altı büyük yayınevinden teklifler
almıştım. İşte o gün de daha önce konuştuğumuz bir yayınevinden telefon
geldi. O telefonu da atlattım. Ancak sonraki günlerde de arka arkaya
farklı yayınevlerinden teklifler gelince...
Bu arada yazmıyorsunuz değil mi?
Bu öyküler yarım yarım duruyorlar, bir araya toparlanmıyorlar.
İstanbul’a döndüğümde eski yayıncım Erdal Öz ile konuştum. Durumu
anlattım. Kitap satışlarım çok şaşırtıcıydı; reklam kampanyası yapmaya
da yanaşmadı, doğrusu umduğum gibi bir cevap alamadım. Sonra bu işleri
yapabilecek birine, bir yazar ajanına, ''Sen uğraş bunlarla, ben
yapamayacağım,'' dedim. O da yayınevlerinden gelen teklifleri
değerlendirmeye aldı; Everest Yayınları’na karar verdik.
Ve bunun üzerine ''Hayalet Hikayeleri''ni toparlamaya başladınız. Nasıl
oluştu hayalet hikayeleri yazma fikri?
Aslında bu hayalet hikayeleri kafamı çok uzun zamandır meşgul ediyordu.
1993’ten beri. O yozlaşmış, kötü toplum içinde kendimi bir hayalet
olarak görmeye başladım ve öyle yazdım öyküleri. Hani vardır ya hayalet
görünmez olur, düşünür, bir şeyler yapmak ister ama kendini ifade
edemez; ben de öyle olduğumu düşündüm. Yani zaten onlar da benim
hayaletlerimdi. Biraz da insanın kendini bir yabancı, bir hayalet gibi
hissetmesini anlatmaya çalıştım.
Her öyküde hayaletler var ama okurun gerçeklikle olan bağı hiç kopmuyor
kitabınızda. Hatta bir tür gerçekle(rle) yüzleşme sözkonusu.
İnsanın kendi hayaletleriyle yüzleşmesi diyelim. Hepimizin hayatında bir
sürü hayalet var. Ama onlar sadece hayalet olarak kalsın ve bir
karşılaşmaya zorlanmasın istenir. Zaten hayalet, ne olursa olsun kendi
varlığını belli etmeye çalışır, yaşayanlar onu görmezlikten gelirler,
fark etmezler, fare miydi, kedi miydi diye geçiştirmeye çalışırlar. Bu
noktadan hareket ettim. Bu hayaletler kendi kafamızda yaratmış olduğumuz
hayaletler de olabilir tabii.
Belki bu kitapla edebiyat dünyasının içine bir hayalet gibi
gireceksiniz. Korku salacaksınız, sizi bu yüzden görmezden gelecekler...
Olabilir mi?
Edebiyat ortamı ne kadar kötü olsa da bir rekabet var içinde. Artık
ticari bir meta haline geldiği için kitaplar, yok saymalar olacaktır.
Aslında hiçbir kitabım yalnızca övgülerle dolu yorumlar almadı bugüne
dek. Hep bir tartışma yarattı kitaplarım. Benim sevmeyenim var, bana
kızan, benden korkan... Bir dönem 6 romanımın 3’ü birden yasaklıydı.
Dolayısıyla bu korku unsuru hep vardı.
Korkan da korkmayan da bu kitaptan edebiyat adına özlenen birtakım
hazlar alacak.
Benim de bir yerde söylemek istediğim, ''Alın işte edebiyat budur!''du
belki de. Bunu bana söyleyenler de çok oldu. Ortalığı boş bırakıyorsun
dediler. Ama bir şekilde o ivme yoktu ve o geldi. Artık iyi mi oldu,
kötü mü oldu göreceğiz.
‘93’te düşünmeye başladığınız bu hayalet teması, biraz da ‘kendi
hayaletleri’nizi özlemekle ilgili olabilir mi?
Netice itibariyle zaman zaman hayaletler görmem de, bu hikayeleri
yazmamda etkili oldu.
Hayaletlerin varlığına inanıyorsunuz...
Yani inanıyorum ya da inanmıyorum gibi bir cevap abes. Çünkü inanıyorum
desem ne değişecek, inanmıyorum desem ne değişecek? Yerçekimine
inanmıyorum denebilir mi? İster inan, ister inanma. Yerçekimi vardır.
Hayaletlere gelince; ben kendi kafamda onlarla bu kadar uğraşıyorsam
demek ki benim için var. Gelip de penceremi tıklattı mı, hayır. Başıma
gelen, Paris’te yaşadığım ve kendi kendime izah edemediğim bir takım
durumlar oldu ‘93’te. Ve onları yerleştirme gereği duydum. Dolayısıyla
‘hayalet var mıdır yok mudur’dan daha öte bir şeyle ilgileniyorum.
Kitabın başında ''Sesler'' adlı öykümden aldığım alıntı da bunu
anlatıyor: ''Hayaletler gece gezen ölüler midir yoksa ancak geceye
sığınarak yaşamını sürdüren canlılar mıdır?''
Bu cümleyi biraz açar mısınız?
Benim hayaletlerim dediğim o işte. Gece gezen ölüler de olabilir, gecede
yaşamını sürdürebilen canlılar da... Ben mesela gece gezerek yaşamını
sürdüren bir canlı da olabilirim, Paris sokaklarında rastladığım gündüz
dolaşan bir ölü de...
Bir öyküde insanlar neden hayaletlerden korkar diye soruyorsunuz.
Ölüm korkusuna gelelim.
Evet, ölüm korkusu var. Aslında bir de şöyle bakmalı; öldükten sonra da
yaşıyorlarsa insanlar, bu bilginin ölüm korkusundan kurtarması lazım
onları. Ama kurtarmıyor. Yani o korku, öğrenilmiş bir şey. Bir gün
gözlerimi açtım (yine Paris’te oluyor bu) karyolanın ayak ucunda babam
duruyor; fakat onun gençliği. Trençkotunun omuzları ıslak, yağmurdan
çıkıp gelmiş genç bir adam ama onun babam olduğunu biliyorum. ''Sana bir
şey söyleyeceğim,'' dedi ve ben çığlık atıp bağırınca görüntü yok oldu..
Halbuki ne bağırıyorsun, dinlesene adamı; belki söyleyeceği önemli
birşey vardı. Yani aslında korkulacak bir durum yok bence ama
çocukluktan bize öğretiyorlar korkmamız gerektiğini.
Ben böyle bir hikaye anlatsam ''Sen bi doktora git,'' filan derler. Ama
siz hepimizin tanıdığı herhangi birinden söz edercesine, doğallık ve
inandırıcılıkla anlatıyorsunuz. Bunu uzman birileriyle konuştunuz mu?
Hayır. Başından beri kabul ettim. Yani o çok eskiydi; zaten o sefer
kendi babamı görüp de ondan bile korktuktan sonra ki kendi babamdan
korkacak ne var... Ama o gitti. Bu kadar somut bir deneyim olmadı bir
daha.
Ama daha da yaklaşanlar oldu, onları hayatta tuttunuz ve sonradan da
hikayelerini yazdınız. Bunun sizin de hayalet olmanızla ilgisi var
tabii.
Bu aslında bütün yazarlarda olan bir şey. Gözle görülenin ötesine geçmek.
Başka bir boyut. Mesela hatırlarsan ''Akışı Olmayan Sular''da da hayalet
olarak değil, bir tür delilik olarak ele almıştım günlük ilişkilerin
ötesindeki başka boyuta geçme, derinleşme ve görünmeyeni görme
özelliğini...
İnsanlar delilikten de korkarlar hayaletlerden de... Yani?
Zaten korku, bilinçlenmeden dolayıdır. Senin bildiğin günlük gerçeğin
ötesinde bir şey var; korku oradan geliyor. Kendi bildiğim,
açıklayabileceğim şeyler olsun, açıklayamadığım veya kafamı karıştıran
bir şey olmasın istenir. Hayaletler de delilik de bu isteğe aykırı.
Öykülerden birinde edebiyatı tartışıyorsunuz: ''Edebiyat neye
yarar?'' Burada bir kadın var ve edebiyat üzerinden hayatını sorguluyor.
Yahya Kemal var o öyküde, Nazım Hikmet, Kundera var. Çok fazla örnek
koymak da istemedim. Ama bilmiyorum sen ne hissettin, okuyan biri o
öykünün ilk bölümünde, edebiyat nedir, neye yarar gibi tartışmalardan
sıkılabilir. Bunu da özellikle yaptım. Okuyucunun o boğucu duyguyu
hissetmesini istedim.
Edebiyatın tadını bilen birini sıkacak öyküler değil bunlar. Ayrıca
anlatıcıların sürekli değişmesiyle de belli bir dinamik sağlanmış
kitabın içinde. Su gibi akıyor...
Su gibi dedin de... Bazı yazarlar, sırf dertlerini anlatamadıkları için
yazdıklarının bir derinliği varmış gibi görünüyor. Oysa ifade
bozukluğundan başka bir şey değil. Benim ifademde bozukluk yok. Yalnız
su gibi aktığı için anlamadan, üzerinde düşünmeden geçme ihtimali
kuvvetli.
Edebiyat sizin hayatınızda ne işe yaradı?
Esası, özü benim yaşamımın edebiyat. Yaşama gücünü veren yine edebiyat.
Her zaman okumayı, yazmaktan daha fazla sevdiğinizi söylemişsiniz.
Yazarken de okurken de hayata bakışımı, her şeyimi edebiyata borçluyum.
Aşkı, hatta âşık olabilmeyi.
Bugünkü edebiyat ortamı bu duyguları karşılıyor mu?
Hiç bir şekilde; hayır.
Peki o zaman siz ne okuyorsunuz?
Söylediklerim sadece Türk edebiyatıyla sınırlı değil. Ben İngilizce de
okuyorum. Yani kötü çevirilerden dolayı çeviriyi tercih etmiyorum,
okuyabildiğim kadarıyla Fransızca da okuyorum. Diyebilirim ki artık öyle
iyi edebiyat yok. Ben de dönüp, eski okuduğum kitapları yeniden
okuyorum. Mesela ''Anna Karenina''yı yüz defa okumuş olsam yine okurum.
Yani Dostoyevski gibi 19.yy. edebiyatı ya da Kafka gibi 20. yy.’ın en
baba yazarlarını tekrardan okuyorum.
‘Mücadeleyi kadın yazarlar verecek’
‘70 dönemi kadın yazarları, Nazlı Eray dışında kalanlar belki, siz,
Leyla Erbil, Adalet Ağaoğlu, Füruzan.. kitap çıkarma konusunda özellikle
‘90 sonrasında çok ekonomik davrandınız. Bunu hiç düşündünüz mü?
Düşünmedim ama benimkine benzer durumları olabilir onların da. Biz ‘70
dönemi kadın yazarları ortalığı epeyce karıştırdık, ortamı sarstık.
İnsanlar edebiyatla ilgileniyorlardı çünkü. Şimdi nerdee, isterse yüz
bin satsın bir kitap kimse tam anlamıyla ilgilenmiyor.
Bir de o dönem kadın yazarlar iyi edebiyat yazmanın dışında bir takım
ideolojik, sosyolojik mücadeleler de verdiler.
Türkiye’de aslında mücadeleyi yıllardır hep kadınlar veriyor. Çünkü
baskı altında olanlar hep kadınlar. Erkekler bu düzenin değişmemesinden
genel olarak memnun. Kadınlar, bu mücadeleyi artık yazar olarak yapar,
doktor olarak yapar, sendikacı olarak yapar... Türkiye’de ''Bridget
Jones’un Günlüğü'' türü bir şeyler yazayım lüksünü yaşayanlar var ama
bunun hiçbir anlamı yok. Bridget Jones, İngiliz toplumu için birşeyler
ifade ediyor olabilir ama o da bir imaja karşı yazılmış bir kitap.
Bugünkü kadın yazarlara sadece iyi edebiyat yapmak mı kaldı, yoksa
hâlâ mücadelesi verilecek bir şeyler var mı?
Bence şu anda eskiden belki çok daha fazla şey var, mücadelesi
verilecek. Nerdeyse sokağa başı açık çıkan kadın toplumda kabul
görmeyecek hale geldi. Yarın öbür gün çok azınlıkta kalacağız. Benim
ne kadar ömrüm var ki; çok zorlarlarsa Ayvalık’ta yine inzivaya
çekilirim. Ama çocuklarımı düşünüyorum, onların çocuklarını, şimdiki
genç kızları... Kendini sadece cinsel bir obje olarak görmeyi kabul
eden ve o yüzden de aman adamları azdırmayayım düşüncesi ile başını
örten zihniyet, beni çok rahatsız ediyor. Kendini sırf cinsel obje
olarak gören ve açılıp saçılan kadında da, aynı düşünce yapısı var.
Başka hiçbir şeye yaramayan cinsel objeler olarak var olmak. Bunun
mücadelesini de kadın yazarlar verecek tabii ki.
 |